![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
“Ben hayatı mahpusta öğrendim.” “Ben hayatı mahpushane kapısında öğrendim.” “İnsan biriyle ölünceye kadar arkadaşlık yapmak isterse ya birlikte mahpus yatmalı ya da beraber askerlik yapmalı.” Bunları, bu veciz ve üzerinde uzunca laflar edileceği ve de uzunca yazılacağı her daim belli sözleri boşuna etmemiş toplum. Aslında bu sözleri birileri etmiş, ama sözler o denli toplumun malı olmuş ve kalıcılaşmış ki “toplumsallaşmış”… Demokrasi geleneği eksik ve gediklerle dolu toplumlarda mahpushane tehdittir. Hem de ciddi tehdit. İki yönlü tehdit ve bir miktar da korkudur. Demokrasi ve özgürlüklerin sınırlarının genişletilmesi için ağzınızdan çıkan her sözcük, yazabiliyorsanız eğer yazdığınız her cümle, ucu açık bir mahpusluk sürecinin ilk yol merhabasıdır yazana ya da konuşana. Devlet cephesinden, yazarsan ya da konuşursan “sonucuna katlanırsın”dır adı bunun. Öte taraftan ise, yazarsam ve konuşursam “sonumuz mahpusxana” sözü ile imlenmiştir elbette yazan ve konuşanlar için. Hatta biraz daha ileriye giderek bunu eyleme dönüştürenler için de. Peki o halde hemen şu soru akla gelebilir. Türkiye gibi ülkelerde sonu bu denli belli bir “belaya”, düşünen, tartışan, konuşan insanlar neden bulaşır?! Bunu, kanımca insanların “macera arama” uğraşısı ile açıklamak, elbette, tek kelimeyle aptalca bir safdillik olur. Bunun bir tek açıklaması vardır, o da şudur: Toplumda aydınlanma bilincinin geliştiği çağlardan bu yana haksızlıklara başkaldıran ve birilerinin bu işin öncülüğünü yapması gerektiğine inanan yürekli onurlu insanların olduğu gerçeğidir. Örgütlü ya da bireysel manada her çağda ve her dönemde, bir de her toplumda bunu kendisine yaşam biçimi haline getirmiş yürekli insanlar hep varolmuştur. Bundan böyle de varolagelecektir. İşte toplumların devinimini sağlayan da bu öncü insanlardır kanımca… Demokrasi kavgası veren ve demokratik bilinci toplumda yaygınlaştırmaya çalışan ülkelerin mücadele tarihleri incelendiğinde akla hep o ülkelerin mahpuslarında yıllarca yatan, acı çeken, işkence gören yürekli insanlarının adları gelir. Çoğu kez onlara o haksızlıkları yapan zalimlerin adı anımsanmaz bile… Bizde de bu böyledir. Mesela 12 Eylül sonrası Diyarbakır Hapishanesini bugün birazcık toplum gerçekliği ile tanışıklığı olan hemen her insan teki mutlaka bilir. Yalnız Diyarbakır'ı mı? Elbette değil. Sağmalcıları da, Mamak'ı da, bütün diğerlerini de bilir. Orda yaşananları da… Orda (mahpushanelerde) yaşananları deyince nedense hep düşünmüşümdür. Nasıl olur da kanlı, canlı hayata dair beklentileri, gündelik ve sokaktaki yaşama ilişkin hesabı kitabı olan insan teki dört duvara ve her gün, aynı düzene, aynı yüzlere “mahkum” olur, adeta “çakılı” olur. Belki de kurulmuş bir saat gibi her şeyini hesaplayarak yaşamak zorunda hisseder kendisini. Adeta bir sustalı bıçak gibi (mi) olur? Kesici, delici, bütün yapacakları söyleyecekleri içinde olan, kınından sıyrılacağı zaman ve mekana bağlı bir “sustalı bıçak”. Bir “Kürt Hançeri”, ya da bir “Sürmene Kaması” değil de bir sustalı bıçak… İşte kanımca mahpusluğun sırrı buradadır. Sustalı Bıçağın sırrını çözdüğünüzde mahpusluğu da kavramanız mümkün. Her mahpusun içinde kimselerle paylaşamadığı bir iç sesi vardır. Bu sesi birileri ile paylaştığında belki alıştığı bütün değerler tersine dönecektir. “Dünyalar Başına yıkılacaktır!” Etrafında, hem de içerde, yeni dostlar, düşmanlar edinecektir. Kimileri, çok ulvi değerler adına, yaptıklarının ya da yapmayı tasarladıklarının onun da (mahpusun) içinde bulunduğu dünya ile örtüşmeyeceğini, bu işi zamana bırakmanın daha “hayırlı” olacağını söyleyeceklerdir. İşte sözün tam da bu noktasında genç yaşında mahpuslukla tanışan ve “evvel ahir genç ömrünün” tam dokuz buçuk senesini bu ülkenin en zorlu mahpushanelerinde geçiren bir arkadaşımın üç yıl önce yazdığı “Labirentin Sonu, İçimizdeki Hapishane”*; mahpusluk ve içerde olmanın psikolojisine kafa yormanın elzemliği üzerine, alıştığınız bütün ezberleri bozacak ölçüde, beni cidden düşündürdü. Sonra bu adamın; Aytekin Yılmaz'ın mahpusluktan “bir iş” çıkarmasının kayda değer önemi beni epeyce düşündürdü. Neden mi düşündürdü! İtiraf edeyim efendim. Eskiler derlerdi ki; mahpus yatmak bir iştir. Çok doğru, adabıyla hapis yatmak hakkı teslim edilmiş bir iştir. Sonrasında bu “iş”ten bir iş çıkarmak da ayrı bir iştir. İşte Aytekin Yılmaz son üç yıldır böylesine erdemli bir işe soyunmuş. İyi de etmiş. Anadolu Kültür Koordinatörlüğü'nde cezaevi edebiyatının akıbetini kovalıyor. Kovalamakla kalmıyor. Cezaevlerinde çeşitli projeler uyguluyor. Benim burada o projelerden söz etme gibi bir derdim olmayacak. Onu “içerdekiler” kendileri anlatacak. Ama ben en çok içerinin seslerinden kalemlerinden biriyle size merhaba diyeceğim: Şinasi Kaya'nın Bandırma Hapisliği'nden yolladığı tablo gibi bir karikatür. Demir cağlı pencere ile dört duvar arasından dışarıya; güllük gülistanlık çimenliğe sarkmış bir kalem ucunda çengelli iğne, balık oltası görüntüsünde “Dışarıyı”, oltaya takılacakları arıyor: Haydi rastgele, hayırlısı…
*Labirentin Sonu. Aytekin Yılmaz. İletişim Yayınları. Mayıs 2003. İstanbul
|
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||