İçeriden dışarıya, dışarıdan içeriye köprü kuran dergi; mahsusmahal... İçeriden dışarıya, dışarıdan içeriye köprü kuran dergi; mahsusmahal...

 

 

 
Anasayfa
Hakkımızda
Künyemiz
Sayılarımız
Öyküler
Şiirler
Denemeler
Karikatürler

Veysel Avcı

Beyaz Leke

- Annem kara kedi yakalamamı istedi.
- Niye ki?
- Babam mapusta ya, mahkemeye çıkacakmış. Annem dedi ki: Eğer kara bir kedi yakalarsan, baban bu hafta eve gelecek.
- Kediyi yakalarsan mı?
- Hıı, öyle. Nasıl çıkacağını bilmiyom ama.
- Hadi gidip kara bir kedi yakalayalım o zaman.
- Sen burada bekle, gidip evden bir çuval alayım önce.
Küçük ama hızlı adımlarla eve gitti Emin.
- Anne, kara kediyi içine koymamız için çuval ver. Ahmet’le birlikte gidip yakalayacağız. Aşağıda bekliyor beni.
- Babanın mahkemesine bir gün kaldı oğlum, unutma. Ne yapıp edin, kapkara bir kedi yakalayıp getirin, oldu mu? Kara kazanı hazırladım, ona göre.
- Tamam, sen hiç merak etme anne. Babam için öyle bir kedi yakalamadan eve gelmem.
Emin koşar adım indi merdivenlerden. İki çocuk, ellerinde bir çuvalla başladılar sokak aralarında dolaşmaya. Kara bir kedi arıyorlardı gün ışığında. Önce kasap dükkânlarının olduğu yerlere baktılar.

Birçok renkte kediye rastladılar ama kapkara olanı hiç yoktu ortalıkta. Zaman da hızla geçiyordu. Birkaç saat sonra hava kararmaya başlayacaktı. Karanlık çökünce de bütün kediler kara görünecekti. Rast gelseler bile, gece karanlığında kara bir kediyi yakalamak imkânsız hale gelecekti. Aramaya devam ettiler.
- Böyle giderse kara kedi bulamayacağız. Bir de apartman aralarına bakalım mı? dedi Ahmet.
- Olur. Hem apartmanların o kömürlüklerine de bakarız. Hadi çabuk ol. Annem bizi bekliyor çünkü.
Bazı apartman kapıcıları, çocukların elindeki çuval nedeniyle şüphelendi. Varoş çocukları son zamanlarda bu semte dadanmışlardı. Gece gelip kömürlüklerin kilidini kırıyor ve sırtlayabildikleri kadarınca odun, kömür götürüyorlardı üşüyen fakirhanelerine. Kömürlüklere girme imkânı bulamadıklarında ise, bu kez birinci katların balkonlarındaki tahta sandalyeleri çalmışlardı. Bedenleri üşüdüğü için hiçbirinin vicdanı sızlamıyordu. Hırsızların vicdan azabı çektiği de ender görülür. Zaten hırsızlığa başlamanın ilk kuralı, kendi vicdanını ya ikna etmektir ya da yok saymak. Belki de bu yönüyle kendi vicdanı ile sorunu olmayanlardı o yoksul çocuklar.

Kara kedi aramaktan yorgun düşmüşlerdi. Etrafı süzerlerken bakışları birbirine çakıştığında, kendi gözbebeklerindeki umutsuzluğa düşüyorlardı. Çare yoktu, yakalayamamışlardı, boş çuval ile geri eve döneceklerdi. Emin, hangi yüzle annesinin karşısına çıkacağını düşündükçe boğazı düğümleniyordu. Küçücük yüreğinde büyük bir suçluluk hissediyordu.
Kendi apartmanlarının bulunduğu sokağa girdikleri anda, fazla yüksek olmayan bir bahçe duvarının üzerinde diliyle patilerini yalayan kara bir kedi görmesinler mi! Her ikisinin de gözleri ışıldadı sevinçten. Kedi kapkaraydı. Aradıklarına rast gelmişlerdi sonunda.
- İşte orada, sen de gördün mü? diye sordu Emin.
- Sakın kediye bakma! Onu yakalamaya çalıştığımızı hissettiği anda kaçıp gider, diye fısıldadı Ahmet.
- Peki, ne yapalım?
- Ben bahçenin ardından gizlice dolanacağım. Sessizce yaklaşıp onu yakalayacağım. Kediyi yakaladığım gibi hemen koşup gel yanıma. Çuvalın ağzını çabuk açacan ama, tamam mı? Çuval bende olursa ses filan çıkar, anladın mı?
- Tamam anladım. Ben burada bekliyorum. N’olursun Ahmet, sessiz ol. Bu kediyi yakalayamazsak…

Ahmet neredeydi acaba? O yetişene kadar ya kedi kaçıverirse… Ya da kedi yakalanmak istendiğini anlayıp kaşla göz arasında yok oluverse ortadan… Artık zihnini işgal eden şey, bu olumsuz olasılıklardan birinin gerçekleşme ihtimaliydi.
Nerde kaldı bu, diye düşünürken, ansızın bir bağırış sesiyle irkildi.
- Koooş koş! Çuvalı getir çuvalı!

Ok gibi fırladı yerinden. Çuvalı duvarın ardına tam uzatacaktı ki; gördüğü manzara karşısında donup kaldı. Ne yapacağını bilemeyen bir şaşkınlık yaşadı. Kedi, küçük pençelerini Ahmet’in yüzüne savuraraktan ona saldırıyor, sesi çıktığında miyavlıyordu. Ahmet de bağırıp dururken kâh eliyle kedinin kuyruğunu yakalamaya çalışıyor, kâh pençelerinden sakınmaya çalışıyordu yüzünü. Kara kediyi yakalamanın Emin ve ailesi açısından ne anlama geldiğini bildiği için bırakamıyordu da onu.

‘Çuvaal… Çabuuuk… Aç…’ sözcüklerini panikle ve bağırarak söylüyordu. Emin onun ne zor durumda olduğunun farkına vardığı anda, duvarın öte tarafına atladı. Torbanın ağzını açtı ve her ikisi de kediyi tutup zorla çuvala koymaya çalıştılar. Sonunda başardılar. Ama her ikisi de perişan hale gelmişti. Çünkü kedi Ahmet’in yüzünü ve ellerini tırmalamıştı. Hafiften bir yanma hissediyordu yüzünde, ama her ikisi de kediyi yakalamış olmanın sevinciyle pek umursamıyorlardı acılarını. Kara kedi torbanın içinde durmuyor, oradan çıkmak için çırpınıyordu. Çuvalın ağzını sıkıca tuttular. Yorulmuş olacaklar ki, tık nefestiler. Kısa bir süre sonra nefes nefese halleri geçmişti. Kedi çuvaldan çıkamayacağını anlamıştı anlamasına ama kendini acındırırcasına miyavlamaya devam ediyordu hala.

Caddeye çıktılar. Işığın olduğu bir yere çuvalın ağzını biraz aralayıp kediye bakma zorunluluğu hissettiler. Çünkü ona yeterince bakma imkânı bulamamıştılar. Emin bir-iki kez baktı, pek bir şey göremedi. ‘Kedi kapkara’ dedi. Ahmet de baktı.
- Kuyruğunun üst kısmında bir beyazlık gördüm sanki.
- Hani nerede?
- Baksana, şurasında işte. Kuyruğunun hemen üstünde. Sen gördün mü?
- Hıı… gördüm, dedi üzüntüyle.
- Peki, bu kedi olur mu? Gidip annene soralım mı? Ancak bunu yakalayabildik deriz.
Her tarafı kara olan bir kedi yok işte, ne yapalım?
- Olmaz! Annem, kedi kapkara olmalı dedi özellikle.
- Ama sadece ufacık bir beyazlığı var. Aramıyor muyuz sabahtan beri? Yok işte! Baksana elime, yüzüme… Bunu yakalayana kadar da ne hale geldim.
- Bilmiyorum Ahmet. Yarın mahkeme varmış. Babam…
- Kapkara bir kedi yok ortalıkta işte, dedi ve sustu o da.

Her ikisi de suskun kaldılar bir süre. Tek umutları bu kara kediydi, ama onda da lanet olası beyaz bir leke vardı. Bütün umutlarını kıran, sevinçlerini kül misali savuran bir beyazlıktı o. Emin’in gözleri doldu. Dokunsan ağlayacaktı. Keşke olmasaydı ama vardı hayalleri gölgelemeye yetecek kadardı o beyaz leke.

Karanlık çökmeye başlamıştı şehrin üstüne. Öylesine yorgun ve tırmalanmanın acısıyla kaldırımın üzerinde oturmuşlarken, sandığı omzunda bir ayakkabı boyacısı çocuk geçti önlerinden. Ahmet’in aklına bir fikir geldi ansızın: beyaz lekeyi siyah ayakkabı boyasıyla karartmak. Kolunu Emin’in boynuna dolayarak konuştu:

- Aklıma bir fikir geldi.
- Ne hakkında?
- Kediyle ilgili.
- Nedir, söyle.
- Şu boyacı çocuğu görüyorsun değil mi; işte ondan az bir şey siyah boya alıp o beyaz yeri siyah edelim. Olmaz mı?
- Ya annem anlarsa?
- Nerden anlayacak ki? Zaten kediyi dokunamaz bile. Hem sadece ikimiz bileceğiz bunu.
Ahmet biraz düşündü. Kediyi kara kazanın altında tutacaklardı ve sadece bir gün kalacaktı orada. Evet, evet, annem anlamaz dedi kendi içinden. Eve eli boş dönmektense, torbadakinin belki bir faydası olurdu. Hem sadece bir gün kalacaktı orada. Annesi ‘illahi de kapkara olmalı’ demese olmaz mıydı sanki? Düşünüp taşındı ve sonunda Ahmet’in fikrine katıldı. Zeytin karası gözlerinde hafif bir ışıltı oluştu. Sıkıntılı ve üzgün edası biraz olsun dağıtıldı.

Eve kara bir kedi yakalamış olarak döndüler. Ahmet’le ayrılırken, ona minnetin en saf halince sarıldı. ‘Yüzün acıyor mu?’ diye sordu. ‘Hiç acımıyor, kediyi yakaladık ya…’ dedi demesine, ama canı fazlasıyla acıyordu. Kedinin tırmaladığı yerler yanıyordu sanki. Buna rağmen gülümsedi. Ayrıldıklarında fazlasıyla mutluydular.

O’nu babasına kavuşturacak olan şey, elindeki çuvalın içinde miyavlayıp duran kediydi. Umutlarını kediye yüklemişti ana, oğul. Zili çaldı. Annesi kapıyı açtı. Baştan aşağı siyah elbiseler giymişti annesi. Kara bir bezin içine muska yapan kara çarşaflı falcı kadın, öyle yapılması gerektiğini söylemişti çünkü. Son yirmi dört saat her şeyiyle ve elden geldiğince karaya büründürülmeli, teslim edilmeliydi. Sevincin renklerini avuçlayabilmenin yegâne yolu, kısa bir zaman için karaya teslimiyetten geliyordu. ‘Her karanlığın ardından aydınlık doğar’ demişti kendinden emin o falcı.
- Kediyi yakaladık Ahmet’le.
- Annen kurban olsun sana. Oğlum, aslanım benim, deyip sarılıp öptü ve devamla, kedi kapkara, değil mi? diye sordu.
- Her yeri kapkara anne.
Zübeyde, çuvalı alıp balkona götürdü. Kediyi kara kazanın altına hapsetmeden önce, çuvalın hafiften aralayıp kontrol etti. Baktı, kapkaraydı. Kazanın altına bir tas su ve yiyecek bir şeyler bırakmıştı önceden. Kedi havasızlıktan ölmesin diye de bir terlik sıkıştırdı kazanın kenarına.

Anne ile oğul huzurlu ve umutlu bir gece geçirirken, Ahmet’lerin evindeyse telaş ve panik yaşanmıştı. Kuduz aşısı yapmak için çocuğu hastaneye götürmüşlerdi. Ona sorduklarında ise, ‘bir kedi tırmaladı beni’ demiş, ötesini söylememişti.

Avukat, mahkemeye gelmelerine gerek olmadığını, tahliye haberini onlara telefonla ileteceğini söylemişti. Sabırsız bir merakla telefonun başında bekliyorlardı. Babalarına bu akşam kavuşacaklardı.

Telefon çaldı. Ahizeyi heyecanla kaldırdı Zübeyde. Ailenin üzerine bir karabasan gibi çöken o mahpusluğun artık biteceği haberini alacaklardı sonunda. Emin annesinin yanı başındaydı. O daha bir heyecanlıydı.

- Zübeyde Hanım, üzgünüm…

Başından aşağı kaynar sular dökülür gibi oldu. Eli, ayağı titremeye başladı öfkeden ve umutlarının boşa çıkmasından. Ağlamamak için zor tutuyordu kendini. Oğlunun umutla bekleyen gözlerinin içine bakınca, duygularını kontrol etmesi gerektiğini hissetti. Emin, çocuksu bir sabırsızlıkla sonucu sormasına rağmen, cevap alamadı annesinden.

Zübeyde oğluna cevap vermeden balkona gitti. Kediyi serbest bırakacaktı. Kediyi tutup çuvala koyacaktı ki, kedi aniden kaçıverdi odanın içerisine. Kaçacak bir yer bulamadı, öylesine durdu bir yerde. Karanlıktan kurtulmuş olmanın şaşkınlığındaydı. Yan durduğu için, kuyruğunun üzerindeki beyaz leke apaçık belli oluyordu. Kedi kazanın altındayken korkmuş ve su dolu tasa çarpınca da üzerine sürülen boya akmıştı. Kedinin üzerindeki beyaz lekeyi gördüğü anda cinleri tepesine çıktı. Emin böyle olacağını tahmin etmemişti. Ne diyeceğini bilemiyordu. Bir suçlu gibi gözlerini kaçırmaya çalıştı annesinden ve kediden. Zübeyde sinirlerine hakim olamadı. Kandırılmış olmanın da verdiği kızgınlıkla oğlunun kulağını çekip yanağına sert bir tokat attı. Ardından bir tane daha. Çaresizliğinin hırsını ondan alma zayıflığına düştü. Muska ile yaptıkları büyünün tutmasını, oğlunun kandırmasına yordu. Çocuğu yüzüne tükürdü.
- Hani kedi kapkaraydı ha Allah’ın cezası! Hani kapkaraydı! Seni yalancı domuz! Al işte gördün mü, babanı senin yüzünden bırakmadılar. Şimdi yüreğin rahatladı mı kahrolasıca! deyip mutfağa gitti.

Emin hüngür hüngür ağlamaya başladı. Babasının cezaevinden çıkmamasına neden olduğunu hissetti. Annesi bangır bangır bunu söylememiş miydi? Oysa mahkeme sadece iş yoğunluğu nedeniyle celseyi ertelemişti. Balkonun açık kapısına ilişti gözü. Kara kazan ters çevrilmiş halde duruyordu hala orada.

Gidip kazanın üzerine çıktı. Gözyaşları durmuyordu. Ardından balkon korkuluğunun üzerine attı adımını. ‘Babaaaa…’ diye haykırdıktan sonra kendini boşluğa bıraktı.

 
Mektup Bekleyenler
Dergiyi Edinmek
Bağlantılar
İletişim
Ortak Kitaplar
Basında Kitaplar
Kitap Çıkaranlar
Mahsus Mahal Türküsü
Bize Yazın
 
Google