![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
Hapishane ve Yalnızlık “Ben gurbette değilim, gurbet benim içimde” Denilebilir ki, dünyada yaşayan her insan, hatta canlı sayısı kadar yalnızlık çeşidi vardır. Bir de tam anlamıyla koyulaşmış bir yalnızlık olgusu vardır. Bu, toplumsal, psikolojik, felsefik ve daha birçok açıdan yaşanıyor olabilir. Bir zorunluluk, hatta bir duygu olarak da yaşanabilir, ki bu diğerlerinden çok daha kesif bir hâl alır… Yaşamdan kopartılarak duvarların ardına konmuş bir mahpus ise, yalnızlığı en katı, en somut, en acı haliyle yaşar önce. Bu zorunluluktan sonra, insanı her koşulda yaşama kelepçeleyen yaşama içgüdüsü devreye girer ve o mahpus bunu bir duygu, bir yaşam biçimi, hatta bir noktadan sonra tercih haline getirebilir. O yüzden bir mahpus günü geldiğinde dışarı çıksa bile, yalnızlık içinden çıkamadığı bir hücre haline gelmiştir. Birbaşanalık ruhunda kördüğüm olmuş bir iptir ucunu bıraktığı… Ve zaman geçtikçe yüreğin derinliklerine inen bu düğümün çözülmesi olanaksızlaşır. ‘İçeri'de temelli kalanlar içinse, nasıl delilik aklın karşı kıyısına geçmekse, öylesine bir yaşamın karşı kıyısına geçiş vardır. Bunun bir adım ötesi ölümdür. Bu nedenle Dostoyevski'nin hapishane yaşamı üzerine yazdığı kitabın adının ‘Bir Ölü Evinden Hatıralar' olması oldukça manidardır. Yalnızlıklarını dışarıda yaşayanlar için de bu duruma benzer bir gerçeklik vardır. Nietzsche, Zerdüşt'ünde bu insanlara karşı toplumun bakışını şöyle ifade eder: “İnsanlar yalnız yaşayanlara karşı sonsuz saygı duymakta, fakat onları sevmemektedir.” Bizim toplumumuzda da hapistekilere zavallı bir insana bakar gibi acırlar, ondan ürkerler, bir yanıyla da ondan nefret ederler. Çünkü, o yurtsuzdur, köksüzdür; kabullenmeyi değil kabullenmemeyi, kurallara uymayı değil uymamayı tercih etmiştir. Yani, toplum, hapistekilere ve tamamen yalnız yaşayanlara aynı gözle bakar.
Octavio Paz'a göre, yalnızlık bir anlamda kendini bilmek olduğu kadar, yalnızlığımızdan kaçıp kurtulma çabasıdır. Bu yüzden yalnızlık dolambacının çıkış kapısında, mutluluğa, tüm dünya ile yeniden denge durumuna erişeceği düşüncesi vardır. Bir hapis içinse yalnızlık hücrelerde geçireceği yıllardır. Tıpkı Paz'ın işaret ettiği gibi böylesine bir yalnızlık, belli dönemlerde dünyanın duvarların arkasına koyduğu, hayatla yeniden buluşmak isteyenlerin duygusudur. Bu anlayışa göre, bu durumdaki insan dünyaya ters düşen yanlarını törpüleyecek, hapishane resmi diline göre ‘ıslah' edilecek, topluma kazandırılacaktır. Böylece, o insan yalnızlığın öz kardeşi olan acıdan kurtulacak ve özgürlük diye tanımladığı mutluluğa erişecektir, tıpkı cennete yeryüzünde çektiği acılardan sonra gideceğini düşünen sofular gibi. Oysa bu süreç hiç de öyle gelişmez. ‘Islah' adına yapılmak istenen, bu yalnızlık dolambaçlarına itilen kişinin ceza adıyla ruhunu ezmeye çalışmaktır. Bedeni yaşasa da içindeki canlı yanları toprağa gömülür. Bir mahpusta bunları başardıkları zaman onların gözünde ‘rehabilite' edilmiştir. Bu. toplumun ‘deli' saydığı kişilerin akıl hastanelerinde tedavi diye canlı yanlarının ilaçlarla uyuşturulmasına benzer. Yani bu dünyada hiç yokmuşsun gibi yaşamana izin verilir. Yalnız ve kıstırılmış kişi, ne kadar geri adım atıyorsa, bütünlüğünden o kadar feragat etmiş olur. Fakat, diğer yandan bu ‘rehabilite' sürecine uymayarak, bu dünya ile buluşmayı mutluluk ya da özgürlük saymayanlar vardır. Onlar bu yalnızlık dolambacında dünyaya sivri gelen yanlarını iyice sivriltir hatta. Paz'ın belirttiği gibi yalnızlık sürecini içinden çıkılması gereken bir süreç olarak görmezler. Aksine, yalnızlıkları içinde, savaş açtıkları dünyaya karşı, hücrelerine içeriden kilit üstüne kilit vururlar. Onların hayatla çelişkileri uzlaşmazlık üzerine kurulmuştur. Acıdan da imtina etmezler, dahası acıyı ve yalnızlığı gayet memnun bir gölge gibi taşırlar beraberlerinde. Onlara göre mutluluk acının içinden sökülüp çıkartılması gereken bir şeydir. Dünya mutluluğu çok öncesinden yutmuştur, acı çekerek ruhlarındaki kirden arınan, bir akıl hastanesine benzetilebilecek Dostoyevski'nin romanlarındaki kahramanlar gibidir onlar. Sancıyla ruhlarında bir güneş ararlar. Toplum, bu kişileri en insaflı haliyle görüp iyileştirmeye, ‘ıslah' etmeye çalışır. Fakat, o yalnız kişi kontak kurma çabasına yanıt vermez. ‘Yalnızlık paylaşılmaz/ Paylaşılırsa yalnızlık olmaz' dizelerini doğrularcasına toplumun riyakarca uzattığı elini tutmaz. Zaten tutarsa, o kişi gerçek manasıyla bu tipte bir yalnız değildir. Yalnızlığı kendine sığınak olarak seçmiş bu insandaki en akıl almaz yan ise, çatıştıkları ezici güce sahip dünyaya karşı ayakta kalmayı nasıl becerdikleridir. Onlar ölesiye dayak yeseler de asla ipe gelmez yılkı atlarına benzerler. Diğer yandan, Nietzsche'nin şu sözleri onlar için biçilmiş bir kaftandır: “Yalnız için dost daima üçüncü kişidir. Üçüncü kişi, iki kişi arasındaki konuşmanın derinlere inmesini önleyen bir mantardır.” Bu yalnız kişi gerçekliğin yitimiyle doğan onca zamansal boşluğu rüyalarla doldurur. Hayata rüya ile perdeledikleri hülyalı gözleriyle bakar adeta. Başkaları başkalarının öykülerini yaşayabilir, ama onlar kendi öykülerini yaşamak için direnirler. Bütün sanatlar içinde şairlik böylesi bir yalnızlığı içinde taşımak zorundadır bu nedenle. Fakat, bu insanlar zaman zaman dünya ile bağ kurmayı da isterler, tıpkı tabuta diri diri gömülen birinin kendine gelince bağırması gibi, onun da söyleyecekleri, hatta herkesten çok söyleyecekleri vardır. Yalnız kişi her ne kadar kendi köşesinde yaşasa da, bedenlerinin hemen dışındaki dünyayı da çok iyi gözlemlerler. Ötekileştirilmiş bütün insanları kendilerinden yola çıkarak herkesten daha iyi duyumsayabilirler. Çünkü, hapishane ve yalnızlık kişinin kendisiyle ve başkasıyla yeniden tanıştığı yerdir. Bu noktada belirtmek gerekir ki, bu yalnızlığı kalabalıklar içinde yaşayanların tek başınalığı ironik bir hal kazanmaktadır. Çünkü varlık içinde yokluk, yoksunluktan daha ‘mantık'sız ve acıtıcıdır. Buradan hareketle diyebiliriz ki, hapislik duygusu hapislikten daha kuşatıcıdır. Tam burada doğulu bir derviş olan Sadi'nin sözlerini hatırlatmak gerekir: “Sevgili yanlarındayken yine sevgiliyi ararlar. Irmağın kenarında bulundukları halde dudakları susuzluktan kurumuştur. Su içmezler demiyorum. Onlar Nil kıyısında bile suya kanmazlar!” İnsanların yalnız dediklerine Sadi ‘Eren' diyor. İşte özgürlüğü bir Nil olarak düşünen, yalnızlık dolambaçlarının ateş çemberlerinden geçmiş mahpuslar da, bir anlamda yer altından yer üstüne çıktıklarında başka bir dünya olmadığını görürler. Zaman büyü bozan acı bir ilaç gibi içilmiş ve dışarısının dışarısı olmadığı anlaşılmıştır. O yüzden acı onları Sadi'nin ‘Eren mertebesi'ne ulaştırmıştır ve yalnızlığın bir müzik aleti olduğunu, bütün meselenin onu çalmayı bilmek olduğunu da öğrenmişlerdir. Bu yanıyla eski mahpusların zaman zaman eski evlerini özlemeleri manidardır. Çünkü, ‘ içeri'de düşler vardır, dışarıda ise düşlerini gerçekleştirmenin zorluğu, gecikmişliklerin hapishanesi vardır. Bir noktadan sonra yalnızlık bir yenilgi değil, bir tercih haline gelmiştir. Tıpkı tek kişilik bir hücrede devletin ve devletçiklerin bir kişilik saltanata yenilmesi gibi… Dostoyevski'den hareketle hapislik ve yalnızlık izleğini irdelemeye devam edersek, Budala'daki Prens Mişkin'e değinmek gerekir. Budala'daki Prens Mişkin katil olan Ragojin'in yanağına yaslanarak aklın karşı kıyısına geçmiştir. Delirirken, Ragojin'de özetlenmiş, vücut bulmuş dünyanın günahını da aklayarak, dünya ile ödeşir Prens Mişkin. Daha büyük bir yalnızlığın içine çekilir. Hapishanede ve hapislik duygusunun yaşandığı yalnızlıklarda da ruhlarına yönelen kıyımlara karşı aynı şekilde deliren birçok insan vardır. Yine intiharlara da bu gerçeklik yön vermektedir. Çünkü, insan kendisini yok edeceğini düşündüğü düzeni ortadan kaldıramayacağını sezdiğinde kendini yok eder. Böylece intiharın yaşamdan uzun bir ömür olduğunu var sayar, ölümünün dünyaya verilmiş bir ceza olduğunu hisseder. Tıpkı, çok eski bir Japon geleneği gibi, kendisine hakaret etmiş insanın önünde, gözlerinin içine bakarak kendini öldürür. Ama giderken dilini ranza arkadaşına bırakarak. Yalnız insan kendini öldürür, tıpkı kendini doğurduğu gibi… Bu, bazen madden bazen de manen gerçekleşir. Yalnızlık ve delilik, o sonsuzluğa doğru giden yolun ara istasyonlarıdır…
İnsan varoluşundan beri, bedeli uşaklık, kölelik bile olsa yalnızlıktan kurtulacağı bir güç, bir güvenlik ve bir aidiyet hissi aramış. Bir zamanlar putlar ve tanrılar için yaşamış, hakanlar ve krallar için, uluslar için yaşamış insan. En sonunda bireyciliği keşfetmiş. Günümüzde eski tapınmalar hâlâ geçerli ve bir güce yaslanma, yalnızlıktan kurtulma duygusu, en önemli şeyini, yani özgürlüğünü feda etme pahasına güçlenerek devam ediyor. Siyasi mahpusluksa bu özgürlük için savaşanların tarihi kadar eskidir. Güvenlik arayan çoğunluk bir güce yaslandıkları zaman en önce böyle başkaldıranları boğmuştur. Şimdi, asıl özgür olan kimdir? Elbette, burada bahis konusu olan özgürlük, bireysel değil çoğulcudur. Sonuç olarak bilinçli ya da bilinçsiz suç işleyen herkes, toplumsal düzenlerin ürünüdür ya da kabilenin günahlarına diyet olarak çöle salınmış ‘günah keçileridir'. Şöyle ya da böyle yalnızlıkla ve hapishaneyle cezalandırılmış herkes, bilerek veya bilmeyerek herkes adına başkaldırmıştır. Sözün gerisini Sevgi Soysal'ın şu sözleriyle bağlayabiliriz: “Başkaldıran ayak uydurmaya çalışmamalı asla. Ayak uydurmaya çalıştığı an, ötekilerle arasındaki uçuruma, kendi açtığı uçuruma düşüverir…” Bu kişiler, dünyanın kendilerine verdiği yalnızlığı bir zırha dönüştürmüştür. Bunu başaramayanlarsa, geriye dönmek istediklerinde kendi açtıkları uçuruma düşmüşler ve yalnızlığın dışına çıkabildilerse de, bir posa halinde kaldıkları için, ancak bir Pirus zaferi kazanmışlardır. | ||||||||||||||||||||||||||||||||||||||