![]() |
|||||||||||||||||
|
Merhaba, Bahçeli evlerde büyüdüm. Babam demiryolcuydu. Demiryollarının gecesi gündüzü belirsiz çalışanlarının bir bölüğü için konutları vardı. Hepsi de şehir dışında. İstanbul’dakiler Halkalı’da örneğin. “Mahrumiyet bölgesi” sayıldığından alışverişe çıkabilelim şehir içine işleyen banliyö trenleri için diye özel yol kartları verilirdi. Alışveriş dediğim, ekmek peynir, et gibi yiyecek maddeleri. Bahçeli evlerde yaşamamız bizi bir süre sonra küçük sebze meyve hatta tavuk üreticisi durumuna getirmişti. Lojmanlar çoğunlukla müstakil ev biçiminde olduğundan evlenip apartman katına taşındığımda uyum sağlamakta zorlandım. Daha önce anlamadığım kıra gitme piknik yapma alışkanlığı edindim. Saksı çiçekleri... Yine de belirli bir tansiyon yükselmesini (doktorlar atak derler) şehre tahammülsüzlük diye yorumladı. Bu yeşilliklerin asıl süsü belediyelerin diktiği güller. Alırken pek düşünülmeden alınmış olmalı ki, kimi yaban gülleri gibi ufacık tefecik yalınkat çiçekli, kiminin çiçeğinin ağırlığını gövdesi çekemiyor, kimisi de ebruli yani iki rengin alacası içinde. Geçen sabah içerden yeni çıkmış (yeni dedimse bir yıl oldu) bir arkadaşlaydık. Ona gülleri gösterdim, üşenmeyip bir bir kokladık, bizi seyredenleri umursamadan. Kimini okşayıp, kiminin böceklerine şaşarak. Az özemizde karatavuklar... duraktaki otobüsleri, otobüs yolcularını yok saydık. Hepiniz için bir bahçe sefası yaptık kendimizce. (Arada bir siren sesi girdi doğayla aramıza elbet Hasta arabasıydı galiba) E-5’i size yollanacaklar arasına attığımı fark etmemişim. Ben şehrin şaşırtıcı ağaçlarını yazmak istiyordum. İstanbul’da, kimi zaman İzmirde de bir ağacın gölgesine sığındığınızda ağacın dibindeki dutları görüyorsunuz önce. Bir de fark ediyorsunuz ki güpgüzel bir dut ağacının dibindesiniz. Üstelik sokak boyunca epey dut ağacı sıralı. Ama ne ağaca çıkacak çocuk var, ne onları silkeleyecek kimseler. Sanki bahçelerden sürgüne uğramışlar. Kuşlar bile otomobillerden olmalı pek yüz vermiyor. Boşu boşuna selsebil oluyor “balküpleri” Gözünüz kaldırımda ezilmemiş var mıdır diye kalıyor. Dalların ulaşacak yeri var mı diye de bakıyorsunuz elbet benim gibi çocuksanız. Ama bu büyük şehir çocuklara çocukluklarını unutturmuş herhalde... Geçenlerde Bakırköy’ün arka sokaklarında bir etkinliğe gittik Adnan Özyalçıner’le. Biliyorsunuz elbet, biz evliyiz, daha önemlisi yakın arkadaşız. Bizi alacak arkadaşı beklerken pıt diye bir şey şöyle omuzumuza değdi. yanımıza yöremize bakındık. Kimseler yok. Ne oldu demeye kalmadı bir daha pıt ve ayaklarımızın dibinden bir şey yuvarlandı. Elbet yere bakıp arandık... Birden yerde gözüme çarptı, küçücük bir erik, kırmızımsı. Eğilip alırken ötekileri de gördüm. Kaldırımın üstünde mahzun. (Eriğin mahzunu da oluyor, uydurmuyorum) Başımı kaldırdım, ağaç öyle kocaman ki, alt dalları da budanmış, çocuklar bu ağaca çıkamaz, caddenin ortasında erikleri taşlayamaz da... Adnan’la o mahzundan başlayıp yerdeki erikleri topladık. Koca çocuklar olarak çocukluğumuzdaki gibi bir iki püff, üf deyip yok hemen yemedik, önce kokladık... Bırakılmış bahçelerin, sokağa karışmış meyve ağaçlarının meyveleri biraz buruk. Tarsusta, Mersin’’e Atina’’a yol boyu turunç dikiyorlar, göz şenliği. Bir tanesini koparıp kokluyorsunuz acımsı... Turunç da ondan demeyin, boşa gitmenin burukluğu o. Bir bahçede olsalar, bal kesilirler, hele çocuklar, kuşlar dadansa, bir işe yarasalar, birinin dudaklarını serinletebilseler... Neyse, şimdilik hoşça kalın, duvara bir ışık vurursa, bir selam sayın benden, kafanızın içinde bir şarkı çınlarsa, sevdikleriniz söylüyor sayın... Hepinizi kucaklıyorum. Ablanız Sennur |
||||||||||||||||