![]() |
|||||||||||||||||
|
Merhaba , Nicedir yazamadım. Yazmanın özleme çare olup olmadığını tartıştım kendimle. Hepinizi özlediğimin farkındaydım da, özlemin çaresinin yazmak olduğunu iyice kavrayıncaya kadar elim kaleme gitmedi. Yazmanın kıymetini bilemiyoruz çoğunlukla. Özlemin çaresizliğini yaşayanlar anlar belki anlatmak istediğimi... Halk ezgilerinden birindeki “el kadar” kağıdın önemini. Bir daha yüzünü göremeyeceğimiz, eline değemeyeceğimiz sevdiklerimiz, yol arkadaşlarımız bir fotoğraftan gülümsediğinde duyduğumuz iç burkan sevgiden daha fazlası vardır mektuplarda. Her yeni okuyuşta başka bir ayrıntıyı görürüz. Bir kelimenin üstünün karalanması, yanında mektubu yazanın “ben karaladım” notu olsa bile, bir küçük öykü düşündürür bize. Mektupların kağıtları bile ayrı öyküler fısıldar. Gökyüzüne, güneşe, çiçeklere özlem duyan birisinin özledim demeden özlemi anlatmasının ustalığı, sevdiklerini üzmemek için takınılan iyimser havanın, kağıdı iyi kullanmak için harflerin küçültülüşünün ayrı ayrı öyküleri yazılabilir... Yazılmalıdır da. Yazıldığında bu öykülerin dışarıdakinin öyküsü olduğunu bilerek. Çaresiz özlemlerin soluğunu yüzünde duyamamanın, kucaklaşmanın düşlerde kalışının, “dağ ardında olsun da yer altında olmasın” dileğinin zehir acısını yalnızca dışarıdakiler bilirmiş gibi.. Çaresiz özlem nedir? Sevdiklerinin yaşadığını bilmekle yetinememektir. Özgürlüğün ne demek olduğunun anlaşıldığı noktadır. İnsanlarla arasına giren uzaklıklar değildir yalnızca. Duvarlardır, yasaklardır, insanlardır. Bir gömlek alıp o gömleği giyişini yalnızca düşleyebilmek gibi... İnsanın bir mezara bile ulaşma olanağı vardır da... Böyle bir düşlem gücü olan kişi “kesmeli” cezasını insanların. Islık çalabilmenin, kapıyı vurup çıkabilmenin, bir mektubu yalnızca yazıldığı kişinin okuyacağını bilerek yazmanın da bir özgürlük olduğunu bilmeli bir yargıç. “İçeri” atılanın yalnızca “suçlu görülen” kişi olmadığını, cezalandırılan kişilerin kalabalıklığını kavramadan yargılayabilir mi insan, sanmam. Mektupların önem kazandığı yer önce hapishaneler bence. Sonra askerlik yapılan mekanlar. Hemen herkesin bildiğini sandığım bir türkü vardır, “Bir of çeksem karşıki dağlar yıkılır” diye başlar. Bu büyük sıkıntının sebebi ikinci dizededir: “Bugün posta günü”. Herkesin mektubu gelmiştir, türküyü söyleyenin ciğerine hançer sokulmaktadır. Bu türküler elbette tek değildir ama özlem türkülerinin öyküleri bir mektuba benzer bence. Üstünde ister “okunmuştur” notu, ister mürekkebin renginin iki de bir değiştiği bir adres olsun, bir mektup zarfını görmenin yürek çarpıntısını taşır öncelikle. Tam da burada bankalardan borç bildirimi mektuplarıyla kredi reklamlarından başka bir şey ulaştırılmayan kişileri düşündüm. Bayramlarda kart atma gereğini duymamış bir görgüden gelmenin basitliğini... Sevmem asilzadeleri ama bir padişah kızının yazgısı /davranışı hiç çıkmaz aklımdan, kocasının hapishaneden yazdığı mektupları bir özel torbada saklamıştır ölene dek. Kimseye dokundurtmadan/ okutmadan. Kocasını hapse atan da, yargılı/ yargısız bir infazla hücresinde boğduran da ağabeyidir. Ölene dek ağabeyiyle de konuşmaz. Ağabey II. Abdülhamit'tir. Öldürülen eş Mahmut Celaleddin Paşa. Osmanlı soyunun “Cüce Sultan” diye andığı bu padişah kızı o çaresiz özlemiyle benim gözümde insanlaşır. Onun hapishaneye yazdığı mektupları düşünürüm. Hiç okuyamayacağımız ne çok mektup var, çağlarını yansıtan. Her şiirin, her öykünün, denemenin bir mektup olduğunu düşünürüm çoğunlukla. Artık buluşamayacağımız dostların, ağabeylerin, ablaların mektupları gibi okurum. Yalnızca bana emanet edilen bir gizle karşılaştığımı sanırım çoğunlukla. Yalnızca bana anlatıldığı için içim bir hoş olur. Melih Cevdet'in böyle bir gizini aktarayım size: “Bir gün hiç unutmuyorum, ikindi vakti okulumdan dönüşümde yalnızdım. Parka girdim, bir şey tuttu beni orada. Dereye ve gökyüzüne baktım. Derenin ve gökyüzünün rengi hiç görmediğim gibiydi, beni şaşırtmıştı. Kızıla çalan bir renkti bu ve daha garibi, ağaçların üstünde o güne kadar hiç görmediğim bir aydınlık vardı. Dünya başka bir dünya idi sanki, ben başka bir dünyada yaşıyordum. Bir tansıkla karşı karşıya bulunduğum duygusuna kapılmıştım. Yürüyemiyordum, sadece bakıyordum, ruhum hayranlıkla dolmuştu ve mutlu idim. Bu anın ne kadar sürdüğünü bilmiyorum. Ama çok sürmemiştir sanırım, yağmurdan sonraki güneş gibi, gökle yeryüzünün birleşmesi gibi, bir rüya ile bir anının yanyana gelmesi gibi, sanrı gibi, vahiy gibi bir şeydi bu. Hiç unutamamışımdır. Bu olay geçtiğinde on üç yaşımdaydım. Ne olduğunu iyi anlamadığım için kimseye sözünü etmemiştim. Böylece yıllar geçti. Ailece Ankara'ya göç ettik, orada liseyi okudum, şiirler yazmaya başladım. 1951'den 1961'e kadar üstünde uğraştığım ‘Kolları Bağlı Odysseus'u yazarken, bir gün, yukarda anlattığım, parktaki olay gözümün önüne geliverdi birden. Şiirin yazmakta olduğum bölümü, çocukluktan çıkış dönemini içeriyordu. Şöyle bir kıta eklemekten kendimi alamadım: Unutmam o güz ikindisini Her yanda alı al bir mutluluk Terli bir at gibi gülümseyiverdi Düşle gerçek arası dörtnala Bir koşudan sanki çoğala çoğala Gelip yitivermişti çarçabuk Beyaz kulelerle bayraklar ortasında
Düşler olsun, anılar olsun ya da anı ile düş karışığı bu olaylar bir ozanın, genellikle bir sanatçının çalışmasında ne zaman, nasıl kendini gösteriverir, bilinmez. Belki bizim ‘esin' (ilham) dediğimiz budur, dışardan yukardan değil de, kendimizden içimizden seslenir, görünür bize.” Melih Cevdet Anday Geleceği Yaşamak adlı kitabındaki denemelerden “Gelip Gidiyor muyuz?” adlısında esini böyle açıklamış. Algılamamızdaki bir anlık değişiklikle doğanın bize her zamankinden farklı görünüşünü, düşlerimizi/ düşlemelerimizi boşlamamamızı, onların da doğanın karmaşıklığı içinde oluştuğunu söylüyor. Bu düşler, yanılsamalar bütün benzerleri gibi yazmak için bir kaynak elbette. Duvarları aşmak için bir yol. Şiiri hapishanelerde bile özgür kılan düşlerimiz, umutlarımız değil mi? Yazmak hem özlemlerin çaresi, hem özgürleşmenin hiç değilse direnmenin bir yolu. Ben bir çoğunuz gibi yazarak direndim, içerinin değilse de dışarının koşullarına, böyle gelebildim bu yaşa... Kalın sağlıcakla, özlemle kucaklıyorum hepinizi. Ablanız |
||||||||||||||||