İçeriden dışarıya, dışarıdan içeriye köprü kuran dergi; mahsusmahal... İçeriden dışarıya, dışarıdan içeriye köprü kuran dergi; mahsusmahal...

 

 

 
Anasayfa
Hakkımızda
Künyemiz
Sayılarımız
Öyküler
Şiirler
Denemeler
Karikatürler

Şeyhmus Ay

Hayal ve Hayat Arasında Geçip Giden (2.sayı)

“Kendimi başkalarından ödünç alırım,
diğerlerini de kendime ait düşüncelerden yaratırım”
Merleau-Ponty

Hapishanelerdeki hayat, sanıldığından da fazla sıkıcı ve yorucudur.

Kapıların açılmasını beklemek, mazgalların tıkırtısıyla irkilmek, koridorlarda yankılanan sesleri dikkatlice ayıklamak ve bu seslerin arasından bizi ilgilendiren bir şeyleri yakalamak, sayımlarda gardiyanların yüz ifadelerinden anlamlar çıkarmak, aramaların periyodlarını izlemek ve saklanması gereken şeyleri el altında bulundurmak, koğuş içi ve hapishane içi dengeleri ve mesafeleri dikkatlice hesaplamak ve kendini ona göre konumlandırmak, mektup beklemek, ziyaretçi beklemek, spor sırasını beklemek, kitap sırasını beklemek, açlık grevi sırasını beklemek…

Beklemek ve umut etmekle, içinde boğulduğumuz gerçekliğe karşı, başka gerçeklikler kurgulayıp hayal etmekle geçip giden zaman. Zamanı etimizde kemiğimizde hissetmemenin, zamanın dişlileri arasında ezilmekten kaçınabilmenin en sağlıklı yolu kendine ait bir dünya, kendine ait bir gerçeklik kurmaktır. Kendine ait bir dünyası ve gerçekliği olmayan bir tutsağın hayatı bir çölden bile daha kurak ve ıssız olur.

İşte bu yüzden yorucudur hapishanelerde yaşamak ve yalnızlığa katlanmak.

Zaman ve mekân, aynı koşullarda yaşayan mahpusları aynılaştırır, birbirine benzetir, onların birbirlerinden farklı yönlerini ve özelliklerini yontar, ortak alışkanlıklar, benzer davranış kalıpları her mahpusun yaşamına oturur. Zaman geçtikçe o kadar çok aynılaşıyor ki insanlar, neredeyse tek tip haline geliyor. Bu yüzden hapishanenin kalabalığı içinde bile yapayalnız olduğun duygusunu üzerinden atamıyorsun. Bu öyle koyu bir yalnızlık ki, sana sağır bir dünyanın en dibindeki karanlığı solumaya mahkûm olduğunu, her türlü şiddet tehdidi altında yaşamak yetmiyormuş gibi sesini duyurma imkânlarından, birileri tarafından anlaşılma umudundan da yoksun olduğunu en derinden biliyorsun. Biliyorsun ve sabırla, inanılmaz bir dayanma gücüyle katlanıyorsun.

Kitaplar ve mektuplar yepyeni dünyalar açsa da hiçbir şey dindiremez bir tutsağın yalnızlığını. Bu klostrofobik mekânlarda durmadan kendisiyle ve yalnızlığıyla yüzleşen insan bir süre sonra kendisinden bile bıkmaya başlar. Hep aynı şeyleri yaşayan, değişmez bir rutinde tüm günleri birbirine benzeyen bir insan düşlerine, kitaplarına ve geçmişine sığınır.

Anılar, düşler, hayaller hayatta yokluğunu çektiğimiz her şeyin yerini almaya başlar. Hayal kurmak bir mahpus için en büyük ve en önemli insan kalma çabasıdır. Hapiste hayal kurmak sadece vakit geçirmek üzere girişilen bir edim değildir. Hayal kurmak ciddi belki de en önemli sosyal etkinliktir. İnsanın gerçekte yaşayamadıklarını, toplumsal, psikolojik ve insani gerçekliği düşsel olarak kurgulayıp başka şekillerde yaşama girişimidir. Eğer gerçeklikten, toplumdan ve ait olduğumuz sosyal atmosferden koparıldıysak, bunu telafi etmek için kendimiz gerçekliği yeniden kurgulayıp o bağları canlı tutma çabası içinde olacağız. Aksi halde çıldırmamak elde değil.

Ama zaman içinde hayal kurmak da büyüsünü yitirmeye başlar. Sürekli hayal kurmakla hapishane duvarlarının üzerimize düşen kara gölgesini savuşturmak mümkün değil. O duvarların karanlık gölgesi rüyalarımıza, okuduğumuz kitapların sayfalarına, defterlerimize, ziyaretçi kabinlerimizdeki sevdiklerimizin yüzlerine kadar sızar.

Bursa cezaevindeyken okuduğum bir tarih kitabında geçen bir anekdot nedense bizim hayal kurmamızla benzerlikleri açısından çok ilgimi çekti. Eski Roma'da zenginler, sofrada tıka-basa yemek yedikten sonra dışarı çıkıp kendilerini kusturur, sonra gelip tekrar yeniden yemek yerlermiş. Bunu defalarca yapanlar varmış. Biz açlık grevlerinde Yaşar Kemal'in romanlarını okumamaya bakardık, zira üstadın romanlarında öyle muhteşem köy yemeği tarifleri vardı ki, aç halimizle elimizde olmadan midemiz guruldardı.

İnsanlar anılarını her defasında birkaç söküğünü dikerek yeniden anlatır ya da anımsar; o kadar çok hayal kurulur ki, bir zaman sonra neyin hayal, neyin hatıra ve neyin gerçek olduğu anlaşılmaz olur. Zihin hapishanenin tekdüzeliğine ve tek tipleştirmesine karşı kurduğu tuzaklara kendisi düşmeye başlar. Gerçeklik duygusu körelmeye hatta giderek yok olmaya yüz tutar. İnsan her bakımdan kendini tekrarlamaya başlar ve artık tekrarın tekrarıyla günlük hayattaki her şey tam bir azaba dönüşür.

Hapishanede zaman hayal ve hayat arasında geçip gidiyor işte; düşlerimizi her gün biraz daha kemirerek, hayallerimizi tüketerek, içimizdeki zenginlikleri biraz daha eksilterek…

 
Mektup Bekleyenler
Dergiyi Edinmek
Bağlantılar
İletişim
Ortak Kitaplar
Basında Kitaplar
Kitap Çıkaranlar
Mahsus Mahal Türküsü
Bize Yazın
 
Google
 

eXTReMe Tracker