![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
Cehennet Sezai Sarıoğlu
Tarihi Sinop (C)ezaevi'nin nam-ı diğer Sinop'un Hanı'nın cümle kapısından giriyoruz. Solda, yanlış bilgilerle yanlış yaşlanan bir tarihçe… Mademki karşılaştık, tabeladaki, “Refik Halit Karay, Mustafa Suphi, Ahmet Bedevi Kuran, Refii Cevat, Burhan Felek, Sabahattin Ali, Kerim Korcan, Zekeriya Sertel cezaevinde yatan ünlüler arasındadır” resmi yanlışlar komedyası cümleyi düzeltmek bizim işimizdir. Çünkü Refik Halit Karay, Ahmet Bedevi Kuran, Mustafa Suphi, Refii Cevat Ulunay, Burhan Felek, Zekeriya Sertel hapishanede yatmayan, kentte sürgün yaşayan kişilerdir. (Biz, sürgünün hakkını sürgüne vermek için, Osman Cemal Kaygılı'yı da listeye ekleyelim…) İlerde, sağda, sur dibinde müdürün, memurların ve başgardiyanın çay, kahve içerek muhabbet ettikleri, özellikle “azılı siyasilerin” kapı altından önce “nasihatle” uyarıldıkları acıklı bir kameriye… Henüz esas hapishanenin dışındayız. Hapishanenin temeli altı zindandan geriye kalan, tek ve mühür kalarak padişahlığını ilan eden zindan “bismillah!” önümüzü kesiyor. “Elma çekirdeğinde gizlidir”, cümlesinden hareketle söylersek, hapishanenin ana fikri, çekirdeği. (Burada F tipleri dâhil hapishanelerin bir toplum tasavvuru olduğunu anımsıyoruz.) Değil mi ki koğuşlar hücreleri, hücreler zindanları, zindanlar devletleri taklit eder… Devleti taklit eden gardiyanlar da, hal (beden) ve kâl (söz) diliyle hizaya geçirip, ıslah edeceklerdir. Osmanlı'nın sorgu deyimiyle “Örf olunan” (işkence yapılan) ve “ihtilattan men”lerin (temas yasaklı) tutulduğu mahsus mahaldir… Zindandır, hiç acelesi yoktur. Turgut Uyar'ın “Öd' den kısaltıldı” dizesinden mülhem, “öd' den kısaltılmış”tır. Öd'ün özü'dür. Özü biçiminden, biçimi özünden, özrü kabahatinden büyüktür… Zindanın kapı komşusu görüş yerindeyiz. Görüntünün belirsiz bir karaltıya, sesin derinden gelen mırıltıya dönüştüğü, sesin ve görüntünün, ziyaretçinin ve mahpusun birbirlerine ulaşamadıkları çaresizlik mekânı… En iyisi, konuşmayı bırakıp, surdaki iki kuşun tartışmasını izlemek… Ve “mahpusunu kıskanan bir gardiyan”ın hızını alamayarak kuşları da azarlamasını… Görüş yerinin altında bir tür “Beytül mal” odasını (genel depo) pencereden seyretmemek olmaz. Tarihten kurtarılarak emanete alınmış numune birkaç eşya arasında mahpusların birbirlerine bağlandıkları zincirler, laleler, prangalar dikkati çeker. Bir de, aralarına nasıl düşmüşse düşmüş ağlamaklı bir daktilo… Yolumuzu “işliklere” düşürüp, surun bedenindeki, “Galebe çalıcı sultan, dünyanın ve dinin şerefi, halifenin burbanı, fatihler babası Keyhüsrev oğlu Kaykavus zamanında ve onun izniyle bu burcu ve kale bedenini, zayıf kul ve yüce Tanrı'nın rahmetine muhtaç ve Kayseri dolayları sübaşısı Babaeddin Kutluğca 612 yılında yaptırdı” yazılı cümleyi okuyoruz. Bahçeye kayıtlı ağaçlar ve surlar dilimiz olsa da anlatsak, der gibidir. Çünkü idamlar da burada yapılmaktadır. Hapishanenin alamet-i farikalarından “Kapıaltında”yız. Hapishane “kapı” olarak da özetlenebilir ve kapı açılmadan çok kapatmayı imler. Kapıdan söz edilince, Evliya Çelebi'nin “Sinop Mahpushane-i kübrası aziym bir kalei kahhardır. Üç yüz demir kapısı, devler misali zalim gardiyanları, kollarını demir parmaklıklara dolamış her birinin bıyığına on adam asılır nice azılı mahkûmları vardır. Kulelerinde jandarmalar ejder misali dolaşır, neüzi billah mahkûm kaçırmak değil kuş bile uçurtmazlar” cümlesini anımsamamak olmaz. Duvardaki, “Adalet mülkün temelidir. Hz. Ömer” özdeyişi sizi şaşırtmasın! Değil mi ki, hem Türk hem Müslüman'ız hem pozitif hem de dini hukukun hatırlatılması “ıslahın” gereğidir. Kutsalların yasalar ve yasaklar kere tekrarlatıldığı kapı altındaysak, mahpuslar özleriyle değil, “ödleriyle öten kuşlar” olmaları geleneğini bilmeliyiz. “Hoş geldin dayağı”nın atıldığı “âh” almış kapı altında, elbette bir kapı yolumuzu kesecek ve altından geçeceğizdir. Belki Osmanlıyla, belki Cumhuriyetle yaşıt, gövdesinde paslı çivilerin gülüştüğü, dökme kol demiriyle duvara sabitlenmiş uykusuz bir kapı. Nihayet, üç bölümden oluşan esas hapishane karşımızda… İşte, 1214'te 1. İzzettin Kaykavus'un Sinop'u işgal etmesiyle yapılan “iç kale”de 1887'de Kastamonu Valisi Abdurrahman Paşa'nın temelini attığı Tarihi Sinop Hapishanesi… Dilimiz tarihe dönmüşken,“Hem tarih dedikleri ölüleri sorguya çekmek değil midir?” diyerek zamanı geriye sarabiliriz. Yıl 1889… Mutasarrıf vekili Mehmet Ali Ayni'nin cümlesi yolumuzu kessin: “Bir koğuşun kapısının yanında Laz bir hoca elinde bir tahta remil döküyordu… Onun yanında Bektaşi bir Arnavut oturmaktaydı… Önüne bir mangal çekmiş yemek pişiriyordu… Karşılarında birkaç Aynaroz papazı vardı… Daha ötede ise, bir sarıklı bulunuyordu… Adamcağız yanındaki küpten gusül abdesti almakta idi… Hocanın sağı solu birçok Rum ve Bulgar eşkıyasıyla çevrilmişti… Hülasa bu koğuş, Nuh gemisinden farklı değildi… Cezaevinin bahçesinde bir de ‘ihtilattan men' yeri vardı. Başgardiyan azılı mahkûmları yahut kendisini kızdırmış olan herhangi bir şahsı buraya sokuyor ve boynuna ağır zincirler geçiriyordu…” O, Nuh'un Gemisi diyorsa da, biz halklar hapishanesi diyelim… Listeye tulumbacı reislerini ekledikten sonra, Refii Cevat'tan nasiplenerek, Birinci Dünya Savaşı'nda oluşturulan “mahpus alaylarına” bakalım… Boyunlarındaki “lale” denen demir tasmalarla ve zincirlerle birbirine bağlı, ayakları prangalı, zincirler ellerindeki kelepçelerde kümelenmiş yüz senelikler… Arnavud Halil Bey… İzmirli Nazif… Elbasanlı Ramazan… Ve Kürt Haydar… Peşlerinden gelen 30, 40 yıla hükümlü yalnız boyunlarından birbirlerine bağlı, “ikinci sınıf” mahpuslar… Efendilerine amade, onlara kitap okuyan, köpeklerine, kanaryalarına bakan, eşyalarını taşıyan fakir “uşaklar”. Kastamonu'ya götürülerek işkenceci Yakup Cemil'e teslim edilip cepheye gönderileceklerdir. Şimdi de tarihen göz, siyaseten gönül ucuyla komünistlere bakalım. İşte, Sabahattin Ali'nin “ihtilattan men” edildikleri için geldiğinde varlıklarından geç haberdar olduğu çoğu tahsilli, kitaplarıyla volta atan, harçlıklarını ve düşlerini harman ederek yaşayan komünistler; Hasan Ali (Ediz), Tayyareci Celal (Celal Zühtü Benneci) ve arkadaşları. Yine Sabahattin Ali' nin, “Geçenlerde dört komünistin daha geleceği şayi oldu (yayıldı)” dediği, 1 Mayıs 1932 eylemlerinden mahkûm olup, “Bir cuma sabahı” çıkagelen komünistler; Emin Bilecan, şoför Mehmet Lütfi, şoför Süreyya… Ve alıntılarla konuşan, devrim yüzlü, 20 yaşlarında Sıdıka Hanım (Semiha Demir). İşte, 1938 Harp Okulu Davası'ndan, “Bizi vapurla yolladılar Sinop'a. (…) ‘Komünistler geliyor' halk rıhtıma yığılmış bize bakıyor. İn miyiz, cin miyiz neyiz? Baktılar ki, adamız, hoşlanmadılar, hemen dağıldılar” diyen Seyfi Tekdilek. İçlerinde yazıya en düşkün olan, “Linç”, “Tatar Ramazan” romanlarıyla Türkiye panoraması çizen, yıllar sonra Sinop'a geldiğinde “İlk geldiğimde bu halk beni taşlamıştı!” diyen, Kerim edebiyat ve siyaset serüveni çok özgün figürlerden Kerim Korcan. Avludaki ağaca selam verip, “Dışarıda deli dalgalar/ Gelip duvarları yalar” türküsündeki duvarın hatırını sorup “Disiplin Hücreleri”ne nam-ı diğer “Dip Kapalı”ya geçiyoruz. 20 hücreli bu bölüm söylencelere konu olan kısımdır. Bacıyan-ı Rum (Anadolu Bacısı) şair Gülten Akın, “Hey tanrım, bu çocuklar çocuklarımız bizim/ Bunca yıl hangi taşı oraya kapatsan/ Un ufak olur” dizelerini sanki burası için yazmıştır. Yıllar önce sabrı ve düşleri sınadığımız hücrelerin önünde şimdi içimizin sırlarını/sınırlarını deneyebiliriz. (Dersimiz tarih olunca, zenginden alıp yoksullara veren, “Sene 1341 (1920) mevsime (nefsime) uydum/ Sebep oldu şeytan bir cana kıydım” diye başlayan anonim bir türkü yakılan “firari” Sandıkçı Şükrü'yü unutmak olmaz… Firari Arap Kadir'i ve 1969 Temmuz'unda firar eden “yanlış mahpus” Emin Aladağ'ı da…) İşte, 22 Şubat 1962'de Talat Aydemir hareketinden, müebbet cezaya çarptırılınca iki keşif uçağı eşliğinde getirilen, hapiste resmi parkasıyla yatan dönemin tek siyasi mahpusu Osman Deniz… Ve uzun 1979'lara kadar uzun bir ara. Değişik hapishanelerden gelen devrimcilerin hapishaneye akması… Ve 12 Eylül öncesinde anti-faşist mücadele nedeniyle hapishaneye giren genç devrimciler… Ve 12 Eylül 1980. Ne kadar uzak, ne kadar yakın… Birkaç ay Sinoplu devrimcilerin sorgulandığı, işkence gördüğü orta kısım. Nice çığlıklara tanık… İşte, Can Yücel'in, “Eşber kör ama/ Renk körü değil/ Kızılı hepimizden iyi biliyor” dediği, 1981, 83 arasında “müşadiye”de yatan bizim Eşber… Ve sonrasında, yıllarca hücre veya koğuşlarda idamlarını bekleyen siyasiler; bizim mahallenin çocukları… Kimse dokunamaz onların suçsuzluğuna, diye bitirsek… ..................................................................................... “O, yatağına çekilip, kitap okurdu... Yıl 1932… Abdülhamit döneminde sarayda çalıştığı rivayet edilen Sinop Cezaevi Müdürü Cevdet Bey, 700-800 mahpusun yattığı hapishanenin bir koğuşuna birini getirir. Osmanlı döneminde Karadağ isyancılarından mülhem “Karadağ” namıyla ünlenmiş bir koğuştur burası. Üçüncü kısım ikinci katta, deniz tarafında, 15 Sinoplu mahpusun yattığı küçük bir koğuş… İçeri ile dışarının Araf'ı “kapı altı”ndan geçip gelmiştir. Bir kış günüdür… Eşyaları arasında kitaplar dikkati çeker. Müdür, efendiden gözlüklü şahsı, öldürmeye iştirakten 10 yıla hükümlü Mustafa Kuşüzümü'ne “emanet” eder. Adının Sabahattin Ali olduğunu, Konya'da bir lisede Almanca öğretmeniyken bir şiirinde “Reisicumhura hakaretten” ceza aldığını, “görülen lüzum” üzerine Sinop'a sevk edildiğini, öğrenirler. Birinci kısımda isyancı Kürtler, ikinci kısımda Lazlar, “Karadağ” namıyla ünlü üçüncü kısımda yerliler… “Şapka kanunu”na karşı çıkan Erzurumlu hacı-hoca tipli yaşlılar… Hamidiye Zırhlısı limana girince, “Şapka da giyeceğuz… Paşa da diyeceğuz!” diyen Doğu Karadenizliler… Bir siyasi için adlilerle yatmak devrim kadar zor zanaattir. Sabahattin Bey mahpuslarla hemhal olur. Mustafa'nın cürümü ve akrabası Hüseyin Kuşüzümü en iyi arkadaşıdır. Yer yatağında yatarlar. Okuma-yazmayla ilgilenen yoktur. Gündüzleri bir sandığın üstünde yazar, geceleri geç vakitlere kadar lamba ışığında okur. Koğuştaki tabancayı saklamak için uyuması beklenir. En çok yazarken, okurken ve düşünürken kendisidir. Duvarlara yuva yapan, deli dalgaların süslediği denizden selam getirip selam götüren kuşlar seslerini tamir ederken o içerdeki ve dışarıdaki korkularını, düşlerini tamir eder gibidir. Siyaset konuşmayan, sorulmayınca söylemeyen, kendi halinde bir siyasidir. Bir gün, egemenlerin yolsuzluklarından söz edince Mustafa, “Sana hükümet bu kadar para sarf etmiş, okutmuş, adam etmiş, ayıp değil mi böyle fikirlere kapılmışsın, hükümetle uğraşıyorsun” diye çıkışır. Uyarıyı, “Bana komünist diyorlar ama yaşayışımı görüyorsunuz, ya sana ne demeli Mustafa Efendi; koğuşta içki içersin, kumar oynatırsın, on kuruş yevmiye ile fakir fukarayı çalıştırıp oturduğun yerde dışarıya mal satıp para kazanırsın” diye yanıtlar. Müdürle samimi, başgardiyanla akraba olan Mustafa'nın “ağa” olduğu koğuş “özerk” gibidir. Kuş beslenmekte, kumar oynanmakta, çalgı çalınmakta, jandarma kulübesine ip atılarak içki getirilmektedir. Mahpusların barakalarda kendi hesaplarına demircilik, marangozluk yaptıkları, sigara paketi taşıyanların sayılı olduğu, ustalarının parasızlıktan dükkân tutamadıkları dönemdir. Sinop'un nüfuzlu kişilerinden Mustafa ile Hüseyin kiraladıkları barakada on kuruşa mahpus çalıştırmakta, cevizden tavla, tepsi, sigaralık, dikiş kutuları ve kotralar yaptırarak dışarıda satmaktadır. Hüseyin, Sabahattin Bey'in, “Kavi iltimas/ Delikli temas/ Mağdeni has” (“Kuvvetli torpil, kadın ve para… Üçünün halledemeyeceği şey yoktur) anlamına gelen kıssadan hisseli sözlerini hiç unutmaz. “Hüseyin cezaevine şöyle bir bak. (…) Hepsi fakir, fukara…” sözlerini de hiç unutmaz… Mahpusların “tütün parasına” çalıştırılmalarına itiraz etse de yeni modeller yeni pazarlar geliştirmelerini teşvik eden Hüseyin arkadaşı şöyle tarih düşürür: “Koğuşta hikâyeden, şiirden anlayan yoktu. Biz içki içer, oyun oynardık. O yatağına çekilip, kitap okurdu. Yalnız türküyü beraber söylerdik…” Bir kadın; siyah-beyaz fotoğraflara göre Cumhuriyet yüzlü… Ziyaretçi yerinde değil “mahsus mekânda” bekleyen Sinop' ta öğretmen Fatma İlhan… “İki Gözüm Ayşe”nin ablası “mahsus ziyaretçi…” Elçiye zeval ne kelime, nice sevaplar almış mektup/edebiyat elçisi, sır kâtibi… Birazdan gardiyan istihzayla; “Sabahattin Bey, malum ve mahsus ziyaretçiniz geldi!” diye seslenecek… Ve “kuşyemi gibi yalnız” Sabahattin Bey, göz ve gönül ucuyla, yatay ve dikey uçuşan kırlangıçları süzerek meraklı bakışlar arasında müdürün odasına gidecektir… Aklında, uzaktaki, “İki Gözüm Ayşe”si… Sinop değil mi ki bir yarım adadır, Sinop Mahpushanesi değil mi ki kale içinde kale bir adadır, her ada gibi sınırlarının ne olduğunu bilir… İşte, Konya Müddei-umumisi'nin evrakına “komünist mefkûreli” ibaresi düşen edebiyatın içe dönüklerinden, edebiyatın sınırsızlığını, siyasetin sınırlarını bilen Sabahattin Ali… Biraz ilerde Sinop'un Hanı'na mecburi ve cebren yatıya gelen “ihtilattan memnu/ men” (görüşme yasaklı) komünist mahpuslar… İki ay sonra kimliklerini öğrenip irtibata geçebildiği, komünistler… Bir gün erken kalkar… Kendini dışarıyla eşitler. Avlunun müdavimi uykusuz bir kuşla şakalaşır. Çevirilerine göz ve gönül ucuyla bakar… Almanca kitaplar… Hikâye taslakları… Yirmi dört ayar duygu yüklü mektuplar… Çevirmeye çalıştığı, Jak London'un, “Demir Ökçe”sine dokunur. Avluya çıkar. Eskiden tersane olan bir avlu… Şimdinin yaşlı ağacı yeni yet-medir… Kaygılarından yanlış volta atıyordur… Yanlış bir rüzgâr esiyordur. Sinop' un Şamlıoğlu köyünden sekiz-on “kellesi” olan kabadayılardan Çerkez Aziz, ibrik ve leğenle hizmetine koşturan garibanı azarlıyordur. Aziz Bey'in “Ben de sizden olacağım, (…) bir gün muvaffak olur da hükümeti ele geçirirseniz, bana ne hizmet vereceksiniz?” tuzak cümlesini “Yeni hükümet seni hemen asar…” diye yanıtlar. Kabadayı Aziz'in lafının üzerine laf söyleyen, voltasını kesen “bitmiş” demektir. Gardiyanlar, mahpuslar ve onlara şımaran kuşlar bile donup kalır. Aziz, “Doğru söylediğin için seni bağışlıyorum… keyif bağışlamak için seni şöyle yapacağız, böyle yapacağız, deseydin, seni bu cezaevinde rahat bırakmazdım” deyip siftah voltasına çıkar. Eee, kabadayı olmak biraz da insanın öfkesine su katmakla mümkündür… Küçük bir bedenle büyük ün kazanan Çerkez Aziz bunu bilir… Bir başka gün… 1933… Gardiyanlar duvardan bir iskelet çıkarmaktadır. 1924'te on beş yıla hükümlüyken duvarda oynayan bir taşın ayartması sonucu firar ettiği sanılan ama duvarın zulasında sıkışıp kalan mahpusun bembeyaz iskeletidir. Yanında meşin bir ekmek torbasıyla bir çift eski kundura. Son anda duvardan çıkarak firardan vazgeçen “iskeletin cürümü” olan kır saçlı mahpus ile Sabahattin Ali seyretmektedir. Yüzü ucuz yoksul kefeni gibidir. 1924'te arkadaşıyla firar edemediğine hayıflanırken şimdi “yaşasın hayat” der gibidir. Sabahattin Ali, hapishane denilen gayya kuyusunda zamanı ve sözcükleri mayalandırıp ünlü “Duvar” hikâyesini yazacaktır… “Saatler uzun, günler kısa”dır mahpusta. Günler uzun haftalar, aylar kısadır… Tarihin endam aynasının önünde sözü ve özü, nefsi ve hevesi temize çekmektedir mahpuslar. İşte, kısa bir gün daha… Sabahattin Ali, “Beni ucuz bir iddia katil yaptı” diyen Osman ile muhabbet ediyordur. “Katil Osman” hikâyesi bu nehir muhabbetten çıkacaktır. 1933 affı… Bütün fotoğraflarda içine bakan, Sabahattin Ali ile “Yemek parası borçlu” olduğu Hüseyin ile Ankara'da karşılaşır. Arkadaşını lokantaya götürür. Anıları yâd ederler. “Alacağını” almak istemeyen arkadaşına “borcunu” Sümerbank'tan elbiselik kumaş alarak öder. Daha sonra, İlhan Berk'in “İstanbul'da ruhu olan yerlerin başında gelir” dediği Balıkpazarı'nda karşılaştıklarında, içkili ve üzgündür. Her dilden insanların sürekli ayakta ve sürekli yarışır gibi koşuşturdukları Balıkpazarı'nda o, “Ödleriyle öten kuşlar gibi”dir… Mahcup bir dille “Yahu Hüseyin, beni hep sıkıntılı günlerimde görüyorsun” diye hayıflanır. Hüseyin; “Bırak şu siyaset işlerini!” diye şaka yollu öğüt verir. Hüseyin, yıllar sonra hümanist cezaevi savcısı, sosyalist gerçekçi şair Berin Taşan'a anılarını aktarırken; “Sınırdan çıkarken vurmuşlar!” diyecektir… Edebiyattan olma, siyasetten doğma Sabahattin Ali… Koğuşun penceresinden denizi seyretti. Denizi anladı. Devlet içerde ve dışarıda yıllarca onu seyretti. Kuşları, duvarları anladı, “tabancanın kirinden” idam alanları anladı, uzak ve yakın büyük zulmün küçük hisseli ortakları gardiyanları bile anladı ama devleti hiç anlamadı… Devleti hep aklında tuttu… Sözcüklerle, imgelerle edebiyatla firar ettiği için hapiste yatarken firarı hiç düşünmedi… Günün birinde ülkesinden firar ederken sınırda öldürüldü… “Devlet dersinde öldürülen” çocuklar kütüğüne kayıtlandı… |
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||