![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
Cehennet Sezai Sarıoğlu
Yıl 1948… Ankara… Öfkeli anti-komünist genç, “Milletvekilimiz Behçet Kemal Çağlar” anonsu yapar. Şair, kürsüden gençleri şöyle kışkırtır: “Gençlerimizin memleket meselelerine sahip çıktığını görmek göğsümü kabartıyor. CHP Demirtepe Ocağı’na teşekkür ederim. 29 Temmuz’da (1948) DTCF senatosu hayırlı bir karar alarak, üç komünist; Pertev Naili Boratav, Niyazi Berkes ve Behice Boran hakkında disiplin cezası kararını kabul etti… fakat uygulamaya geçirmiyor. Vatanperver öğrenciler davanıza sahip çıkın. Eğer üniversite bu cezayı veremiyorsa rektörün eli kararı uygulamaya yanaşmıyorsa siz akıllı gençler ne yapacağınızı bilirsiniz! … sınır komşumuz Bolşevik devletin gözü topraklarımızda. Yandaşları her yere sızdılar.” Milli şairden “linç” işareti alan milliyetçi-ırkçı göstericiler telsizli pardösülü gizli polis, Dil Tarih Fakültesi’ne yönlendirilir. Göstericiler anti-komünist sloganlarla “komünizm yuvası”na yürür. Rektör Şevket Aziz Kansu telefonla polisten yardım çağırırken odası tekmeyle açılır. Elebaşı rektörü yumruklayıp yere düşürdükten sonra, “Kalk bakalım komünist dostu!” diyerek masasının üzerine çıkartıp “Kahrolsun Komünizm!” diye bağırmasını ister. Direnen rektör tekme-tokat dövülür. Canını kurtarmak isteyen rektör, “Kahrolsun Komünizm” diye bağırır. Eylemciler, üç komünist hoca; Pertev Naili Boratav, Niyazi Berkes ve Behice Boran hakkında alınan cezanın uygulanması için önceden yazdıkları dilekçeyi rektöre imzalatırlar. “Dil tarih baskını” olarak bilinen bu olayı azmettiren şair, edebiyatçı Behçet Kemal Çağlar’ın sonraki yıllarda, derin devletin ilk uygulama alanı Kıbrıs’ta milliyetçi şiirleriyle, görülen lüzum üzerine düzenlenen “Ya Taksim Ya Ölüm” toplantılarında ajitasyon çekerek ırkçı bir siyasete kayıtlı olduğunu meraklıları bilir… Çiçek Palas muhasarası İstanbul, Aksaray semti… “Sevdalınız komünisttir/ On yıldan beri hapistir/ Yatar Bursa kalesinde” dizelerinin yazarı Nâzım Hikmet’e özgürlük kampanyası için Çiçek Palas Oteli’nde bir toplantı. Nâzım’ın annesi ressam Celile Hanım ve kardeşi Sara salondadır. Duvarlarda ‘Nâzım Hikmete Özgürlük’ afişleri. Celile Hanım bastonuna dayanıp ayağa kalkarak teşekkür eder. İlhan Berktay’ın, “Fikre ve hürriyete karşı olan faşistlerle mücadelemizi yürüteceğiz” cümlesiyle salona yerleştirilmiş milliyetçi-ırkçı gençler “Moskova ağzıyla konuşuyorsun. Komünistler Moskova’ya!” sloganı atar. İlhan Berktay, “Siz de İspanya’ya! Franco İspanya’sına!” karşılığını verince milliyetçilerle ilericiler tartışır. Salona giren polisler milliyetçilere göz yumar. Gençlerden biri mikrofonun kablosunu keser. Solcular “Nâzım Hikmet Çok Yaşa!” sloganı atınca Celile Hanım ağlamaya başlar. Haber salınarak toplanan eli sopalı ve taşlı milliyetçiler otelin etrafında, “Kahrolsun Komünistler!” sloganıyla camları taşlarlar. Polis Şefi, gazetecilerle, bazı milliyetçileri binadan çıkarırsa da ellerinde taşlarla slogan atarak çevrede dolanırlar. İçerdekilerin bir kısmı daha boşaltılır. Celile Hanım ve yanındakiler korkuyla salonun bir köşesine sığınırlar. Vali ve Belediye Başkanı Fahrettin Kerim Gökay gelir. Polis şefi, linç tehlikesinden söz eder. Milliyetçiler, sükûnete çağıran Vali’yi omuzlarına alır. Valinin, “Millet sevgisini kalbinde taşıyan vakur ve asil Türk gençliği olarak polisin işini kolaylaştırınız ve dağılınız” deyince omuzlardan indirilir. Bazıları uzaklaşır. İçerdekiler vali refakatinde dışarı çıkarlar. Milliyetçiler sloganlar atarak grubun üzerine yürür. Polis linçgirişimcilerini dağıtır… Başka bir gün Karaköy İskelesi’nde “Nazım Hikmet’e Özgürlük” pankartı altında imza toplanırken, Eminönü yönünden gelen ünlü şair Yahya Kemal Beyatlı, Celile Hanım ve bir avuç dayanışmacıyı görünce bastonu elinde yön değiştirir ve imza atmaz… İmza kampanyasına ilgiyi gören yetkililer Celile Hanım’ı apar topar karakola götürür. (O Yahya Kemal ki, Nâzım Hikmet’in “Yahya Kemal herhal anama âşık” dediği, gerçekten de Celile Hanım’a âşık bir şairdir… O Yahya Kemal ki, başta Picasso, Pablo Neruda, Eluard gibi sanatçılar olmak üzere dünyanın en ünlü sanatçıları “Nazım’a özgürlük kampanyası” düzenlerken, Türkiye’de de yüzlerce biliminsanı, edebiyatçı imza verirken, üç şair Orhan Veli, Oktay Rifat ve M. Cevdet Anday üç günlük açlık grevi yaparken, imza atmaktan imtina ederek tarihe geçer… Hayat böyledir çünkü, salt edebiyatçı olmak, hayal alıp, hayal satmak, imgelerle tarihi oyalamak yetmez, gün olur hayat insanı, edebiyatçıyı suçüstü yapar… 6-7 EYLÜL, 1955 6 Eylül 1955 akşamı… Atatürk’ün Selanik’teki doğduğu eve bomba atıldığı yalan haberiyle başlayan katliam, talan, yağma girişiminde onlarca Ermeni, Rum yurttaş öldürülür. 4.348 Rum’a ait iş yeri, 110 otel, 27 eczane, 23 okul, 21 fabrika ve 73 kilise ve mezarlık ile 1000’in üzerinde Rumlara ait ev tahrip edilerek yıkılır. Derin devletin bir yetkilisinin, “kontrgerillanın en mükemmel işlerinden biri” diye itiraf ettiği bir provokasyondur bu. Büyük hisseli katliamın küçük hisseli ortaklarından Kıbrıs Türk’tür Cemiyeti’nin Genel Sekreteri Kâmil Önal’ın “Mukaddesata el uzatanlara bunu çok pahalıya ödeteceğiz” cümlesi bu olaya fiilen katılmasa da zihinsel olarak onaylayanların ortak ruh halini yansıdır. Olayla ilgili Aziz Nesin, Nihat Sargın, Kemal Tahir, Asım Bezirci, Hasan İzzettin Dinamo ve Hulusi Dosdoğru gibi komünistlerin yanı sıra ölmüş dört komünist hakkında dava açılan bir resmi skandaldır bu olay. Yassıada duruşmalarında Başbakan Adnan Menderes’in emriyle gerçekleştirildiği hukuken kanıtlansa da devletin/toplumun bu olayla yüzleşmediği ortada. Bu yazı bağlamında bizi ilgilendiren bir şairin talan olaylarına katılarak elinden yaralandığı, “diva” olarak tanınan bir başka sanatçının elinde ulus devletin kutsalı işaretlerle kahveleri basarak “Siz Türk müsünüz, erkek misiniz!” sözleriyle talancı topladığının bilinmesidir… Sivas katliamı ve Hrant’ın katli kimi şairleri (kaşe yazarlarını), edebiyatçıları, ressamları “suçüstü” yaptı. Hrant Dink’in taammüden öldürülmesi olayına makaleleriyle kavram, imgeleriyle, hınç, kötülük taşıyan aydın, şair, entelektüel kişilerle yüzleşme şöyle dursun fiillerini sürdürüyor. Kapitalizme kötülük taşıyan edebiyatçıların romanları, şiirleri üzerinden aklanmaları sürüyor. Sanatçıları, ürünlerine mutlak hariç kılarak da aklayan bu zihniyet dünyasının marifetiyle, bu kişileri dergilerde, ödüllerde, idare ederek, festivallerde yenip-içilerek, kötülük yapanın yanına kâr kalmaktadır… Söz edebiyattan açılmışken “şair” İsmet Özel’in Sivas olaylarından sonra söylediklerini alt alta yazıp hep birlikte düşünelim: “Aklıma takılan şu: Aziz Nesin gibilerin kendilerini güvenlikte hissedebilmeleri için, Sırp (veya Grek, Ermeni, Rus veya Amerikan) uçaklarını Sivas semalarında görmeleri mi gerekiyor? “(…) Giderek olayların, Türkiye’de yaşayan insanları bir tercih karşısında bırakma ihtimali kuvvet kazanıyor: Ya Müslüman Türkiye veya hiç!” (İsmet Özel, Milli Gazete, 8 Temmuz 1993), “İslâm kuvveden fiile geçiyor.(…) İslâmi dönüşümün, Türkiye için ideal bir toplum tasarımı olmaktan ziyade bir zaruret haline geldiği günden güne daha belirginleşiyor” (İsmet Özel/ Nokta,, 17 Temmuz 1993) Söz edebiyattan, ve Hrant’tan açılmışken, “şair” İsmet Özel’in Hrant ile ilgili yazdıkları da geçsin tarihin zaptına: “H. Dink, kendini feda etti mi, etmedi mi? Ya da zaten üzerine düşen bir yük müydü bu onun, görevi miydi? Bu işleri ben böyle değerlendiririm.” Devlet, din ve ırkçılık dersinde öldürülenlerin acısına bakmaksızın, başkalarının varlıklarını, dillerini tanımaksızın nasıl bir edebiyatçı, sanatçı, şair olunduğunun yanıtı genel olarak edebiyatın ötesine geçip, somut olarak edebiyatçının tarih karşısındaki halidir. Dinin ve dini zorun, ırkçılığın ve ırkçı-faşist zorun tarihteki rolünün edebiyatın/ edebiyatçının yüzleşme alanı olduğu atlanarak, genel olarak edebiyatın vaadinden söz ederek oyalanmak günün modası. Bu bağlamda Ece Ayhan’ın, “Muvazzaf şairler” ve “Devlet ve şairleri, iki kara kaşık gibi iç içe uyurlarken” dizelerini hatırlatmak isterim. Edebiyatın/sanatın vaadini ulusun, ırkın ezel-ebet kutsallarını korumaya indirgeyen, sivil görünümlü muvazzaf edebiyatçılar karşısında enternasyonal birer dünyalı olmak, yanlış yaşamamak ve yanlış yaşlanmamaktan başka muradımız yok. Dilleri zorla iskân ve asimilasyon kazığına bağlamayı öneren edebiyat, resmi tarihin vaazlarını çoğaltan resmi edebiyatçılar bizden uzak olsun. Tarihte ve coğrafyada devletler ve dinler eliyle yapılan tüm katliamların “kara kutusu”nu bulmak toplumları yüzleşmeye zorlayan alternatif bir dinamikle mümkündür. Edebiyatın/edebiyatçının bu büyük yüzleşmeye dâhil olmadan muhalif olamayacakları, tarihe değil, resmi tarihin kayıtlarını ezber ederek coğrafyaya geçebilecekleri açık... |
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||