İçeriden dışarıya, dışarıdan içeriye köprü kuran dergi; mahsusmahal... İçeriden dışarıya, dışarıdan içeriye köprü kuran dergi; mahsusmahal...

 

 

 
Anasayfa
Hakkımızda
Künyemiz
Sayılarımız
Öyküler
Şiirler
Denemeler
Karikatürler

Şeyhmus Ay

Karşılaşmalar

Dışarı çıkmış bir mahpusun ilk karşılaşmaları da en az hapishane süreci kadar ilginç ve incelenmeye değer bir süreçtir. İçeride birikmiş onca hayal, onca arzu, onca hasret dışarının hızı ve hoyrat tüketiciliğiyle karşılaşınca küçük çaplı şoklara, kimi zaman da büyük hayal kırıklıklarına dönüşebiliyor. Yoksulluğun, yoksunluğun işkence ve vahşetin hırpaladığı, örselediği bir insanın aile ve arkadaş çevresinin sevgi çemberiyle kendini onarma süreci öyle zannedildiği kadar kolay değildir.

Hayattan haz alma yeteneğimizin büyük hasar aldığını, dışarısı dediğimiz o sonsuz ummanın ve dışarıda kendimiz için vehmettiğimiz şeylerin çoğunun hurafe olduğunu acıyla anlıyoruz. Hurafelerle beslenen mahpuslar çorak ve acıtıcı bir gerçekliğe çarpınca derin ve onulmaz bir hayal kırıklığı yaşarlar. “Şimdi”ki zaman, yaşanan gün başka çeşit bir zindana dönüşmeye başlar. Şimdisini zindan gibi yaşayan insanlar arasında başka türlüsü de olmaz zaten.

Geçim sorunu, uyum sorunu, herhangi bir insan için sıradan olan şeyleri anlama, algılama ve yaşama sorunu... Önümüze dağ gibi yığılan sorunların ortasında buluruz kendimizi. Gün geçtikçe ve dışarıya özgü sorunlar ruhumuzu hırpaladıkça özgürlük bir çeşit yorgunluk gibi görünmeye başlar. Özgürlük dediğimiz şey hapishanedeki düşlerimizde kurguladığımız özgürlüğe o kadar da benzemiyor.

Bunun zaman ile olan ilişkilerimizle derin bir bağlantısı var. Zira hapishaneye girdiğimiz zamanda donup kalıyor hayatlarımız. Kaç yaşımızda girmişsek ruhen o yaşta kalıyoruz. Hangi yılda cezaevine girmişsek o yıla ait anılar, alışkanlıklar ve izlenimlerle çıkarız dışarıya. Hayat, gözaltına alındığımız andan itibaren bizim için derin dondurucuya alınmıştır adeta. Eğer onca işkencenin ve felaketin içinden ölmeden, öldürülmeden, çıldırmadan kurtulmayı başarabilirsek paranteze alınan zamanımıza kaldığımız yerden devam edebiliriz. Bu yüzden içerideyken de dışarıdaki arkadaşlarıma gönderdiğim mektuplarda hep şöyle yazardım: Burası, yani hapishane geçmiş zamandır. Dışarısı bize gelecek zaman olarak görünüyor. Bizim iletişim kurmaya çalıştığımız yer ise şimdiki zaman. Elbette ki bu imkânsız bir iletişim çabasıydı, bunu şimdi daha iyi anlıyorum. Gerçekte ne dışarıdaki içeridekini anlıyor ne de içerideki dışarıdakini. Onları buluşturan şey, kimi zaman ortak politik değerler, kimi zaman merhamet, kimi zaman merak ve arayış.

Dışarıda bizi bekleyen yepyeni bir hayat ve yepyeni bir dünya var. Hiçbir şey bıraktığımız gibi değildir. Biz de dünyadan koparıldığımız gibi değiliz artık. Kapalı ve yoksunluklarla, eziyetlerle, bize kör ve sağır bir dünyanın en dibinde geçen uzun yılların derin izleri silinemez. Sürekli kontrol altında tutulan duygular, düşünceler ve arzuların körleştirici sıkıntısı ve baskısıyla çocukça bir saflığın ve uzun süre kötülüğe uğramış olmaktan doğan bir kurnazlığın karışımı duygu ve düşüncelerle hayatın karşısına çıkar, insanların arasına karışırız.

 

Kalabalığa Karışma

Yazmakta en çok zorlandığım konu, tahliye olmuş bir mahpusun dışarıdaki ilk karşılaşmalarıdır. Küçük çaplı şoklar halinde yaşanan çoğu karşılaşma, özgürlüğüne yeni kavuşmuş bir mahpus için tuhaf ve unutulmaz deneyimlerdir. Onca yıllık kapatılmanın, mahrum bırakılmanın, yoksulluk ve yoksunluğun ardından her şeye küçük bir çocuk gibi yeni başlıyormuş gibi bir duyguyla yaşanan her karşılaşma, unutulmaz anlar olarak bellekte yer alır. Mesela yön duygumu yitirdiğimi yazmak istiyorum ama bu nasıl bir şey ve nasıl anlatılır bilemiyorum. İçeriye girmeden önce bir kere geçtiğim bir yeri asla unutmaz ve gözü kapalı bilirdim. Ama şimdi 2 yıldır yaşadığım bu şehirde kaybolabilirim. Yön bulma yeteneğim, içimdeki o hassas pusula ölmüş. İşte ben buna yön duygusunu yitirmek diyorum. Belki başka bir adı da var bunun, bilmiyorum. Başka çeşit bir körlüktür bu.

Sözgelimi yeni tahliye olmuş bir mahpus için şehrin kalabalığına karışmak olağandışı ve kolay unutulmayacak heyecan verici bir deneyimdir.

Beton ve demir yığınlarının arasındaki dondurulmuş zaman ve yaşam, toplumla, insanlıkla, kalabalıklarla olan ahengimizi bozmuş, onların bir parçası, onlardan biri gibi olma, şehrin gürültüsüne karışarak herhangi bir insan gibi davranabilme duygumuzu öldürmüş, reflekslerimizi köreltmiştir.

Dışarı çıktıktan sonra yaşadığım şehrin kalabalığına ilk kez karıştığımda korku, panik, telaş, gizli bir sevinç ve tanımlayamadığım bir yığın duygu ve düşünce yolumu kesti. İnsanların arasından geçerken sanki üstüme geliyorlarmış gibi ürkek adımlarla yürümeye çalışırken, diğer yandan da sanki bir gardiyan ya da asker gelip kolumdan tutacak ve “ne işin var burada, hemen koğuşuna dön” diyerek beni oradan alıp cezaevine geri götürecek gibi saçma sapan bir korku büyüyordu içimde. İçimde bir yerlerde tetikte bekleyen başka korkular da var ama onların da yüzeye çıkmaması için hızla akıp giden otomobillere, önümde aniden beliren kadın, erkek ve çocuklara dikkat kesiyordum.

Giderek büyüyen ve baş döndüren binalar, sanki benim için çalan klaksonların rahatsız edici sesleri, kulaklarımın alışık olmadığı uğultu ve gürültü beni pençesine almaya çalışan panik duygusunu daha da saldırganlaştırıyordu. Çünkü panik saldırgan bir duygudur. Panik duygusunun beni ele geçirmesine izin vermeden nispeten daha sakin ara sokaklara daldım. Kalp atışlarım hızlanmış, heyecanlanmıştım. İçimden ağlamak geliyor. Kendimden nefret ediyorum. Gidip bir yerlere kapanmak istiyorum. Sığınabileceğim bir yer arıyorum.

Ara sokaklarda yürümek sakinleştiriyor beni.

Geri dönüyorum bu kez daha sakinim ve dizlerim titreyerek kalabalığa karışıyorum.

 
Mektup Bekleyenler
Dergiyi Edinmek
Bağlantılar
İletişim
Ortak Kitaplar
Basında Kitaplar
Kitap Çıkaranlar
Mahsus Mahal Türküsü
Bize Yazın
 
Google
 

eXTReMe Tracker