İçeriden dışarıya, dışarıdan içeriye köprü kuran dergi; mahsusmahal... İçeriden dışarıya, dışarıdan içeriye köprü kuran dergi; mahsusmahal...

 

 

 
Anasayfa
Hakkımızda
Künyemiz
Sayılarımız
Öyküler
Şiirler
Denemeler
Karikatürler

Şeyhmus Ay

Kapılar Kapanınca

“Hepimiz bir bataklıkta yaşıyoruz, ama bazılarımız yıldızlara bakıyor.”
Oscar Wilde

Tüm kapılar kapandığında, nereye kadar kaçabilir insan?

İnsansızlaştırılmış bir mekânda insan nerede aranabilir?

İnsanın düşleri de içinde olmak üzere her şeyinin ele geçirilmek istendiği koşullarda, insan olarak kalabilmek dediğimiz şey nasıl mümkün olabilir ve nasıl bir anlam kazanabilir?

Tüm bunlar cevabı kolay verilemeyen sorular. Yaşayan bilir, dedikleri şey geçerlidir bu durumda. Evet, gerçekten de yaşayan bilir. Kapanan kapılar ve tüm dünyanın üzerimize kapanması. İnsanın dünyadan koparılması ve ele geçirilmesi.

Hapishane zamanın bataklığıdır. Zaman denilen bu bataklıkta ve koyu bir şiddetin tam ortasında değişik ayakta kalma ve varolma biçimleri geliştirilir. Bu yaşama biçimlerinden biri de yazmak; yazıyla, edebiyatla düşü ve gerçeği barıştırmak, yeni dünyalar kurmaktır; yazmak, duvarlara karşı düş gücünü, demir parmaklıklara karşı kelimeleri, bir avuç gökyüzüne inat sonsuzluğu geliştirmektir. Hapishanede edebiyata yönelmek bir kaçış, kayboluş ve teslimiyet değil, tam aksine yazı/edebiyat bir yaşama inadı, direniş ve yaşama sımsıkı sarılma alandır. Çünkü hapishanedeki yaşam süreklilik halindeki bir tür gerçeklik yokluğudur ya da aşırı bir gerçekliğin tam ortasında hayata dair her şeyin askıya alınmasıdır; hapishanede yaşam bir tür yokgerçekliktir. Mahpuslar hapishaneye düştükleri an’da saplanmışlardır, mekân zamanı soğurduğu için insanın kendine ve yaşama dair algılarında bozulmalar meydana gelmektedir, yüzümüzü döndüğümüz gelecek durmadan bizden uzaklaşmakta, adımlarımız bizi geçmişe doğru sürüklemektedir; tüm yaşam hiçbir sürprizi olmayan bir alışkanlıklar toplamına dönüşmüştür. İşte tam da burada, tüm hayatı yalan olmaktan kurtaran bir sihir olarak edebiyat devreye girmektedir.

Siyasal bir varlık olmanın, dünyada bir asi duruşuyla yaşamanın, baskılara ve yalnızlaştırılmaya karşı kabaca direnmenin o daracık dünyada soluk almak için yetmediği yerlerde yazı, edebiyat, şiir iç dünyamızı ve bakışlarımızın sınırlarını genişletme imkânı, iç dünyamıza tüm hayatı sığdırma girişimidir. Hapishanede yazmak, Wilde’in dediği gibi, bir bataklığın içinde yıldızlara bakabilmektir.

12 Eylül ve Hapishane Kökenli Edebiyat

12 Eylül’den sonra bir hapishane kökenli edebiyat patlaması yaşandı ve edebiyat dünyamızda da bu anlamda hatırı sayılır bir yer buldu kendine. 12 Eylül her alanda olduğu gibi edebiyat alanında da bir kuraklığa yol açmıştı. Dışarıda edebiyatımızda yepyeni sesler yükselir, yeni bir yazarlar kuşağı ortaya çıkarken, içeriden de cılız da olsa yeni sesler duyulmaya başlamıştı. Biraz detaylıca incelendiğinde içeriden, hapishanelerin vahşet iniltileriyle uğuldayan koğuşlarından topluma ulaşan seslerin aslında tek başına edebi bir anlamı olmadığı, edebiyat üzerinden insana, topluma ve hayata tutunma çabasının ön planda olduğu görülecektir. Edebiyat bir tür hayatla buluşma ve var olma alanı gibiydi bu dönemde. Bu nedenle 12 Eylül karanlığının dağılmaya başladığı bu yılların edebiyatını inceleyenlerin ortaya çıkan ürünleri tek başına edebi kıstaslar açısından değerlendirmemeleri, toplumun ve insanın içine gömüldüğü hiçleşmeye karşı bir çığlık olduğu gerçeğini de dikkate almaları gerekiyor. Bu dönemde hapishaneden çıkan eserler 12 Eylül vahşetinin derin yaralarını taşıyan, bir bozgun sonrasının ilk anlarındaki dehşet duygusunu ve tüm o vahşete rağmen yaşıyor olmanın sevincini yansıtıyordu. Eylül zindanlarından çıkan eserlerde çoğunlukla idama mahkum edilen ya da idamı bekleyen mahpusların ölümü beklerken yaşadığı duygular, hapishanelerde yaşanan ağır işkence ve vahşetin hikâyeleştirilmesi, saçma sapan yasak ve baskıların mizah yoluyla eleştirilmesi, nostaljik eski günler güzellemeleri ya da beton ve demir yığınlarının arasında doğaya ve insana duyulan özlem işleniyordu.

Birbirine fazlasıyla benzeyen metinler/şiirler yazıldı diyen bazı eleştirmenlerin 12 Eylül gibi bir travmayı yaşayan mahpusların, yok edilmek istenen insani duyarlıklara ve güzelliklere edebiyatla ulaşma gayreti içinde olduklarını, bu naifliğin, hatta yer yer çocuksuluğun ve amatörlüğün insan kalma gayretinin önemli bir parçası olduğunu göz ardı etmemeleri gerekiyor. Toplumda muhalefet adına, eleştiri adına yaprak bile kımıldamazken, insana yönelmenin, insanı aramanın, insani olanı dilde, edebiyatta yeniden kurmanın önemli olduğu teslim edilmesi gerekiyor.
Hapishane Kökenli Edebiyatın Karanlıktaki Yılları

90’lardan sonraki mahpus kuşağı, 12 Eylül gibi bir yenilginin, bir bozgunun ardından değil, toplumsal muhalefetin ve şiddetin en yoğun olduğu, 12 Eylül ikliminin dağılmaya başladığı bir dönemin içinde ortaya çıktı. Hapishane koşulları alabildiğine değişmiş, 12 Eylül’ün karanlığı yoğunluğunu yitirmiş, her alanda olduğu gibi hapishanelerde de sivilleşmeye doğru adımlar atılmış, Türk ve Dünya edebiyatı hapishane kitaplıklarında yer almaya başlamıştı. 12 Eylül döneminin mahpuslarının yokluğunu çektikleri kitap ve dergiler, 90’lardan sonraki mahpuslar için artık büyük bir sorun olmaktan çıkmıştı. Devletin baskı ve şiddeti de biçim değiştirmiş, kaba şiddet ve baskı (her zaman el altında tutulmak kaydıyla) ikinci plana atılarak esasta daha incelikli ve tehlikeli baskı yöntemleri devreye sokulmuştu. Belki de 90’lar dönemi mahpusların en önemli avantajı daha geniş soluklanabilecekleri bir ortamda bulunmalarıydı.

Bizim muhayyilemizde iki tür mahpusluk vardı: Birincisi, bir hapishane kültü haline gelen Nâzım Hikmet, Ahmet Arif, Kemal Tahir, Orhan Kemal hatta Yılmaz Güney tarzı efsanelerin yaşadığı eski tür bir mahpusluk; İkincisi de 12 Eylül’ün akıldışı şiddetine karşı direnen yiğitlik tarzındaki militanca bir mahpusluk. Oysa 90’lar sonrasındaki mahpuslukta iki tür de yoktu. Üstelik 12 Eylül ile birlikte başlayan ve 90’larda çıkartılan Terörle Mücadele Yasalarıyla tam uygulanan adli ve siyasi mahpusları ayrıştırma politikası da kısmen homojen yapılara dönüşmemize, halkın değişik kesimleriyle ilişkilerimizin sıfırlanmasına yol açmıştı.

90’lardan sonraki hapishane kuşağının en büyük talihsizliklerinden biri de, hapishane ve edebiyat ilişkilerinin fazlasıyla tüketildiği bir dönemde hapishanede edebiyata yönelmiş olmalarıdır. Hem içerideki eski mahpuslar tarafından edebiyata yönelmek küçümseniyordu hem dışarıdaki edebiyat ortamı “hapishane edebiyatı” na yönelik ciddi eleştiriler geliştirmeye başlamıştı. Yazdıklarıyla, ürettikleriyle kendine edebiyat dünyasında bir yer bulan birkaç şair, yazar ve çevirmeni saymazsak, sadece mahpusluk döneminde okuyan/yazan, çıktıktan sonra da edebiyata tamamen sırtını çeviren mahpusların çokluğu nedeniyle hapishanede yazılanların geçici bir hevesle yazıldığına dair ciddi ve haklı eleştiriler yöneltiliyordu. Bizler göz kamaştırıcı bir ‘aura’sı olan eski efsane mahpuslar gibi zaten yazar, şair ve edebiyatçıyken içeri alınmamıştık, siyasal faaliyetlerden, toplumsal muhalefetin bir parçasıyken içeri alınmıştık ve edebiyata sonradan yönelmiştik.

Eski mahpus yoldaşlar, “Büyük Abiler” ile ilişkiler usta-çırak, abi-kardeş, öğretmen-öğrenci tarzında gelişirken, zaman içinde devletten koparılan hapishane olanakları bu sefer de “iç devlet” lerin denetimi ve kontrolü altında kullanılmaz hale gelmeye başladı. Devletin etrafımızda yükselen duvarlarını, içimizde yükselmeye başlayan ideolojik ve siyasal duvarlar tamamlıyordu. Edebiyat pek de takdir edilen, kabul gören bir etkinlik değildi. Dünya klasikleri ve Sosyalist edebiyat ek bir okuma faaliyeti olarak kısmen kabul edilebilir bir şeydi. Edebiyat, ilgili olanları sevimli gösteren bir uğraş sayılmıyordu. Edebiyat, politikanın hizmetinde olursa iyiydi. En iyi edebiyat politik jargonla yapılan güzellemelerdi. Bu dönemde içeride edebiyata yönelenler küçümsendi. Hatta aşağılandı. Politik hedeflere doğrudan hizmet edenler dışındaki her tür edebi çalışma gereksiz, anlamsız ve yararsız görüldü. Bu tür eğilimleri olanlara bir tür sapkın muamelesi uygulandı. Özellikle toplu eğitimler, zorunlu bireysel okuma programları, okunması caiz olan ve olmayan kitapların ayrıştırılması ve bu uygulamanın kimi yerlerde neredeyse bir tür fetva kurumu gibi işlemesi, hatta bazı kitapların yasaklanması; mektupların, yazışmaların sıkı bir iç denetime tabi tutulması ve okuma-yazma çalışmalarının ucu bucağı belirsiz “politik ihtiyaçlar”a göre yönlendirilmesi ve daha sayılabilecek pek çok talihsiz uygulamayla karşı çıktığımız dünyanın bir parçası haline geldiğimizi gördük. Daha sonraki yıllarda bu yaklaşımlar önemli ölçüde değişse de, geçen onca yıl ve onca yetenek bir daha geri gelmemek üzere heba edildi.
Devletin ve Siyasetin Duvarları

Edebiyat/siyaset ilişkileri çok girift ve her açıdan tartışılabilecek bir konu; siyaset bizi edebiyata yakınlaştırıyordu, siyasal varlıklar olmamız, siyasal aidiyetlerimiz bize edebiyatın kıyılarına kadar gelme bilincini veriyordu ama tuhaf bir şekilde siyasal ortamımız bizim edebiyatın derinliklerine girmemizi, edebiyatın engin okyanusunda kulaç atmamızı engelliyordu. Hapishaneler bu anlamda gerçekten de bir okul işlevi görebilir, pek çok yetenekli insan edebiyatta, şiirde ve sanatın değişik dallarında öne çıkabilirdi. Ama devletin duvarlarının ardında ufkumuzu siyaset kaplıyordu. İnsanın hem politik bir varlık olabileceği hem de edebiyata yönelebileceği gerçeğini anlamamız için çok sancılı ve zorlu süreçler yaşandı. 90’lardan 2000’lere bu anlamda ölü yıllar geçip gitti. Ölü ve verimsiz yıllar. Devlet bu yıllarda eski alışkanlıkla, her zaman elinin altında tuttuğu kaba şiddetini ve zorunu zaman zaman kullanmaktan çekinmiyordu. Bu yıllar hapishanelerin dışarıyla da bağlarının güçlü olduğu, toplumsal hayatımızdaki altüst oluşların etkisiyle içeriye hiçbir dönem olmadığı kadar çok sayıda genç siyasi mahpusun dolduğu bir dönemdi.

Dört bir yanımız duvarlarla kapatılmıştı. Devletin bir avuç gökyüzünden başka her şeyi kuşatan duvarlarını siyasetin ufkumuzu kuşatan duvarları tamamlıyordu. Edebiyatın hayat kurtarmadığını, edebiyatın geçer akçe sayılmadığını, edebiyatı pek az kimsenin kale aldığını görüyorduk.

(Bu uzun ve geçmek bilmeyen yılların hikâyeleri Mahsus Mahal kitaplığından çıkan kitaplarda, özellikle de Hapiste Yazmak ve Hapishane Dünyası’nda her açıdan ve kişisel deneyimler ışığında incelenmiştir. )
Edebiyat Kurtarsın

2000’lerden sonra hem hapishane koşulları değişmeye başladı hem de içeride mahpuslar kendilerine yeni yollar yaratabildiler. Zaten yakın dönem için hapishanede üretilen edebiyata bir başlangıç tarihi koyacaksak, 2000’i bir başlangıç zamanı sayabiliriz. Her ne kadar bu dönemde dışarıdaki edebiyat dünyasının kapıları içeriden gelen seslere pek açık olmasa da içeride edebiyata yönelik tutkulu bir çabayı her yerde görmek mümkündü. Türkçe edebiyatın ve yayıncılığın alabildiğine gelişmesi ve dünya edebiyatından çevirilerin hiçbir dönem olmadığı kadar yoğun olması, içeriye gelen kitap sayısı ve çeşidinde de bir patlamaya yol açtı. Özellikle 12 Eylül mahpuslarının gözdesi şiir iken, 90’lardan sonraki mahpus kuşağı roman ve öyküyü tercih eder oldu. Her ne kadar şiire olan ilgide bir azalma olmasa da ağırlıklı olarak öykü ve romana bir yönelim oldu. Bunda dışarıdaki edebiyat ortamında da öykü ve romanın daha ağırlıklı bir yer tutmasının payı büyüktür. Edebiyat ortamında dolaşıma giren öykü ve roman sayısındaki yoğunluk, içerideki mahpusların da ilgisini bu türlere yöneltti.

Bu dönemin edebiyatının belli başlı karakteristik özelliklerini sıralarsak: İlgi alanları eski mahpus kuşağına göre daha geniş ve çeşitli olan mahpus yazarlar, edebi metinlerde politik anlatıların izlerini oldukça seyreltmişlerse de hâlâ içeriden gelen ürünlerde bu izleri görmek mümkün. İçinde yaşadıkları koşulların da etkisiyle, dilde ve anlatım olanaklarını kullanmada mevcut sınırları aşmakta güçlük çektikleri görülmektedir. Bunda uzun süre belirli kalıplarla işleyen ve kapalı bir mekânda durmadan kendini yineleyen bir ideolojik/politik dili kullanmaları da etkilidir elbette. Oysa okumalarını daha da çeşitlendirip bunu ürünlerine yansıtmaları işten bile değil. Yazılarda, öykülerde ve şiirlerde derin bir doğa özlemi, doğaya dönüş tutkusu, doğayı arayış görülüyor. Bazı eleştirmenler, toplumdan ziyade doğaya dönüş istemindeki bu aşırılıkta bir tür mistisizm görmektedir.

Yaşanmamış, ertelenmiş, örselenmiş bir hayatın izleriyle dolu metinler. Sürekli geçmişle yüz yüze yaşamaktan, bakışların hep geçmişe asılı kalmış olmasından kaynaklanan bir tutukluk, söyleyişte durağanlık ve kesiklik görülüyor en çok. Bir de tekrar, kendini yineleme, bir hapishane alışkanlığı olarak yazınımıza da yansıyor. Kimi zaman bunlar da anlatının, yazının ve edebiyatın bir parçası olabilir elbette ama burada tüm bunlar bir tekdüzeliğe, yavanlığa yol açıyor ve edebiyat açısından bir zayıflığa işaret ediyor. Yine de şu son yıllarda hatırı sayılır bir atılım içinde hapishane kökenli edebiyat; Dışarının hızına, temposuna, iklimine yakınlaşan bir yoğunluk içinde. Bu yüzden sevgili Kemal Varol’un dediği gibi, biz dışarıdakiler “Edebiyat Kurtarsın” demeliyiz içeriden yazanlara. Belki de son söz olarak şunu söylemek en doğrusu olacak:
Tüm kapılar üzerimize kapandığında gardiyan “Allah Kurtarsın” der ve çekilir, mahpusları duvarların soğuk fısıltılarıyla baş başa bırakarak.

Geride kalan, aynı koşulları paylaşmaktan neredeyse aynılaşmış bir avuç yoldaş ve soğuk duvarlar, paslı ranzalar, gökyüzünü göstermekten aciz kirli pencereler. İşte o zaman kitapların ve defterlerin açtığı kapılardan, pencerelerden, yollardan hayata ve dünyaya, insana ve doğaya açılmak gerekiyor. Kim bilir belki de duvarların ardındaki dünya bizim hayal edeceğimiz ve yazarak yaratacağımız dünyalar kadar zengin değildir.

 
Mektup Bekleyenler
Dergiyi Edinmek
Bağlantılar
İletişim
Ortak Kitaplar
Basında Kitaplar
Kitap Çıkaranlar
Mahsus Mahal Türküsü
Bize Yazın
 
Google