İçeriden dışarıya, dışarıdan içeriye köprü kuran dergi; mahsusmahal... İçeriden dışarıya, dışarıdan içeriye köprü kuran dergi; mahsusmahal...

 

 

 
Anasayfa
Hakkımızda
Künyemiz
Sayılarımız
Öyküler
Şiirler
Denemeler
Karikatürler

Sennur Sezer

Köşedeki Erik Ağacı

Merhaba,
Bir ay boyunca güzel, ışıklı, umutlu ne görürsem aklımda tutmaya, biriktirmeye çalışıyorum. Size yazabilmek için. Küçücük bir kız çocuğunun kendi yaşıtı bir oğlan çocuğa anne gibi davranmasını örneğin. Ne mi yapar anne gibi, kimi zaman paylar, kimi zaman burnunu siler. Ya da taşın kenarındaki küçük karıncanın çekelediği ışıltılı sinek kanadını. Bir ağacın dalları arasından süzülen güneş ışığının kaldırımlardaki harelenişini... Behçet Necatigil’in şiirindeki gibi kimi “solgun bir gül oluyor dokununca” ... kimi “uyumuyor bütün gece”. Böyle bir dikkat bana iyi geliyor mu... galiba. Çünkü doğaya düşkün değilim sanırdım.

Bahçeli evlerde büyüdüm. Babam demiryolcuydu. Demiryollarının gecesi gündüzü belirsiz çalışanlarının bir bölüğü için konutları vardı. Hepsi de şehir dışında. İstanbul’dakiler Halkalı’da örneğin. “Mahrumiyet bölgesi” sayıldığından alışverişe çıkabilelim şehir içine işleyen banliyö trenleri için diye özel yol kartları verilirdi. Alışveriş dediğim, ekmek peynir, et gibi yiyecek maddeleri. Bahçeli evlerde yaşamamız bizi bir süre sonra küçük sebze meyve hatta tavuk üreticisi durumuna getirmişti. Lojmanlar çoğunlukla müstakil ev biçiminde olduğundan evlenip apartman katına taşındığımda uyum sağlamakta zorlandım. Daha önce anlamadığım kıra gitme piknik yapma alışkanlığı edindim. Saksı çiçekleri... Yine de belirli bir tansiyon yükselmesini (doktorlar atak derler) şehre tahammülsüzlük diye yorumladı.
Şimdi şehrin kalan ağacına kuşuna gözcülük etmeye çalışarak yaşıyorum. Sabahları E-5 kıyısında beni iş yerime ulaştıracak arkadaşların arabasını beklerken yol kıyısı yeşillikleri gözden geçiriyorum. Ebegümeçleri, efelekler (biz labada deriz), hardallar, turpotları, karahindibalar, aslandişleri... kimi zaman bir salatalık miktarını gözüme kestirip kopardığım oluyor. Elbette, az ilerdeki duraktaki telaş içindeki kalabalık beni fark ettiğinde garip garip bakıyor... Kimin umurunda.

Bu yeşilliklerin asıl süsü belediyelerin diktiği güller. Alırken pek düşünülmeden alınmış olmalı ki, kimi yaban gülleri gibi ufacık tefecik yalınkat çiçekli, kiminin çiçeğinin ağırlığını gövdesi çekemiyor, kimisi de ebruli yani iki rengin alacası içinde. Geçen sabah içerden yeni çıkmış (yeni dedimse bir yıl oldu) bir arkadaşlaydık. Ona gülleri gösterdim, üşenmeyip bir bir kokladık, bizi seyredenleri umursamadan. Kimini okşayıp, kiminin böceklerine şaşarak. Az özemizde karatavuklar... duraktaki otobüsleri, otobüs yolcularını yok saydık. Hepiniz için bir bahçe sefası yaptık kendimizce.

(Arada bir siren sesi girdi doğayla aramıza elbet Hasta arabasıydı galiba)

E-5’i size yollanacaklar arasına attığımı fark etmemişim. Ben şehrin şaşırtıcı ağaçlarını yazmak istiyordum. İstanbul’da, kimi zaman İzmirde de bir ağacın gölgesine sığındığınızda ağacın dibindeki dutları görüyorsunuz önce. Bir de fark ediyorsunuz ki güpgüzel bir dut ağacının dibindesiniz. Üstelik sokak boyunca epey dut ağacı sıralı. Ama ne ağaca çıkacak çocuk var, ne onları silkeleyecek kimseler. Sanki bahçelerden sürgüne uğramışlar. Kuşlar bile otomobillerden olmalı pek yüz vermiyor. Boşu boşuna selsebil oluyor “balküpleri” Gözünüz kaldırımda ezilmemiş var mıdır diye kalıyor. Dalların ulaşacak yeri var mı diye de bakıyorsunuz elbet benim gibi çocuksanız. Ama bu büyük şehir çocuklara çocukluklarını unutturmuş herhalde...

Geçenlerde Bakırköy’ün arka sokaklarında bir etkinliğe gittik Adnan Özyalçıner’le. Biliyorsunuz elbet, biz evliyiz, daha önemlisi yakın arkadaşız. Bizi alacak arkadaşı beklerken pıt diye bir şey şöyle omuzumuza değdi. yanımıza yöremize bakındık. Kimseler yok. Ne oldu demeye kalmadı bir daha pıt ve ayaklarımızın dibinden bir şey yuvarlandı. Elbet yere bakıp arandık... Birden yerde gözüme çarptı, küçücük bir erik, kırmızımsı. Eğilip alırken ötekileri de gördüm. Kaldırımın üstünde mahzun. (Eriğin mahzunu da oluyor, uydurmuyorum) Başımı kaldırdım, ağaç öyle kocaman ki, alt dalları da budanmış, çocuklar bu ağaca çıkamaz, caddenin ortasında erikleri taşlayamaz da... Adnan’la o mahzundan başlayıp yerdeki erikleri topladık. Koca çocuklar olarak çocukluğumuzdaki gibi bir iki püff, üf deyip yok hemen yemedik, önce kokladık...

Bırakılmış bahçelerin, sokağa karışmış meyve ağaçlarının meyveleri biraz buruk. Tarsusta, Mersin’’e Atina’’a yol boyu turunç dikiyorlar, göz şenliği. Bir tanesini koparıp kokluyorsunuz acımsı... Turunç da ondan demeyin, boşa gitmenin burukluğu o. Bir bahçede olsalar, bal kesilirler, hele çocuklar, kuşlar dadansa, bir işe yarasalar, birinin dudaklarını serinletebilseler...

Neyse, şimdilik hoşça kalın, duvara bir ışık vurursa, bir selam sayın benden, kafanızın içinde bir şarkı çınlarsa, sevdikleriniz söylüyor sayın... Hepinizi kucaklıyorum.

Ablanız Sennur

 
Mektup Bekleyenler
Dergiyi Edinmek
Bağlantılar
İletişim
Ortak Kitaplar
Basında Kitaplar
Kitap Çıkaranlar
Mahsus Mahal Türküsü
Bize Yazın
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Google