İçeriden dışarıya, dışarıdan içeriye köprü kuran dergi; mahsusmahal... İçeriden dışarıya, dışarıdan içeriye köprü kuran dergi; mahsusmahal...

 

 

 
Anasayfa
Hakkımızda
Künyemiz
Sayılarımız
Öyküler
Şiirler
Denemeler
Karikatürler

Dilek

Çocuklar zamanın dışına taşan gamsız bir neşeyle misket oynamaya kaptırmışlardı kendilerini. Toza toprağa bana mısın demiyorlardı. Gözleri tıpkı oynadıkları misketler kadar; üzüm tanesi büyüklüğünde, hatta daha irice. Mavi, çakır, ela, kahverengi, yeşil ve zeytin karası renginde.

Birkaç misket kazanmak için bütün dikkatleriyle oyuna, rakiplerine ve kendilerine odaklanan bu çocukların şen şakrak haline bakarken, çocukluğum geldi aklıma. Ben de böylesine mutlu olabilmiş miydim bir zamanlar, diyemeden edemedim. O zamanlar hangi hayallerim vardı, hatırlamıyorum doğrusu. Kimi arkadaşlarımın yüzleriyse hayal-meyal geliyor aklıma. Ama Elvan'ın sureti hâlâ netliğini koruyor zihnimde. Çocukluk aşkı işte; yedisinde yaşansa da unutamıyormuş demek insan. Galiba sevmenin ayrı bir belleği olsa gerek benliğimizde.

Şekerlemelerimi hep onunla paylaşırdım. Şeker düşmanı bir kızdı sanki o. Şekerlerden olmasa hiç yanımda kalmaz, benimle oynamaz korkusunu nasıl da korumuşum içimde... O şekerler için annemim çantasından az para aşırmadım hani. Kedi gibi olmuştum. Paranın kokusunu alan bir kedi ama. Annem bir gün fark edip de sorduğunda, kendimi sıyırmak için Allah üzerine yeminleri nasıl da sıralamıştım öyle... Ne yapabilirdim ki başka? Elvan için şeker gerekti, şeker için de para. Yakalandığımda kurtulmak için de Allah'ın adına sarılmak. Yalan söylerken, Allah Baba'nın beni duyup gördüğünü hissedip korkuyordum. Beni cezalandıracak diye de ödüm kopuyordu. O vakitlerde başıma bir musibet gelseydi eğer, korkumdan dolayı aşktan vaz geçecektim. Ama şansıma, ben aşk ile musibet tereddüdünü iç içe yaşarken bir şeyler olmalıydı. Demek ki Allah Baba da istiyor Elvan'ın beni öpmesini ki küçük hırsızlığımı görmezden geliyor, demiştim. Yani aşkım sayesinde Allah korkumu öyle aşmıştım. Gerçi Elvan'ın beni mi yoksa o şekerleri mi daha çok sevdiğini kendime sormaktan kurtulamamıştım ya neyse... Bir defasında işi büyütüp daha fazla para aşırmıştım. Handiyse bir çikolatalı gofret almaya yetecek kadar. Alıp verince, Elvan sevinçten boynuma sarılıp yanaklarımdan öpüvermişti ansızın. Niye yalan söyleyeyim, o an ayaklarım yerden kesilmişti ansızın. Yanaklarım elmalı şeker gibi oluvermişti bir anda. E ondan sonra durur muyum ben artık... Yeter ki o benim yanaklarımı öpsündü. Elvan'a çikolatalı gofret almak için banka soymayı bile göze alırdım valla. Yani fırfırlı etekli çocukluk aşkım biraz masraflıydı. Sarı ışıklar saçan saçları ve onu diğer kızlardan ayıran yemyeşil gözleri ne de güzeldi...

Misket oynayan iki yumurcağın kavga sesini duyunca, dalıp da gittiğimi fark ettim. Eve doğru yürümeye devam ettim. Müstakil bir evin önünden geçerken beş-altı yaşlarında olan bir çocuğun elindeki taşa takıldı gözlerim. Fındık veya kayısı çekirdeği çıtlatıyor diye düşündüm. Merak o ya, çocuğun yanından birkaç adım geçmeme rağmen, geri dönüp de ona bakmadan edemedim. Ne fındık ne de kayısı çekirdeği vardı yanında. Ağlamaklı bir hali vardı ufaklığın. Yanaştım.

Bir de ne göreyim... Çocuk, yakaladığı uğur böceklerini elindeki taşla ezip birer birer öldürüyordu. Öfkeyle yapıyordu bunu, ağlıyordu da öyle yaparken. Birkaç tane uğur böceğini avucundaki o kayrak taşla ezip öldürmüştü. Eli havada iken tuttum çocuğu.

“N'apıyorsun sen böyle oğlum? İnsan uğur böceklerini öldürür mü hiç!” Ses çıkarmadı. Kızmamdan dolayı korktu da biraz. Taşı aldım elinden ve uzak bir köşeye fırlattım. Taşla ezilmekten son anda kurtulan birkaç uğur böceği, ağır adımlarla etrafa dağılıyorlardı. “Bak, uğur böceklerini öldürmek çok günah. Allah Baba seni çarpar yoksa. Hadi söyle amcaya, niye böyle yapıyorsun? Söylersen, sana kızmam.” Ufaklık bir süre durdu, düşündü ve ısrarım sonucunda konuştu. “Ben uğur böceğini şöyle parmağımda tuttum dün. Sonra da içimden dilek tuttum.” dedi, ardını getirmedi. Israr ettim: “Ne oldu peki sonra?”

“Böcek uçtu gitti” diye cevapladı.

“Uçup gittiği için mi kızdın yoksa?”

“Yoo, tuttuğum dilek yerine gelmedi de ondan.”

“Yani uğur böceği senin dileğini yerine getirmediği için öyle mi?”

“Hıı. Ondan.”

“Peki dileğin neydi ki uğur böceğinden?”

“Bisiklet... Ama babamdan da istedim, o da almadı.”

“Tamam üzülme hadi, ağlama bir de. Bak kocaman adamsın. Sizin eviniz nerede?”

Çocuk o küçük işaret parmağıyla, oturdukları evi gösterdi. Her halinden yoksul bir gecekondu evi olduğu belliydi. Cebimden birkaç kuruş çıkarıp uzattım eline. Aldı hemen. Hiç yok demedi. Biraz rahatlamıştı.

“Bir daha uğur böceklerini öldürmeyeceksin ama tamam mı? Çünkü çok günah. Hem bir defa dilemekle tüm istediklerimiz gerçekleşmez ki. İstersen gel bir kez de birlikte deneyelim. Sen de yine dilek tut, oldu mu?”

Başıyla tamam dedikten sonra, yerdeki bir uğur böceğine parmağımı uzattım. Böcek parmağıma geldi. Sonra çocuğu kucağıma alıp, onun parmağının ucuna bıraktım uğur böceğini.

“Hadi çabuk, o dileğini tekrardan tut; uçacak yoksa.”

Gözlerimin içine baktı. Seviniyordu. Dileğinin gerçekleşeceği umudu gözlerine yansıyordu. Ve parmağının ucundaki uğur böceği, üzerinde siyah noktalar bulunan kırmızı kanatlarını açıp uçuverdi. Havada gözden kaybolana değin de onu gözlerimizle takip ettik ikimiz. Gülümsedik.

Eve gider gitmez hemen balkona yöneldim. Bizim oğlanın üç tekerlekli bisikletini aradı gözlerim, öylesine bir köşede duruyordu. Bizim oğlan ortaokula başlamıştı, o bisiklete sığmıyordu artık. Hanım da ardımdan gelip merakla izliyordu ne yaptığımı.

“Ne o, hurdacıya mı satacaksın?” diye sordu. Tanık olduğum olayı anlattım. Çok etkilendi. Fakat bisikletin boyası kavlamış, pas tutmuştu. Bir süre sonra boyadım. Yeni de değildi, ama fena da olmamıştı. Sağlamdı hâlâ.

Ertesi gün bisikleti kaptığım gibi yumurcakların evinin yolunu tuttum. Kapıyı çalınca annesi çıktı. Dünkü meseleyi bir de ona anlattıktan sonra bisikleti bırakıp ayrıldım. Kadın çok teşekkür etti. Çay içmeye de davet etti beni, ama girmem doğru olmazdı. Bisikleti ufaklığa babasının vermesi gerektiğini söyledim.

Bir zaman sonra o sokaktan geçerken yumurcağı merak ettim. Bisikleti görünce tanıdım hemen. Ama bir kız çocuğu sürüyordu bisikleti. Köşeye gidince durup indi bisikletten, bizim ufaklığa verdi ve kaşla göz arasında yanaklarına birer öpücük kondurdu. Yumurcağın keyfine diyecek yoktu ve yanakları elmalı şeker gibi oluverdi bir anda. Gülümsedim. Çocukluğumu hatırladım yine ve Elvan'ı...

 

 
Mektup Bekleyenler
Dergiyi Edinmek
Bağlantılar
İletişim
Ortak Kitaplar
Basında Kitaplar
Kitap Çıkaranlar
Mahsus Mahal Türküsü
Bize Yazın
 
Google
 

eXTReMe Tracker