![]() |
|||||||||||||||
|
Beyaz Leke - Annem kara kedi yakalamamı istedi. Birçok renkte kediye rastladılar ama kapkara olanı hiç yoktu ortalıkta. Zaman da hızla geçiyordu. Birkaç saat sonra hava kararmaya başlayacaktı. Karanlık çökünce de bütün kediler kara görünecekti. Rast gelseler bile, gece karanlığında kara bir kediyi yakalamak imkânsız hale gelecekti. Aramaya devam ettiler. Kara kedi aramaktan yorgun düşmüşlerdi. Etrafı süzerlerken bakışları birbirine çakıştığında, kendi gözbebeklerindeki umutsuzluğa düşüyorlardı. Çare yoktu, yakalayamamışlardı, boş çuval ile geri eve döneceklerdi. Emin, hangi yüzle annesinin karşısına çıkacağını düşündükçe boğazı düğümleniyordu. Küçücük yüreğinde büyük bir suçluluk hissediyordu. Ahmet neredeydi acaba? O yetişene kadar ya kedi kaçıverirse… Ya da kedi yakalanmak istendiğini anlayıp kaşla göz arasında yok oluverse ortadan… Artık zihnini işgal eden şey, bu olumsuz olasılıklardan birinin gerçekleşme ihtimaliydi. Ok gibi fırladı yerinden. Çuvalı duvarın ardına tam uzatacaktı ki; gördüğü manzara karşısında donup kaldı. Ne yapacağını bilemeyen bir şaşkınlık yaşadı. Kedi, küçük pençelerini Ahmet’in yüzüne savuraraktan ona saldırıyor, sesi çıktığında miyavlıyordu. Ahmet de bağırıp dururken kâh eliyle kedinin kuyruğunu yakalamaya çalışıyor, kâh pençelerinden sakınmaya çalışıyordu yüzünü. Kara kediyi yakalamanın Emin ve ailesi açısından ne anlama geldiğini bildiği için bırakamıyordu da onu. ‘Çuvaal… Çabuuuk… Aç…’ sözcüklerini panikle ve bağırarak söylüyordu. Emin onun ne zor durumda olduğunun farkına vardığı anda, duvarın öte tarafına atladı. Torbanın ağzını açtı ve her ikisi de kediyi tutup zorla çuvala koymaya çalıştılar. Sonunda başardılar. Ama her ikisi de perişan hale gelmişti. Çünkü kedi Ahmet’in yüzünü ve ellerini tırmalamıştı. Hafiften bir yanma hissediyordu yüzünde, ama her ikisi de kediyi yakalamış olmanın sevinciyle pek umursamıyorlardı acılarını. Kara kedi torbanın içinde durmuyor, oradan çıkmak için çırpınıyordu. Çuvalın ağzını sıkıca tuttular. Yorulmuş olacaklar ki, tık nefestiler. Kısa bir süre sonra nefes nefese halleri geçmişti. Kedi çuvaldan çıkamayacağını anlamıştı anlamasına ama kendini acındırırcasına miyavlamaya devam ediyordu hala. Caddeye çıktılar. Işığın olduğu bir yere çuvalın ağzını biraz aralayıp kediye bakma zorunluluğu hissettiler. Çünkü ona yeterince bakma imkânı bulamamıştılar. Emin bir-iki kez baktı, pek bir şey göremedi. ‘Kedi kapkara’ dedi. Ahmet de baktı. Her ikisi de suskun kaldılar bir süre. Tek umutları bu kara kediydi, ama onda da lanet olası beyaz bir leke vardı. Bütün umutlarını kıran, sevinçlerini kül misali savuran bir beyazlıktı o. Emin’in gözleri doldu. Dokunsan ağlayacaktı. Keşke olmasaydı ama vardı hayalleri gölgelemeye yetecek kadardı o beyaz leke. Karanlık çökmeye başlamıştı şehrin üstüne. Öylesine yorgun ve tırmalanmanın acısıyla kaldırımın üzerinde oturmuşlarken, sandığı omzunda bir ayakkabı boyacısı çocuk geçti önlerinden. Ahmet’in aklına bir fikir geldi ansızın: beyaz lekeyi siyah ayakkabı boyasıyla karartmak. Kolunu Emin’in boynuna dolayarak konuştu: - Aklıma bir fikir geldi. Eve kara bir kedi yakalamış olarak döndüler. Ahmet’le ayrılırken, ona minnetin en saf halince sarıldı. ‘Yüzün acıyor mu?’ diye sordu. ‘Hiç acımıyor, kediyi yakaladık ya…’ dedi demesine, ama canı fazlasıyla acıyordu. Kedinin tırmaladığı yerler yanıyordu sanki. Buna rağmen gülümsedi. Ayrıldıklarında fazlasıyla mutluydular. O’nu babasına kavuşturacak olan şey, elindeki çuvalın içinde miyavlayıp duran kediydi. Umutlarını kediye yüklemişti ana, oğul. Zili çaldı. Annesi kapıyı açtı. Baştan aşağı siyah elbiseler giymişti annesi. Kara bir bezin içine muska yapan kara çarşaflı falcı kadın, öyle yapılması gerektiğini söylemişti çünkü. Son yirmi dört saat her şeyiyle ve elden geldiğince karaya büründürülmeli, teslim edilmeliydi. Sevincin renklerini avuçlayabilmenin yegâne yolu, kısa bir zaman için karaya teslimiyetten geliyordu. ‘Her karanlığın ardından aydınlık doğar’ demişti kendinden emin o falcı. Anne ile oğul huzurlu ve umutlu bir gece geçirirken, Ahmet’lerin evindeyse telaş ve panik yaşanmıştı. Kuduz aşısı yapmak için çocuğu hastaneye götürmüşlerdi. Ona sorduklarında ise, ‘bir kedi tırmaladı beni’ demiş, ötesini söylememişti. Avukat, mahkemeye gelmelerine gerek olmadığını, tahliye haberini onlara telefonla ileteceğini söylemişti. Sabırsız bir merakla telefonun başında bekliyorlardı. Babalarına bu akşam kavuşacaklardı. Telefon çaldı. Ahizeyi heyecanla kaldırdı Zübeyde. Ailenin üzerine bir karabasan gibi çöken o mahpusluğun artık biteceği haberini alacaklardı sonunda. Emin annesinin yanı başındaydı. O daha bir heyecanlıydı. - Zübeyde Hanım, üzgünüm… Başından aşağı kaynar sular dökülür gibi oldu. Eli, ayağı titremeye başladı öfkeden ve umutlarının boşa çıkmasından. Ağlamamak için zor tutuyordu kendini. Oğlunun umutla bekleyen gözlerinin içine bakınca, duygularını kontrol etmesi gerektiğini hissetti. Emin, çocuksu bir sabırsızlıkla sonucu sormasına rağmen, cevap alamadı annesinden. Zübeyde oğluna cevap vermeden balkona gitti. Kediyi serbest bırakacaktı. Kediyi tutup çuvala koyacaktı ki, kedi aniden kaçıverdi odanın içerisine. Kaçacak bir yer bulamadı, öylesine durdu bir yerde. Karanlıktan kurtulmuş olmanın şaşkınlığındaydı. Yan durduğu için, kuyruğunun üzerindeki beyaz leke apaçık belli oluyordu. Kedi kazanın altındayken korkmuş ve su dolu tasa çarpınca da üzerine sürülen boya akmıştı. Kedinin üzerindeki beyaz lekeyi gördüğü anda cinleri tepesine çıktı. Emin böyle olacağını tahmin etmemişti. Ne diyeceğini bilemiyordu. Bir suçlu gibi gözlerini kaçırmaya çalıştı annesinden ve kediden. Zübeyde sinirlerine hakim olamadı. Kandırılmış olmanın da verdiği kızgınlıkla oğlunun kulağını çekip yanağına sert bir tokat attı. Ardından bir tane daha. Çaresizliğinin hırsını ondan alma zayıflığına düştü. Muska ile yaptıkları büyünün tutmasını, oğlunun kandırmasına yordu. Çocuğu yüzüne tükürdü. Emin hüngür hüngür ağlamaya başladı. Babasının cezaevinden çıkmamasına neden olduğunu hissetti. Annesi bangır bangır bunu söylememiş miydi? Oysa mahkeme sadece iş yoğunluğu nedeniyle celseyi ertelemişti. Balkonun açık kapısına ilişti gözü. Kara kazan ters çevrilmiş halde duruyordu hala orada. Gidip kazanın üzerine çıktı. Gözyaşları durmuyordu. Ardından balkon korkuluğunun üzerine attı adımını. ‘Babaaaa…’ diye haykırdıktan sonra kendini boşluğa bıraktı. |
||||||||||||||