İçeriden dışarıya, dışarıdan içeriye köprü kuran dergi; mahsusmahal... İçeriden dışarıya, dışarıdan içeriye köprü kuran dergi; mahsusmahal...

 

 

 
Anasayfa
Hakkımızda
Künyemiz
Sayılarımız
Öyküler
Şiirler
Denemeler
Karikatürler
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

Cehennet Sezai Sarıoğlu

Hızın Aklını Başından Almak (2. sayı)

“Bir duvar vardı, Önemli görünmüyordu. Kesilmemiş taşlardan örülmüş, kabaca sıvanmıştı; erişkin biri üzerinden uzanıp bakabilir, bir çocuk bile üzerine tırmanabilirdi. Yolla kesiştiği yerde bir kapısı yoktu; orada yerin geometrisine indirgeniyordu. Bir çizgiye, bir sınır düşüncesine… Ama düşünce gerçekti. Önemliydi. Bütün duvarlar gibi iki anlamlı, ikiyüzlüydü. Neyin içeride neyin dışarıda olduğu, duvarın hangi yanından baktığınıza bağlıydı.” (Ursula K. LeGuin, Mülksüzler, Metis)

Mahpus; kale-zindan tipinden, F Tip' ine kadar bu hususi mekân olan hapishanede ancak, tabulara ve tapulara, gerçek veya mecazî duvarlara, sınırlara rağmen çoğalabilir. Mahpus, devlet ile mekân, kontrol ile kontrolsüzlük, görünen ile görünmeyen, bakılan ile bakılmayan arasındaki müjdeli boşluğu örgütler. Mahpusun, hapishane adlı mecburi/meccani mekânda yeni kendine yeni düşlerine mecburi iniş yapması için, M. Cevdet Anday'ın, “Kim bilebilir açık denizdeki/ Zamana rastlayan martının/ Kanatlarından huylanarak/ Denize indiğini” dizelerinden el alması gerekir. Devlete, devletsilere rastlayan mahpus, hayatın eski ve eskimiş, tarihen zamanını doldurmuş anlamların-dan huylanarak, yeni bir hevesle yeni bir boşluk mekâna yumuşak/sert iniş yapar. Devletlerin ve resmi tarihlerin bizim sözcüklerimizden, bizim ise onların yanlışlıkları sürekli tarihin kütüğüne çakılan sözcüklerinden huylanmamız mağdur ile zalim diyalektiğinin olmazsa olmazıdır. “Her yakın zulmün küçük hisseli uzak ortağı” olanların duvarlarına rastlayan sözcüklerin, zaman içinde zamansızlığa, çokluk içinde az(ın)lığa, biz içinde ben'e rastlayan sözcüklerin edebiyata dönüşmesi rastlantı değildir. Edebiyat heveskârı özne/ birey, sadece devlete rağmen yarattığı mekânda üretmez, bir zamanlar ve şimdi, kendi biz'ine, komününe rağmen yarattığı sihirli alanda da üretir… Bu nedenle, hapishanelerde çoğalmak, duvarları, sınırları aşmakla ilgilidir. Bu biraz da bireyin mekanın ve kendi kendisinin “sır katibi” olmasıyla ilgilidir… Bu dünyada ne kadar az yer kapladığımızı bilerek, yeryüzünden ve düşlerden yana olmayı sürdüreceksek, Kıbrıslı şair Mehmet Yaşın'ın “Duvarları aşabilene derler sevgili,/ ama ne eksik ne fazla iken uçamazsınız…” dizelerinin bir tarih-birey teorisi kıymetinde olduğunu bilmemiz gerekir. O halde, kendi kendimizin yetimi ve öksüzü, kendimizin zalimi ve mağduru olmak istemiyorsak, dünyayı yorumlamak ve değiştirmek düşünü ve pratiğini terk etmeden, yeni bir biz ve ben tahayyülü içinde olmak gerekir. Bunun güncel anlamı, hem devrimci hem sosyalist kalarak, kavram-imge, politika-sanat, ben-biz ilişkilerindeki yeni kendimize taşınmak, yüreğimize, bilincimize yeni yorumlar getirmektir…

Hayatın hapishanelere serpiştirdiği “hususi boşluklarda” sayısız imalar, sonsuz imkânlar vardır. Hapishaneler tüm doluluklarına, tıkıştıpış mimarisine, boşluğu alınmış “hiç boşluk” bir mekân görüntüsüne karşın, gerçekte boşluklardan oluşan rağmen mekânlardır da… Şöyle de söylenebilir; mahpus, eski kendini tarihin temyizine gönderip kendi varoluş teori ve pratiğini temize çekerek, içinin ve dışının paylarını ve paydalarını adalet duygusuyla yeniden eşitleyerek kendini ye-niden icat eder. Tarih içinde oluşmuş eski kendini, siyasete ve edebiyata dayanamayıp eskiyen eski sözcüklerini, daha önce yazılmış olan kaderini/ kederini bir an unutarak kendini yeni bir metin gibi kurmaya ve okumaya başlar. Bu hal Walter Benjamin'in, “Hiç yazılmamış olan şeyi okumak… (…) Böylesi bir okuma en eski okumadır…” cümlesi ile ilişkilendirilebilir. Bir an için her türlü dilin, anlamın öncesinde ve ötesinde, rağmen yaratılan boşluktaki işaretlerden kendini, hayatı ve metinleri yeniden okumak... Bu algı biçimi, “Başa dönelim biraz da, en başa” demeyi önenirse de, orada, geçmişte kendini sabitlemez. Marifet geçmişi bilen çocuklar olmak değil, günü ve geleceği bilen çocuklar olmaktır…

Boşluğun hoşluğu
Öte yandan, duvarları, sınırları aşmak sorunsalı; bir metni, bir şiiri okumak, hayatın işaretlerini yeniden anlamlandırmak gibidir. Özne/birey, maddenin ve mananın duvarlarını aşarak dilin ve imgenin Kavimler Kapısı'ndan girerek, kendi yarattığı “boşluk kapısı”nı hiçülke edinir... Ve böylece, şiirde yazılmamış, resmi tarihte gösterilmemiş olanı, kendi içinde şimdiye kadar rastlamadığı boşlukları okur. Devlete rağmen taammüden yaratılan, makro ve mikro iktidarların hiçbir zaman ele geçiremeyeceği, fethedemeyeceği mahsusmahal'ler ve boşlukların mah-pusa kazanılmış bir ihtilal anı ve süreci sunması hayatın müjdesidir. Bu durum, verili olanı kutsayan, hizaya geçirilmiş hayatla, “aklı başında” resmi okumayla aramıza yaratıcı bir “boşluk mesafe” koymaktır. Böylece, düz yaşamanın, düz okumanın yarattığı rasyonelleşme, resmileşme, aynılaşma riski en aza inebilir. “Roma'da rüyalar hep düz yollarda geçermiş!” cümlesi bize hapishanelerde hayatın “yuvarlağın köşeleri” olan bir boşlukta, ama verimli bir boşlukta geçtiğini düşündürtebilir...

Theodor Adorno'nun “Yanlış yaşam, doğru yaşanmaz” cümlesinden hareketle, yanlış boşluk doğru doldurulamaz, gibi kimilerine “saçma” gelen çoğaltmalar yapabiliriz. Baudelaire'in “Sarayda insanın içtenliğini yaşayacağı bir köşe bulunmaz” sözüne inanmak gerekirse, bir ara bölge olarak boşluk, mahpusun kendisiyle ve şiirle/ edebiyatla, “sıcak temas” sağladığı en içten mekânlardan biridir. Bireyin, odağı iyi belirlenmemiş imge ormanından, “yoğunlaşmış yalnızlık odağına” taşınması, imgelerin ormandan ağaca, yani sıkça kendilerine kaçmaları, “aşk örgütlenmektir bir düşünün…” dizesinin eşliğinde tarihen ve siyaseten hayra alamettir. Buna, “Boşluğun kuşlarla hafiflemesi” (M. Cevdet Anday) de diyebiliriz…

Borges'in “Neden yazıyorsunuz?” sorusuna verdiği cevap önemli: “Zamanın geçişini yumuşatmaya çalışıyorum belki…” Çoğalmak aynı zamanda, ben'den biz'e, biz'den ben'e diyalektik bir yolculuksa, özne birey, Can Yücel'in “bin dereden bir kendini getirerek” kendi zamanının geçişini, kendi içinin ideolojik kabuklarını sanatla da yumuşatmaya çalışır. Bu sorunsal, eskilerin “suyun sertliğini almak” cümlesiyle de okunabilecek bir haldir. Suyun hıza karşı yavaşlığı, aklının başından gitmesi, su'yun ana fikrinin yok olması değildir…

Hız, günümüzde popüler bir ideolojidir. Hal böyle olunca içerde ve dışarıda çoğalmak, yanlış yaşayıp yanlış yaşlanmamak kapitalizmin yeni vaadi “hız'a rağmen” gerçekleşebilir. Mah-pus, geçmişteki ve gündeki hız sorgulayan, kullanım ve değişim değeri olan hızın da bir politikası/poetikası olduğunu bilen ve resmi hız'lara karşı direnen kişidir. Oysa paradoksal olarak zamanın hızlı geçmesi mahpusun lehinedir, çünkü “tahliye” hızın bir sonucudur. Buna rağmen hapishanelerde hız'ın yavaşladığını, mekânın sonsuz bir sabitliğe dönüştüğünü, kavramların ve zamanın sertliğini imgelerle almak gerektiğini hapishane deneyimlerimizden biliriz. (Cemal Süreya'nın “Saatler uzun… günler kısa…” dizelerini anımsayalım ve pir hevesle çoğaltalım: Günler uzun, haftalar kısa… Haftalar uzun aylar kısa…) Burada önemli olan, hızın yavaşlatılıp, yavaşlığın içinde hız biriktirmenin değer olduğudur. (Eskilerin, kıssadan hisse bir soyutlaması olan, “sayılı günler tez geçer” cümlesini anımsayalım…) Demem o ki, mahpus, “Hızır!” niyetine bize sunulan hız'ın çok değerli bir şey, yavaşlığın ise çok değersiz bir şey olduğuna esastan ve usulden itiraz eder. Elbette, dikey hız ve yatay yavaşlık sadece karşıtlık oluşturan iki kavram değildir. Nasıl, an'ın içinde süreç, sürecin içinde an gizliyse, hız'ın içinde yavaşlık, yavaşlığın içinde hız gizlidir. Dışarıda yavaşlığın salt kötü, içerde hızın salt iyi olduğunu bize öğütleyen dönemin çok yaygın ideolojik söylemidir.

Kıbrıslı şair Faize Özdemirciler'in “ Hiç düşünmeyiz/ neden doğusu-batısı yok/ yurdumuzun diye…” dizeleriyle özetlediği Kıbrıs'ın sanki doğusu, batısı yoktur, sanki adaülke Kuzey ve Güney'den ibarettir. Milliyetçi Rum ve Türk resmi tarihlerinin algı çarpıklığı yaratan bir söylemdir bu. Hapishanelerin yönsüz mekân, mahpusların “yönsüz” bir kırlangıç olması ise elbette evvel emir mekânın mimarisinin yarattığı bir şeydir. Evet, hapishanede her yer doğu, batı, kuzey, güney gibidir… Mekânın yön diyalektiği “yön-süzlük” olunca, kadın, erkek mahpuslar, siyasi, insani, edebi, etik, estetik yeni bir yön bilgisine ihtiyaç duyarlar… Bunun anlamı ise, tarifin tarifidir… Hapishaneler düşbükey aynalar mekânıdır, mahpuslar burada içlerini ve dışlarını yani en hakiki haliyle kendilerini dışarıda olduğundan çok fazla görebilirler…

Tüm bunları niçin yazdım… Belki de Niyazi Mısri'nin bir beytini bizim mahallenin çocuklarıyla paylaşmak için: “Derman arardım derdime derdim bana derman imiş/ Burhan (delil) sorardım aslıma aslım bana delil i-miş…”

 
Mektup Bekleyenler
Dergiyi Edinmek
Bağlantılar
İletişim
Ortak Kitaplar
Basında Kitaplar
Kitap Çıkaranlar
Mahsus Mahal Türküsü
Bize Yazın
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Google
 

eXTReMe Tracker