![]() |
|||||||||||||||
|
Yavuz Kardaşlar Keşke Zayıflamış, bir deri bir kemik kalmıştım. Sırt çantamı indirdiğimde, ağzıma avuç avuç toz şeker attım. Rüyalarıma envai çeşit tatlılar giriyordu. Oysa bu dağlara gelmeden tatlılara pek dokunmazdım. Geceleri o uzun yürüyüşler artık canıma ‘tak' ediyordu. Sarp tepeleri tırmanırken nefes nefese kalıyordum. Sabaha karşı uyurgezer halde yürüyüş yolundan yalpalaya yalpalaya çıktığımda, arkamdaki arkadaşlar kolumdan tutup çekerek götürüyorlardı. Soğuklar bastırdı. Kar düştü. Keyfe altında titriyorum sığınakta. Evdeki kızgın sobanın etrafında olma hayali içimi ısıtıyor. Burnumda sıcak yemekler tütüyor. Kaçmayı düşünüyorum. Biliyorum ‘Alçak!', ‘İhanetçi!' diyecekler. Ama devlete sığınmayacağım ki! Yapamıyorum, yapamıyorum işte!.. Tuvalet bahanesiyle sığınaktan çıktım. Silahımı almadım. Rahtımı da bıraktım. Yola indim. Kar ve çamura rağmen hızla yürüdüm. Su doldu ayakkabım. Üşüyordum. Yürümeye devam ettim koşarcasına. Karanlık, kol kanat gerdi bana. Şehrin dış mahallelerine vardığımda biraz bekledim. Üzerimdeki askeri gömleği çıkardım ve belimdeki şuttiği çözüp bir kenara bıraktım. Mahalleye girdiğimde neredeyse güneş doğmak üzereydi. Dar ve uzun sokaklardan geçerek eve vardım. Kapıyı açan annem bayılır gibi oldu. Sanki hayal görüyordu. Boynuma sarılıp ağladı. Babam ve kardeşlerim sesimize geldiler. Mahallede beni görenler şaşırıyorlardı. Soran, sorgulayan gözlerle bakıyorlardı. Ama olumsuz tepki veren yoktu. Zaten evdekilere de “Arkadaşlar beni geri yolladı” demiştim. O sabah mahalle bakkalına gittim. Yaşlı dükkan sahibi bakışlarıyla adeta beni ezdi. Her zaman yaptığı gibi ekmekleri uzatmadı, elleriyle masanın üstüne bıraktı. Paramın üstünü verirken “Bazıları yediği ekmeği hak etmiyor” diye söylendi. Duymamazlıktan geldim. “Hak etmiyorlar hiçbir şeyi… Yazık o babaya, çok yazık!” diye devam etti. Huzursuz oldum. Boynu bükük eve döndüm. Kahvaltı sonrası evden çıktım. Kahveye uğradım. Arkadaşlarım köşedeki masada oturuyorlardı. Selam verip yanlarına oturdum. Karşılık veren olmadı. Sanki duymamışlardı sanki yanlarında yoktum. Yüzüme bakmıyorlardı. Ben yoktum. Yoktum ben. Dışarı çıktım, yürüdüm, bir başıma, içime doğru yürüdüm. Demek kaçtığımı anlamışlar. Nasıl anladılar? Kim söyledi? Artık kimsenin yüzüne bakamam. Ne kadar yüzsüzlük yapsam nafile. Bakkalın sözleri de demek banaydı. Hadi o yaşlı adam neyse ama ya kahvedekilere ne oluyor? Hem dağa gitmiyorlar, hem de bana selam vermiyorlar! Getir-götür işlerinden başka bir şey mi yapıyorlar sanki! Hiç de değil! Bir de bildiri dağıtma… Sanki çok önemli iş! Peh! Dahası var mı? Bunları çocuklarda yapar. Zaten çoğu da suya sabuna dokunmuyor. Kendiniz gitseniz ya! Sıkıyor değil mi? Ama laf etmeye varlar… Her gece, sırtta mermi çantasıyla sekiz dokuz saat uykusuz yürümeyi biliyorlar mı? Kışın ortasında soğuk sulara kendilerini hiç vurdular mı? Aç, çıplak, ayakkabısız kaldılar mı? Yok tabii! Ama suçlamak kolay… Babama üzülüyorum. Kaçtığımı duyunca kahrolur; eve kapanıp kimsenin yüzüne bakamaz. Şimdiye kadar duymuştur belki de. Artık buralarda duramam. En iyisi çekip gitmek. Kimseler tanımaz beni oralarda. Yakalanma korkum da olmaz... Mahalleye döndüm. Hazırlığımı yapacaktım, eve girdim. Sokağımıza girdiğimde polisler kapımızı çalıyordu, beni arıyorlardı. Titredim. Fark ettiler. Durakaldım. Sokağa yanlışlıkla girmişim gibi döndüm. “Hey, sen…! Koşmaya başladım. “Dur, yoksa ateş ederim!... Dur! Dur diyorum sana!” Tüm gücümle koşmaya devam ettim. “Ta…ta…ta…ta…” “Tak…tak…tak…” Yere düştüğümde göğsümde üç ılık pınar hissettim. Dağlarda akıtamadığım üç pınar. Kekeliyordum: “Keşke…, Keş… ke…” Yüreğimi boşaltamadan bıçak gibi kesildi sesim.
|
||||||||||||||