İçeriden dışarıya, dışarıdan içeriye köprü kuran dergi; mahsusmahal... İçeriden dışarıya, dışarıdan içeriye köprü kuran dergi; mahsusmahal...

 

 

 
Anasayfa
Hakkımızda
Künyemiz
Sayılarımız
Öyküler
Şiirler
Denemeler
Karikatürler
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

Cehennet Sezai Sarıoğlu

“Bir çay daha içseydin!..” (3. sayı)

 

"bizim tasalarımızın eskidir tarihçesi
sonunda umutlanmak,
başında gül bahçesi"

T. Uyar

“Cümle hâl insan halidir…”
Bir nedenle bir insan mahpushaneye düşer. Zamansarısı takvimin, “Günler uzun, haftalar kısa… Haftalar uzun aylar kısa...” düzeneği içinde yıllar geçer. Ve günün birinde vakt erişir tahliye günü gelir. Tahliye an'ı dışarıya çıkan ve içeride kalan mahpuslar için sözcüklerin, hatıraların son toplantısı gibidir. Oylamanın yapılmadığı, kalplerin dışarıdaki zamana attığı son komün toplantısı… Türkülerin söylendiği, şiirlerin okunduğu, yüksek siyasetin yanı sıra yüksek muhabbetin yapıldığı “tahliye gecesi”nde “tahliye çayı” demlenir. Komşu koğuşlardan tahliye çayları ısmarlanır. İçerdekiler, sözcükler, küçük-büyük sırlar emanet ederler ona... Kimi sevgiliye, kimi anne-babaya haberler uçurulur… Tüm sözcükler, tüm hatıralar, tüm voltalar onunla birlikte dışarıya çıkacaktır… Vakit gelir, koğuş kapısının önünde son voltalar atılır, son kucaklaşmalar, insani-siyasi son fısıldaşmalar yapılır. O mekân, “ara bölge” gibidir; hem içeri hem dışarı… Sözler alınır, sözler verilir, emanet cümleler, hatırlı sır'lar devrimin sanat eki gibi katlanıp dilin altına yerleştirilir. Giden, bazılarını unutacağını bile bile “unutmama” sözü verir. Kalanlar, unutulacaklarını bile bile “unutulmama rolü!” yaparlar. Devrim tiyatrosunda “unutmak” üzerine roller paylaşılmaktadır sanki. İçinde nice asi barındıran muhalif dil o anda duygusallaşır. Ama o an gelmiştir işte… Kapının ötesi, dışarısıdır. Kilitler şakırdar, devleti temsilen gardiyanlar zuhur eder… İşte tam o anda… İşte tam, tahliyecinin dışarıya sol ayağını atacağı anda… İşte tam tahliye olan devrimcinin sol ayağını dışarıya attığı anda… İşte o anda kadim bir hapishane geleneği cümleye dökülür… Geride, içerde kalan arkadaşları tahliyeci arkadaşlarına koro ve solo seslenirler: “Bir çay daha içseydin…” Bu demli cümle, dünyanın ortasına, ara bölgeye düştüğü an'da, uzun bir suskunluk zuhur eder… Uzun suskunluk kısa sürer. Çünkü cümle hal dışarıya geç kalma… özgürlüğe geç kalma” halidir. O an'ın içine yıllar sığar, anılar, devrimler, yengiler, yenilgiler sığar… O cümlenin içine tarih sığar…
“Cümle hal insan halidir…”

“Cümle hal insan halidir…”
Yıllar sonra dışarıya çıkan mahpus dünyanın kalabalığına karışır. Artık “özgürdür!” Dışarıdaki ilk gece zordur, gözüne uyku girmez, hapishanede mi evde mi olduğunu karıştırır. Ertesi gün sokağa çıkarak işaretlerin izini sürmeye başlar. Yıllarca hapishanede imgeleminde yarattığı dünyayı, insanları aramaya, bulmaya çalışır. Arkadaş ziyaretleri, siyasi temaslar başlar. Sorular, cevaplar birbirini kovalar. İlk fark ettiği dışarıda bıraktığı dünyanın, bir zamanlar devrim ve sosyalizm için ölmeyi göze aldıkları yoldaşlarının eskisi gibi olmadığıdır. Diyalektik tersine işlemiştir sanki. Tersinden bir devrim olmuş, her şey bıraktığının düşlediğinin zıddına dönmüştür. Güvendiği insanların bir kısmı, bir zamanlar karşı çıktıkları mülkiyet dünyasıyla (hatta devletle, hatta bir zamanlar çatıştıkları faşistlerle) iç içe iki kaşık gibi yaşamaktadır. En güvendiği kadrolara, kitlelere “kâr” yağmıştır sanki. (Devrimciyi öldüren, mahpusa veya dışarıya düşmesi değil akça mertebesine düşmesidir!) Ezberi bozulur. Hayal ve hayat kırıklığına uğrar ama bunu kendine itiraf etmez, edemez… Sözcükler, bakışlar, alıntılar, merhabalar, başımızı belaya sokan kitaplar olumsuz yönde değişmiştir. Katı halden buhar hale geçmek modadır. Maddenin manası, mananın maddesi değişmiştir. Dayanışma sözcüğü, “Kendini kurtaran kaptan!” piyasa cümlesiyle yer değiştirmiştir. Kitlelerden ve kadrolardan zarar edildiğini gördükçe şaşırır… Devrim yorgunluğunun, maddenin ve mananın yorgunluğunun ötesinde bir haldir bu. Yine de, “Bir ağaç gibi tek ve hür bir orman gibi kardeşçe” dizesinin izini sürer… Bilir ki aşk ve devrim örgütlenmek, demektir. Ama heyhat! Dünyayı yorumlamanın ve değiştirmenin kolektif ormanları ya ortada yoktur ya da devrimi ve sosyalizmi, yerel ve evrensel sosyalizm tarihiyle yüzleşerek yeni bir teori ve pratikle örgütleyecek konumda değillerdir. Ormandan kaçan ağaçların, Karl Marx'ın önerdiği “özgür birey, dünya tarihsel birey, bütünlüklü birey” olmak yerine kapitalizmin soyut bireyciliğine tutulduğunu/tutunduğunu, devrimcilikte “kaybettiği!” zamanları hızla geriye kazanmak için tutuştuğunu gördükçe ezberi bozulur. Kapitalizm denizine düşenlerin yılana/yalana sarılmasına, yalanı/yılanı teorize etmelerine tanık olur. Kulağına fısıldanan “Alışırsın, dert etme, sen de uyum sağlarsın!” cümlelerinden utanır. Bazen sert karşılıklar verir, bazen susarak geçiştirir. Memleketimden “devrimci(!)” manzaralarıyla karşılaştıkça kendine kaçar. Bireyden ormanı, ormandan bireyi göremeyince teoriyle pratiği, pratikle teoriyi, evrimle devrimi, devrimle evrimi karıştırmaya başlar. Gün gelir, bir zamanların devrim bilirkişisi olanların içinin ve dışının değiştiğini görünce hayat/hayal kırıklıkları derinleşir. Bir zamanların devrimcileri artık yanlış yaşamakta ve yanlış yaşlanmaktadır… Çevresindekilerin “mülkiyet kuşu” olduklarını görünce alıntılarının dudakları uçuklar. İçinden ve dışından, teoriden ve pratikten derin kırılır. Paranın, kandırma ve kaldırma kuvveti geçerlidir artık… Aklı karışır, düşleri kırışır…
“Cümle hal insan halidir…”

“Cümle hal insan halidir…”
Bir de “yenmek-yenilmek” meselesi vardır tabi. Dışarıdakilerin sürekli “yenilmekten” hoşlandıklarını fark eder. Yenilgi arsızı olmuştur çoğunluk… “Devrim alınır, devrim satılır… Veresiyemiz yoktur!” sohbetlerinde yenilgi alınıp satılmakta, yenilmek devrime, “devrim!” kapitalizme dâhil edilmektedir. Bir zamanlar gez-göz-arpacık teorisini yapanların “Artık ‘devrim' değil ‘evrim' dönemidir!” vaazlarını duydukça içindeki sosyalizm ateşi üşür. Söylenenlerden ve söylenmeyenlerden anlar ki, Devrim' in “D”si bilinmeyen bir zamana kadar yürürlükten kaldırılmış, profesyonel devrimcilerin yerini, profesyonel evrimciler almıştır.

Sözüm bizim mahalleden dışarı; iki zaman mı desem, üç zaman mı desem, bir zaman sonra, çırpına çırpına, söylene söylene o da teslim olur bu “nafile!” gidişe. Yeni bir hayatın acemisi olmayı, “efendimiz acemilik!” diyerek, kendine ve hayata yeniden başlamayı, “bin dereden bir kendini getirmeyi” göze/söze al(a)maz. Hatasözleri'ne inanmamak olmaz; “elle gelen düğün bayramdır!” diye düşünüp teorik ve pratik olarak ferahlar. Geriye çekildiği her yeri o da teorize etmeye başlar. Mademki devrim uzak bir ihtimal bile değildir, yanlış çoğunluğa uyup, kerte kerte kötülük toplumunun ve kötülük dayanışmasına eklemlenmekten başka çare yoktur! Bu tragedya çoğu kez, geçmiş ile şimdiki zamanın paylarını ve paydalarını sisteme eşitleme “sol hesap hayatıyla” sürer. Ve devrimci muhasebe(!), devrimden kapitalizme hesap ve düş kaçırmayla son bulur. Artık düzene eklemlenmenin gerekçeli zararlarla açıklandığı dönem başlamıştır. Sonra ver elini akşam muhabbetleri… Düz rakıya, imkânlı içkiye devrimi meze yapmalar… Sonra, diyalektik falcılar… Sonra, “Ben dememiş miydim!” nakaratları… Sonra, eski merkez komitelerin yanında bu kez işçi olarak sigortasız, ofis boy çalışmalar… Sonra, devlete yenilenlerin birbirlerini yenme çabaları… Öyle bir an gelir ki, bir zamanlar ölüm pahasına, yazılama yaptığı duvarın önünden geçerken irkilir. Yıllara dayanıp yağmurlarda açığa çıkan kendi elleriyle özene bezene yazdığı duvar yazılarını görünce, utanmaya başlar. Duvar yazılarıyla göz göze gelmemek için yolunu değiştirir… Sonuç mu? “Kapitalizmin de güzel yanları varmış. Bize her şeyin en güzeli yakışır… Kapitalizmin de!” demagojik muhabbetleriyle sürer hayat. Bir zamanlar karşı çıktığı her şeye “ipsiz bağlanarak” kapitalizme yeniden kayıt dönemi başlar. Zaman geçtikçe, dışarıda eşikler olduğunu fark eder. Dışarıya çıkmak, bir eşiktir. Dışarı çıkanların ekseriyetinin kendi iddialarına yenilip buharlaşarak sırra kadem bastığını öğrenir. Para, iş, bir başka eşiktir. Yıllarca paranın kirli olduğunu söyleyenlerin, parayı yönetmek iddiasıyla paranın emir eri olduklarına tanık olur. Aşk, evlilik ve aile bir başka eşiktir. İlk aşkta, geçmişiyle bütün ilişkilerini koparanları, evlenince, merhabayı kesenleri görüp ezberi bozulur, kimyası değişmeye başlar... Kesin dönüş başlar ve kısa zamanda biter. Bazen, bizim mahallenin çocuğu taklidi yapsa da artık mahallesini değiştirmiştir. Kitaplar bu hikâyeyi, “bir devrimcinin evrim yoluyla ölümü(!)” olarak tarihe not düşer.

İçerdekiler mi? Elbette, içerdekileri ilk ve son tahlilde unutur. Verdiği sözler aklına geldikçe, önce utanır, giderek utanma arsızı olur. Zaten yalnız da değildir bu âlemde; zaten herkes unutmuştur! Zaten herkes kapitalist olmuştur! Devrimin neresinden dönersen kârdır! İçerdekiler mi? Onlar, içerdekiler, bizim mahallenin çocukları içleri acıyarak, sevgileri kanayarak söylenip dururlar duvarların arasında. Bu hüzün, bu kırılma, yeni bir tahliyeye kadar sürer. Yeni bir tahliye ile tekrar umutlanırlar. Ve bir arkadaşlarına daha sözcüklerini, sırlarını, müjdelerini emanet ederek, “Bir çay daha içseydin!” diye umutla dışarıya uğurlarlar. Çoğu kez umutsuz sonucu bile bile uğurlarlar…
“Cümle hal insan halidir…”

“Cümle hal insan halidir…”
Süreci başka türlü yaşayanlar da vardır elbette. “Bir çay daha içseydin” cümlesinin tarihi ve siyasi anlamını hiç mi hiç unutmayanlar… Yani; Turgut Uyar'ın, “biliyor musun güçlü dağları görmenin zamanıdır/ şimdi bir bağırsan çok iyi biliyorum/ ya da üst üste silah atsan/ kent tepinir belki bütün kuşlar uçar/ belki değil mutlaka/ ama/ bir tanesi mutlaka kalır” dizesindeki o kuşun izini sürenler. Yalnız ama yanlış olmayan o kuşu örnek alanlar.

O, dalda kalan sol kuştur… Tek ve hür talih ve tarih kuşudur… Olup bitenlere ve bitmeyenlere teslim olmayıp tek ve hür olmanın müjdesini ve kıymetini kovalayıp benzerlerini bulmaya başlar. Efsanedeki Sisipus gibi, “Bir yokuştur aşk”, bir yokuştur devrim, diyerek tarihin ve siyasetin yokuşlarını yeniden tırmanmaya başlar… Dünyanın ortasında kalan o tek kuş gibi bazen ağacı ve dalı, bazen dağı terk ederek, ama kendini ve değerlerini esasta terk etmeyerek içini ve dışını yeniden üretir. Sözcüğün güzel anlamında yeni kendine, yeni umutlarına, yeni düşlerine taşınır. Hem sosyalist hem devrimci kalarak, yeni hayatına taşınır… Kavramlarına, alıntılarına, yeni yorumlar getirir. Hangi cevapların öldüğünü, hangilerinin yaralandığını yeniden test eder, siyaset ile tarihin tanıklığında paylarını ve paydalarını eşitler. Kendini kapitalizmin değil sosyalizmin huzurunda temize çeker. Siyasi-insani işaretlerden bilir ki, “Kuşyemi gibi yalnızdır…” ama yanlış değildir. Değil mi ki o, dünyanın en güzel mağluplarındandır. Her aşktan, her dağdan çırak çıkmak için yeniden yollara düşer. Bir kuşla iki, üç daha fazla düş vurmanın yollarını aramaya başlar ve bulur… Günün birinde bir de bakar ki, dala bir kuş daha konar. Sonra bir başka kuş… Böylece kuş sürüsü, düş sürüsüne dönüşür. Sonra, birlikte solo ve koro ötmeye, şarkılarını dünyaya duyurmaya başlarlar. Rivayet odur ki, bu ırkçılığın insanı ve insanlığı teslim almaya çalıştığı bu kıyamette dalda kalan son kuşun başlattığı bu şarkıyı ilk içerde yatan mahpuslar duyar…
“Cümle hal insan halidir…”

 
Mektup Bekleyenler
Dergiyi Edinmek
Bağlantılar
İletişim
Ortak Kitaplar
Basında Kitaplar
Kitap Çıkaranlar
Mahsus Mahal Türküsü
Bize Yazın
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Google
 

eXTReMe Tracker