![]() |
|||||||||||||||||
|
Merhaba, zor koşulları yazarak aşmaya çalışan arkadaşım, Bu kez seninle Necati Cumalı'nın şiirleri üstüne konuşmak istiyorum. Doğrusunu istersen bu yazıyı Cumalı için düzenlenen bir etkinliğe hazırlamıştım. Ama kalabalıkta konuşma dağılır gider. Dinleyenlerin bile işine yaramaz. Bu konuşmanın bir bölümünü sana yolluyorum. Şiirlerle birlikte işine yarayabilir. Belki de sen bu şiirlere başka yorumlar yazarsın. Necati Cumalı, yazı yaşamına şiirle başlamıştır. Bu başlangıç, edebiyata şiirle başlayıp başka dallara atlayanların geçici heveslerine benzetilemez. O her zaman bir şair tavrıyla yorumlamıştır yazdıklarını, ister öykü biçiminde, ister roman oylumunda olsun. Necati Cumalı'nın anlatımındaki şiir bakışı ve şiirsel öğeler başka yazıların konusu elbet. Ben, onun iki şiirindeki öykü örgüsünü, onun öykücülüğünün bir adımı olarak açıklamaya çalışacağım. Necati Cumalı'nın ilk şiirleri 1939, ilk öyküleri 1945 yılında yayımlanmaya başladı. İlk kitabına ad olan şiiri ‘Kızılçullu Yolunda'da küçük bir anının öyküsü yer alır. Hıdırellez günü, Kızılçullu yolu Beni herkes severdi çocukluğumda Arabacı yanıma oturur Kırbacı bana verirdi.
Ben Fitnat Hanımın oğlu Zayıf bir kızı severdim Gözlerinin içi gülerdi.
Hıdrellez güneşi, Beraber tırmanmadık mı ağaçlara? Siz kanatmadınız mı ellerimi Elma çiçekleri?
Öykünün en önemli dizesi “Hıdırellez günü”dür. Şairin andığı yolu bir anda somutlaştıracak bir kalabalığı, bir halk şenliğine fon oluşturacak yeşilliği çizer okurun zihninde. Yolun anlatımı bir araba, arabacının yanında oturan çocuk ve havada şaklayan kırbaçla tamamlanır. Arabaların geçişini seyreden güleç bir kız, bu çocuğun kim olduğunu sorar yanındakilerden birine. O büyük bir ciddiyetle “Fitnat Hanımın oğlu” diye yanıtlar. Güneşli havada tırmanılan çiçekli ağaçlar ve çocuğun, çiçekli bir dalı koparmak isterken kanayan avuçları ek bir öykücüktür.. Elbet şiirin bütün yükünü taşıyan “Siz kanatmadınız mı ellerimi elma çiçekleri” dizesini göz ardı etmiyorum. Necati Cumalı, şiirlerini öykülerinin bir ön karalaması olarak düşünmemiştir elbette. Ama şiirlerinde öyküler anlatmayı sever. Ben bu öyküleri değişik dönemlerden seçmek istiyorum. Öncelikle öyküleri yayımlansa da henüz öykü kitabı yayımlanmadığı döneme ağırlık vereceğim. İlk öykü denemelerini yayımladığı ama öykülerinin henüz kitaplaşmadığı 1945 yılında yayımlanan Harbe Gidenin Şarkıları'ndan Karda Ayak İzleri Var, 1951 yılında yayımlanan Güzel Aydınlık'ta yer alan Karabatak'la Bir Ana. Bir şiir de öykücü ve romancılığının artık şiiri kadar iyi bilindiği dönemin toplu şiir kitabı Yağmurlu Deniz'den (1968) Kısmeti Kapalı Gençlik. Biliyorum, öyküsü şiirinden daha ağır basan Emine, Karakolda, Uçanalı Zülfikar Beye Ağıt, İstanbul Kışa Hazırlanıyor ve benzeri şiirlerle işim daha kolay olacaktı. Ama ben onun şiirinin altındaki kimi zaman belirsiz anlatı çizgisini ve bu çizginin onun öyküsünün bir yanı olduğunu kanıtlamak istiyorum. Karda Ayak İzleri Var, bir savaş fotoğrafının yorumu gibi de bir ağıt gibi de okunabilecek bir şiirdir. Ama öykünün kalın çizgileri bu ağıtı ayakta tutar. Şiir, “Karda ayak izleri var dizeleriyle başlar. Kurşunlanmış bir grup insan ve ayak izleri. Cumalı, kandan söz etmez, “vurulup düştükleri yer”de ya da elbiselerinde kan olmalı. Yoksa nerden bileceğiz vurulduklarını? Ölenlerin kimliği belli değildir. Ama ayak izleri bozulmadığına, örtülmediğine göre kar da yağmamaktadır artık. Ama izler donmuş olmalı. Bu görüntüyü tamamlayan dizeler öyküyü anlatmayı sürdürür: “Yüzleri tanınmayacak halde Gömülmemiş ölüler, ister istemez savaşı çağrıştırıyor.Ve yurdundan uzakta ölenleri. Anlatı sürerken, ölüler bulunduğunda zamanın gecenin ilerlemiş bir saati olduğunu da öğreniyoruz: “Onlar için değil Ölenleri bulanlar, artık bunlara ihtiyaçları olmadığını söyleyerek yavaş yavaş soyarlar onları, belki de gömmek için. O zaman onların asker olduğunu da anlarız. Şapkaları yanlarına yuvarlanmıştır. Onların üstünden birer birer alınanlar, bu asker kimliğini açıklar: “Artık hepsi bitti Sırtlarından elbiselerini çıkarıp onları en yakın çukura atanlar ellerine değmişlerdir herhalde. Elleri buz gibidir. Bir teselli gibi “ocak ateşleri” anılır, onlar da ısıtamayacaktır onları. Adlarını bilmemiz de gerekmez, nasılsa söylesek de duymayacaklar, başuçlarına (ya da mezarlarının başına) gelenin kimliğini (“dost mu düşman mı”) bilemeyeceklerdir. Bu gelen bir kurt da olabilir, ıssızlıktayız. Son dize onların uzaklardan geldiğini anımsatır:• “Artık ne tren ne gemi Anglo-Amerikan bir çocuk tekerlemesi olan Humty-Dumty'nin son dizelerini (“Kralın bütün askerleri/Getiremez onu geri..”) çağrıştıran bu final ölenlere sanki bir ulus yakıştırmakta.. Şimdi şiirin bütününe bir göz atabilirsin: Karda Ayak İzleri Var Karda ayak izleri var Artık üşümezler ki Artık ne tren, ne gemi Necati Cumalı Bir mendil gökyüzünün değerini bilen arkadaşım, En iyisi Necati Cumalının dizeleriyle bağlayayım sözü: “Kimse alamaz elimizden bu ümidi Daha aydınlık koşullarda yeni mektuplarda buluşmak üzere. Özlemle.. Ablan |
||||||||||||||||