İçeriden dışarıya, dışarıdan içeriye köprü kuran dergi; mahsusmahal... İçeriden dışarıya, dışarıdan içeriye köprü kuran dergi; mahsusmahal...

 

 

 
Anasayfa
Hakkımızda
Künyemiz
Sayılarımız
Öyküler
Şiirler
Denemeler
Karikatürler

Sennur Sezer

Dışarıdan İçeriye

 

"Güneşli Günler Göreceğiz"

Merhaba,

Nerdesin, kaç yaşındasın, nasıl bir yerdesin, bulunduğun odada bir arkadaşın var mı bilmiyorum. Kaç yıl daha orada kalacaksın onu da. Bu hem yalnız sana hem de tüm okuyacaklara yazılmış bir mektup. Altmış üç yaşında bir anadan ve şiirlerini biliyorsan bir şairden bir selam.

Bu mektuplarda kendi şiirlerinden örnek görmeyeceğin bir şair, sanırım pek de tanımıyorsun.

Doğrusunu söylemek gerekirse o, bundan yirmi yıl kadar önce bir mizah dergisi olan Gırgır'daki “İçerden Dışarıya” köşesinin mektuplarıyla sizleri daha iyi tanımaya, size yazmaya başladı. Biraz öncesi de var. Ona hapishanelerden yazılmış özel mektuplar da var. Ama ne yazacağını, nasıl yazacağını hep bilemedi. Özgür sayılıyorsa özgür olmaktan utandı. Kendi yazdıkları yargı aşamasına ulaşmayan soruşturmalarda kaldı, yakınları yargılandı. Ama mahkemelerde, kışlalarda gördüklerini anımsadıkça bunlardan söz etmekten de utandı. Mektuplaşmayı ağır aksak olsa da sürdürdü.

Belki şair olmak ona sözcüklerin değerini anımsattığı için, duyguların sözcüklere sızacağına inanır. Canı sıkkınken mektup yazmayı istemez. İster ki, mektupları bir dilim gökyüzü, bir pançak ay ışığı, bir dal iğde çiçeği, bir salkım üzüm gibi girsin tutukevlerine. Sözcükler dişlerini kamaştırsa da okuyanın, dilini bursa da, tam olgunlaşmamış bir yemiş serinliği versin. Umudunuzu tazelesin, direncinizi pekiştirsin, yaşamayı sevdirsin. Göğün karardığı günlerde, bulutlar yere kapanmış gibi dururken kulağınıza “güneşli günler göre

ceğiz çocuklar” dizesini fısıldasın.

Hişt, oradaki, ne dudak büküyorsun... Bu tek başına benim karamsarlığımı iteleyen bir dizedir. Biliyorum sen de yazıyorsun. Yazmak tutuyor seni ayakta. Yazıyorsun ama yayınlayacak yer bulamıyorsun.

Öfkeleniyorsun,kızıyorsun, kırılıyorsun, güceniyorsun, gocunuyorsun, alınıyorsun... Dur, dur, bütün bunlara gerek yok. Yazmak, hele şiir yazmak kolay iş değil ki. Hem de şairi bu kadar çok bir ülkede. Seni ayakta tutması bile yeterli.. ama okumak hele iyi çözümlemeler yaparak okumak da şart. Bir dizedeki sözcüklerin sırası değişince o dizenin anlamı ne kadar değişiyor, sözcükler değişince anlam da değişiyor mu bunlara bakmayı bilmelisin. Sözcük dağarcığın da epey geniş olmalı. Eskiden okuduklarından, dinlediklerinden, türkülerden, masallardan sözcükleri not ediver. Renkleri de: Kül rengi, duman rengi, cam göbeği, şeker pembesi, yavru ağzı, ayva çürüğü, vişne çürüğü, kestane, küllü sarı, kırık

beyaz, çivit mavisi, süt mavisi...

Bir gün eski bir öyküde koktoroş diye bir sözcük okursan bil ki bir zamanlar “horoz ibiği” diye bir kırmızı renk modaydı. Bu renk Fransızca adıyla böyle girdi Türkçe'ye. (Ben çocuktum, bu ad bir çıngırak gibi gelirdi bana... Senin de böyle için aydınlanarak anımsadığın sözcükler varsa, bir bak bakalım o sözcüğü nasıl anlatacaksın bilmeyen bir okura..)

Kuşların da adları var anımsayıp yazacağın: Saka ,serçe, karga , gök karga, saksağan, karatavuk, sığırcık, karabatak, yelkovankuşu, çobanaldatan, bülbül, narbülbülü, kuyruksallayan, kılkuyruk, toy, çavuşkuşu, sarıasma, puhu, karaleylek,

ibibik, arıkuşu, turna, telliturna ...

Menekşeden başla çiçekleri yazmaya ki, “menekşe koymuşlar gülün adını” dizesiyle, “Kadrin bilmeyenler alır eline onun için eğri biter menevşe” (Karacaoğlan) hemen anımsansın. Papatya, gelincik, nevruz,kardelen, çiğdem, çobançantası, öküzgözü, kahkaha, gecesefası, hercai, gündüzsefası, aynısefa, yıldız, kasımpatı, saraypatı, hanımeli, ateş çiçeği, tavşangözü, gelinduvağı, tavşankulağı, fulya, küstüm çiçeği, nergis, sümbül, lale, manisa lalesi, leylak, lavanta beklesin sırasını. Bir de “gül ibrişim” var ama o ağaç türü. Akasyaya benziyor da, çiçekleri bir hoş, yaprakları dokununca küsüveriyor. Hani yaprağı kötü kokan bir ağaç var, adı ne rüzgarlıdır onun: Aylandoz. Gülün çeşidi de ayrı. Sarmaşık gülünden başla düşlemeye, yediveren ile noktala.

Ben bazen bunca sözcüğün kendimce görüntüsüyle avunurum. İğde çiçeği der demez kokusu burnuma gelir gibi olur.. adını bildiğim yaban otlarını düşlerim... kokularını, ballıbabaların çocukluğumda şekerini emdiğim mor çiçeklerini.. Onlara kimi yerde “anasına babasına pay veren” derler. Anlamazdım. Meğer anasını babasını azarlayan / paylayan demekmiş. Ben bunları şehrin uğultusunu unutmak için tekrarlarım. Şimdi de madem ki sizlere çiçek getiremiyorum, bu mektupta adlarını bir anımsatayım istedim. Bir mektubu doğanın bunca renkli varlığı ile doldurmak size de belki iyi gelir.

Yazmak isteyenlerin kelime dağarcığı kalabalık olacak ya, çiçeği de böceği de bilecek, duyguları adlandırmanın çeşidini de: küsmek, gücenmek, darılmak, gocunmak... biraz farklı duyguları farklı sözcüklerle anlatmak... Bu da yetmiyor, benim hep üstünde durduğum bir istif meselesi var.

Anlatacaklarını sıralamaya da istif diyorum ben, sözcüklerin dize / cümle içindeki durumuna da.

Öyküye ya da şiire nereden başlayacağını bilmek gerekli bence. Olayı, şiiri bir senaryo gibi düşünmek, en çarpıcı noktadan başlamak. (Sonra da hızı kesmemek). Sözcükleri birer nesne gibi düşünüp elinde bir kamera olsa nereden / hangi sözcükten / görüntüden başlayacağına karar vermek. İşte bu noktada Nâzım Usta'nın Güneşli Günler şiirine bir göz atın derim ben. Bugün Pazar'a da. İkisi de bir senaryo gibidir. Başka örnekler üstüne sonra konuşuruz.

Hoşça kalın, sağlıklı kalın.

Hepinizi kucaklıyorum

 

Ablanız

Sennur

 

 
Mektup Bekleyenler
Dergiyi Edinmek
Bağlantılar
İletişim
Ortak Kitaplar
Basında Kitaplar
Kitap Çıkaranlar
Mahsus Mahal Türküsü
Bize Yazın
 

 

 

 

 

 

 

Google
 

eXTReMe Tracker