İçeriden dışarıya, dışarıdan içeriye köprü kuran dergi; mahsusmahal... İçeriden dışarıya, dışarıdan içeriye köprü kuran dergi; mahsusmahal...

 

 

 
Anasayfa
Hakkımızda
Künyemiz
Sayılarımız
Öyküler
Şiirler
Denemeler
Karikatürler
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

Yalçın Hafçı

Yaşamı Sonraya Bırakma

“Yaşamayı sonraya bırakan kimse.” diyor Horatius, “yolunda bir ırmakla karşılaşıp da akıp geçmesini bekleyen köylüye benzer. Oysa ırmak durmadan akıp gidecektir.”

Hapishaneye girdiğim ilk zamanlarda günleri sayardım, yaşamak için bir gün özgür olacağım günleri bekleyerek. Oysa yıllardır içerideyim ve yaşamın tokmağı bir gün kafamda patlayarak bana yaşamı ertelemenin yanlışlığını öğretti. Her şeye rağmen yaşamdan tat alamasaydım, sadece sevdiğim insanlar için yaşamaya onların ellerinden tutarak devam edemezdim.

Aslında geçmişimde yaşamı ertelediğim çok zamanlar olduğunu bilirim. Mesela küçük bir çocukken yoksulluktan utanç duyardım ve bundan utandığım için daha fazla utanarak, mutlu olmak için daha varlıklı olacağımız zamanları beklerdim. Oysa Dostoyevski'nin dediği gibi, “Birçok insan mutlu olduğunu bilemediğinden mutsuz”muş. Bunu, muktedir olan dünya ile tanıştığım anda öğrendim. Lise yıllarında çağımızın en büyük piyangosu olan üniversiteyi kazandıktan sonrasına erteledim hayatı. Ardından dünyayı değiştirebilecek olmanın o büyük heyecanına kaptırdım kendimi. Ve yaşamı, aşkı, hiç tatmadığım renkleri hep o günden sonrasına erteledim. O zaman yaşadığım renklerin tek yaşam olduğunu düşünerek… Oysa ertelediklerim kadar parçalara ayrılmış porselenden kırık bir geçmiş var içimde.

Tekrarı olmayan şeydir akıp giden zaman. Aragon'un sözleri gibi ya da; “Öğrendiğimizde geçip gitmiş oluyor yaşam…” Ama yine de ders bittikten sonra teneffüs zili çaldığında, geçmişi düşünmek ömre zarardır.

Lakin bir hapishane hücresindeyseniz eğer hayatı ne kadar güzel kılmaya çalışırsanız çalışın, en küçük hayalleri bile erteleyerek içinizdeki bir yaralı deftere not düşersiniz.

Bazen içerde sabahları genzi yakan kokusuyla denizi özleyebilir insan; caddelerden bir akarsu gibi geçen kalabalıkların müziğini ya da bir akşam vakti sadece eve dönmeyi… Aslında yıllardır içerde olan birinin kendini ait hissettiği bir evi de yoktur dışarıda.

Sonra ansızın gelen bir konuk gibi bütün sokaklarla birlikte bir nehir gelir aklınıza. Gelip durur aklınıza; yolları, meydanları apayrı kokusu ve rengiyle hep aynı şehir… Ne zaman yaşamayı düşünüp yalancı baharlara aldansan, yasemin kokan dolunaylı geceleriyle, denizin usuldan mırıldandığı masallarla, kıpkırmızı bir Pazar gününde hep aynı şehir gelir aklınıza… Çünkü hapiste ya da gurbette olmayanlar bilemez; unuttuğunu sandığın bir hicran yarasının ev sahibidir o hülyalı şehir. Çünkü insan aşklarını yaşadığı şehre de âşık olur…

İnsan olan herkesin, içinde boy verdiği gül kokulu bir uçurum vardır yüreğinde. Ruhumuzdaki çatlamalardır bunlar ve hep o boşluklardan bakarız hayata. İşte kiminin penceresi de budur; özlenen bir şehirde ertelenmiş bir sevda…

Ama başımı sayfalardan kaldırmasam da görüyorum, üstümde ardı ardına kilitli kapılar ve ardında, içlerinde serap bile görünmeyen çöller taşıyan karanlık gölgeler… Bir sabah vakti gözlerimi gökyüzüne çevirdiğimde, masamda yağmur sonrası çam ormanı kokusu….

Esmer ciltli kitabımdan kurumuş çiçeklerle demlenen ışıklı bir rüya sızıyor, aydınlığı ezgileyen kuşlarla birlikte. O rüyaya kuruyorum saatimi ve bir aşk mektubu gibi açıyorum yarını. Esmer bir su periciği akasyaları suluyor; rüzgârın paslı kilidi kırıldığında, içindeki beyaz güvercinleri salmak için gökyüzüne sabırsızlanıyor. Tıpkı bir uçurtmaya benziyor bu hayal; bense bugünden elimde tutuyorum ipini… İpin ucunu asla bırakmak yok…

 
Mektup Bekleyenler
Dergiyi Edinmek
Bağlantılar
İletişim
Ortak Kitaplar
Basında Kitaplar
Kitap Çıkaranlar
Mahsus Mahal Türküsü
Bize Yazın
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Google
 

eXTReMe Tracker