İçeriden dışarıya, dışarıdan içeriye köprü kuran dergi; mahsusmahal... İçeriden dışarıya, dışarıdan içeriye köprü kuran dergi; mahsusmahal...

 

 

 
Anasayfa
Hakkımızda
Künyemiz
Sayılarımız
Öyküler
Şiirler
Denemeler
Karikatürler

Şeyhmus Ay

Çıkarın Beni Bu Dışarıdan (3.sayı)

Bıraksak gemini atlarımızın
Mahpusu olduğumuz bu dışarıdan
O vakit kurtulur muyuz?
Mahmut Temizyürek

Aradan unutmanın ve yanlış hatırlamanın da baş göstereceği kadar uzun bir zaman geçince, adına geçmiş dediğimiz büyülü çağlar yeniden canlanır gözlerimizde. O unutulmaz zamanlara özlem duymaya başlarız. Geçmişin güzel günleri asude bahar sabahları gibi hayatımıza, düşlerimize, sohbetlerimize sızmaya başlar. “Eskiden” diye başlayan cümlelerimizin sayısında dramatik bir artış meydana gelir.

Gündelik hayatımızın yükü taşınamaz kadar ağırlaşınca ve bazı anlarda hayat gözümüze bir zindan gibi görünmeye başlayınca, geçmiş, sığınabileceğimiz elverişli bir kaçış alanı ve imkân olarak büyük bir anlam ve değer kazanır. Yaşadıklarımız, anılarımız ve iç dünyamızı oluşturan geçmiş günlere ait her şey gözlerimizde tütmeye başlar. Bir de sadece zaman olarak değil, mekân ve coğrafya olarak da araya belli bir mesafe girmişse, o vakit durum daha da vahim bir hal almaya başlamış demektir.

Zamanın ve coğrafyaların araya koyduğu mesafeler, en zor aşılanlardır.

Bunun “şimdi”de yaşadığımız problemlerle de derinden ilgili olduğunu biliyoruz. “Şimdi”miz iyi değilse “geçmiş”teki iyi ve güzel şeyleri göze hoş görünen taraflarıyla yeniden anımsamaya, “şimdi”deki her şeyi geçmiştekilerle tartmaya başlarız. Hatta çoğu zaman geçmişi yeniden ve düşsel bir cennet gibi kurgularız.

Yaşadığımız günlerin kasveti ve sıkıntıları, gelecek korkusu, bizi şimdiki zamana yabancılaştıran, gündelik hayatımızın yükünü ağırlaştıran ve bir türlü yakamızı bırakmayan sorunların yüreğimizde bıraktığı tortular, dünyayı değiştirme istek, hırs ve mücadelemizin dünyanın kendine özgü değişim hızıyla aynı ritimde olmaması çoğu zaman yüzümüzü geçmişe çevirmeye zorlar.

Bunca tumturaklı geçmiş güzellemesi, bir eski mahpusun içeriye girmeden önceki zamanların o kendine has iklimine özlemi, şimdi'siyle problemlerini çözemeyişine bir ağıtı olarak da okunabilir. Sözünü ettiğim geçmiş, hapishane öncesi zamanlardır. Muhtemelen düşsel, benim hafızamın kurguladığı kayıp bir çağdır. Buradaki sorun geçmişin nasıl olduğu değil, neden böyle bir geçmiş özleminin içimizde büyüdüğüdür.

Bu, belki de uzun süren hapisliğin hayatı ve zamanı algılayışımızda yarattığı bir hasardır. Hapishanede zaman adeta bir bataklık, sürüncemeye bırakılmış. Dışarıda hayat çok hızlı, her şey başımızı döndürecek kadar hızlı; oysa biz ağırkanlı ve hantal bir zamanın çocuklarıyız. Yavaş yavaş ilerlemeli her şey, sabırla. Düşünerek, tartarak, hissederek, anlayarak yaşamalıyız her şeyi. Ama burada, dışarıda öyle değil; yangından mal kaçırıyoruz, her şeyin değeri hızıyla tartılıyor. Bu hiç de “hızlı yaşa genç öl” klişesinde anlatılmak istenen ile aynı şey değil.

Bu bambaşka bir hız, hiçlik gibi bir şey: var ve yok, görünür ve kaybolur, bir an parlar ve söner. Gülten Akın diyor ya,

 

“Ah, kimselerin vakti yok

Durup ince şeyleri anlamaya”

 

Birileri bize bunu anlatmalı; bizim neden zamanın tutsakları haline geldiğimizi, neden geçmişin pençelerinden kurtulamadığımızı, neden şimdi'yi zindan gibi yaşadığımızı izah etmeli!

Bir insan hangi yaşta hapishaneye girmişse oraya saplanıp kalıyor. Yıllar ilerlese bile yaşımız ilerlemiyor orada. Hapislik, tutsak edilen insanın ömrünün ele geçirilmesidir; tutsaklık, insanın ömrünü hayat yapan zamanın lağvedilmesidir. Bambaşka bir zaman türüdür hapisteki zaman. Takvim yapraklarında ilerleyen zaman ile içimizdeki zaman aynı değildir çünkü. Bu yüzden içeride geçen her bir gün dışarıdaki insanlarla aramızda durmadan büyüyen zamandan uçurumlar kazıyıp duruyor. Dışarıdakilerin zamanıyla bizim zamanımız durmadan farklılaşıyor.

İçerideyken ziyaretimize gelen akrabalarımız, dostlarımız “dışarısı daha geniş, kendine özgü bambaşka bir zindan” diyerek bizi dışarıya dair tozpembe düşlere karşı uyarırdı. Biz ise dışarıda yaşadıkları kimi sıkıntıları abarttıkları için böyle düşündüklerine yoruyorduk bu söylediklerini. “Siz burayı bilmiyorsunuz, bu yüzden dışarının ve özgür olmanın değerini de bilmiyorsunuz” diyorduk onlara. İçerinin o kapalı, kasvetli durağanlığı, eziyeti ve yoksunluğu dışarıyı bir cennet düşüne çeviriyordu. Dışarı çıktıktan sonra ise bu düşlerin yerini yüzümüze bir tokat gibi çarpan gerçekler alıyor. Çoğu zaman bu cennet düşü bir kâbusa bile dönüşebiliyor.

Geçim sorunu, uyum sorunu, çoğu eski mahpustaki ciddi sağlık sorunları, çevremizdekilerin bizden beklentileriyle bizim onlardan beklediklerimizin hiçbir zaman uyuşmaması sorunu, herhangi bir insan için sıradan olan şeyleri anlama, algılama ve yaşama sorunu, kimselerce anlaşılamama ve kendini kimselere anlatamama sorunu: Önümüze dağ gibi yığılan sorunların ortasında buluruz kendimizi. Gün geçtikçe ve dışarıya özgü sorunlar ruhumuzu hırpaladıkça özgürlük bir çeşit yorgunluk gibi görünmeye başlar. Özgürlük dediğimiz şey hapishanedeki düşlerimizde kurguladığımız özgürlüğe o kadar da benzemiyor. Belki de o kadar büyük hasarlar alıyoruz ki, bir daha gerçek anlamda özgürleşeceğimize olan inancımızı yitiriyoruz.

İnsan içeriyi de dışarıyı da yaşayınca çok daha iyi anlıyor: Dışarısı gerçekten de daha büyük, devasa bir zindan gibi. Çok sevdiğim şairin yazının başına aldığım sorusu bu yüzden çok etkileyici geliyor bana. Belki de şair bambaşka bir bağlamda soruyor ama ben kendimizden yana bir anlam yontuyorum bu sorudan.

Dışarı denen şu zindandan nasıl kurtulabiliriz?

Şunu kendimden biliyorum: Uzun süre hapis yatmış bir insan nereye giderse gitsin ve nasıl yaşarsa yaşasın, hapishanesini hep kendi içinde taşır. Bu, ömür boyu sürecek olan başka çeşit bir tutsaklıktır. Çünkü onarılmayacak şekilde hasar almış bir iç dünya, özel tip bir hapishaneye benzer.

Hapishanedeki insan dışarıyı hep gelecek zaman gibi algılar. Hapishaneye alınmakla insanlara ait, yaşadığımız topluma ait zaman'dan koparılıyoruz.

İnsan içerideyken hep geçmişe çevirir yüzünü. Geleceğe dair düşler kurduğunda bile geçmişin malzemesini kullanır. Çünkü yaşantı adına her şey geçmişte kalmıştır. Şimdiki an ve zaman donup kalmış, ele geçirilmiştir.

“İçeri” nerede başlar? “Dışarı” tam olarak neresi? Dışarının sorunlarla zindana dönen hayatı neden yüzümüzü hep geçmişe çeviriyor? “Siz hiç olmazsa dışarıdaki bu sorunlarla boğuşmuyordunuz içerideyken” diyor çoğu insan bana. Oysa ben gözümü çiçek açan akasyalardan çekip alamıyorum. Başka sesler de geliyor kulağıma ama sadece kuş cıvıltılarını duymak istiyorum. İçimdeki korkuları ayaklandıran onca tehdit ve tehlikeye karşın baharın beni sarhoş eden kokuları ruhumu mest ediyor. Birkaç adım ötemde cehennemin fitili tutuşmuş. Linç güruhları büyüyor yanı başımda. Benim aklımda erguvanlar, ortancalar…

 
Mektup Bekleyenler
Dergiyi Edinmek
Bağlantılar
İletişim
Ortak Kitaplar
Basında Kitaplar
Kitap Çıkaranlar
Mahsus Mahal Türküsü
Bize Yazın
 
Google
 

eXTReMe Tracker