![]() |
|||||||||||||||
|
Hayvanın Sesi Nurayev, İngiliz Kraliyetine ait opera ve bale salonunda sahne aldığının ertesi günü, İngiliz gazetelerinin birinde şöyle bir başlık çıkmış: “Misafir odasına bir hayvan girdi.” Klasik bale eğitimi almış, çocuk yaşta girdiği zorlayıcı disiplin altında mesleğinin bütün inceliklerini bedenine dağlamış bu bale dehasının, İngilizleri şaşırtan hayvansı üslubu, aldığı eğitimden değil, eğitilmeyen yanından ışımıştı. Evcilleşmeyen, başına buyruk, asi bir şey vardı onda. İlkellik... Batı düşüncesine göre, gelişmemiş toplumlar için kullanılan ilkel sözcüğü, ne yazık ki kendi içinde barındırdığı şiirsel uygarlıktan arındırılarak bir horgörü ifadesi olarak kullanılır. Oysa, çevresi su kaynaklarıyla dolu küçük bir havzada yaşayan bir ekvator kabilesinin, aynayı icat etmemiş olması, aynayı düşünmemesinden çok, baktığı her yerde kendi yansımasını görecek denli aynaya doymuş olmasındandır. İç içe geçen yansımaların sonsuzluk yanılsaması yarattığı bir coğrafyada söz konusu edilen aynasızlık, onlara kendi dünyasından bakan yabancı bir bakışın bildik ayna fikrini diretmesidir yalnızca. Zavallı bir diretmedir bu. Hiçbir zaman kavuşulamayacak ince bir bilginin, aklın karanlığında feda edilmesidir. Nurayev'i hayvansı kılan, onun yer çekimine karşı durmayı esinleyen ilkelliğiydi. Uygar kültürün elit sanatlarından biri olan baleyi kendi yanlışlığını katarak ilerletmiş, alışılmış olanın dışına çıkarak, baleyi bale olmayan yeni bir bale fikrine doğru çekmişti. Bu nedenle, kendini, uygar dünyaya ait bütün gelişmiş sanatların tek sahibi ve otoritesi olarak gören sanat ideologunun, “Misafir odasına bir hayvan girdi” cümlesi, yaşadığı sersemliği itiraf etmesinin ötesinde, bir büyük iltifattır. İltifatı hayvanlar alır. Beden dili, renk dili, yazı dili, müzik dili her ne dil olursa olsun, ilkel bir duyuşla o dili algılayıp dünyaya teslim edenler... Balthus'u, Nurayev'i, Ducasse'yi, Barthes'ı, Bach'ı kendi alanlarında unutulmaz kılan, içlerinde, hiç büyümemiş -dolayısıyla uygarlaşmamış-, doğayla ilişkili ama dünyadan kopuk gizemli bir varlığın susturulmamış olmasıydı. Akıl uyutur. Budur görevi. Göğse yerleşmiş acı bilgiyi, varolma kaygısını, can sıkıntısını, aynılaşma korkusunu görmezden gelir. Bu yüzden hep tehlike altındadır edebiyat. Yazar, akli bir varlığın, kültürden devraldığı yapıntı kompetanlarıyla, işaretlerden, bedenden, notadan, renkten ve kokudan tümüyle yoksun bir dünyanın -boş kâğıdın- önünde, çıplak harflerle Hurufiliğe soyunmuştur. Üstelik, yazdığını okuyan öbürüyle arasına bir rabıta çatmak için, yüzeye çıkmaya mecburdur. En derinde olan suskunluktur çünkü; oluşu olduğu gibi kabullenen, hakikati kendi uzaysallığında alımlayan, ama bunu kanıtlayamayacak denli dilden yoksun, söyleyemeyen bir şeydir, yazar. Yalnızca titreyişe kapılmış, esin denilen o mutlak duyguyu, olduğu haliyle, bozmadan zihninde dondurmaya kalkışmıştır. Yazamayacağı bir şeydir bu. Örneklemesiz, açıklamasız, tanımsız. İki seçeneği vardır onun. Ya herkesin anlayabileceğini anlatacak, ya da bir kişiye, yalnızca kendisine yazacak ve kendi özerk topluluğunu oluşturacaktır. Ama kendisi de bir başkasıdır yazarken. Yazıyı kem gözle, çoğun ait olduğu okur topluluğunun gözüyle okuyan, sinir bozucu bir kimsedir kendisi. Grameri, imla kılavuzunu yazarın burnuna dayayıp onu dünyaya çeker. İlk kez yan yana gelen sözcüklerin büyüsüyle tek bir cümle kurmakla yetinen “alemi olan adem”i, anlatmaya, kurmaya, simgeselleştirmeye itekleyen bir iblis... O, yazarı ortaya çıkarandır. Dediğini yaptıran, kağıdı okutan, yazıyı ifşa edendir. O teşhircidir. Ama ben hiç sevmiyorum şu ‘teşhir' sözcüğünü. Hem melodisini sevmiyorum, hem de sonuna geldiği cümleyi bayağılaştırmasını... Yazmanın teşhirle açıklanmasını içten içe itiraz edişimin nedeni, içerideki hayvan yazarın yazıya eğilimini az da olsa sezinlemiş olmamdır. Bakın, yazmak gibi bir derdi yoktur onun. Sahi söylüyorum. Kapıldığı titreyişi, ucunu bulamadığı boşluğu tatmakla meşguldür o. Ta ki yetenekli iblisi onu yukarıya çekip eline mürekkep bulaştırana kadar... Derken yazı gelir. Alemi olan ademin sesi, ara ara duyulur fondan. Yüksek tonda duyulan, her zaman için iblisin sesidir. Yazıyla tanınmak, yazıyla benimsenmek, yazı aracılığıyla arzulanmak isteyenin... O uygar ve akıllı bir varlıktır. Yazı masasını kamuya açmaya hazır, kendinden söz etmeye teşne, gevezenin tekidir. Bağrında sakladığı hayvan yazarın iniltili hüznünü, canhıraş bağırtısını, öfleyip püfleyişini, sanki bir simyacı oranıyla kendi yazısına harmanlayarak ona bir yaşama alanı tanır. Teşhir eden kendisidir, ağrıyan yeri başkası. Bu ikisi zaman zaman yer değiştirirler. Özellikle geceleri. Uyuyan yerkabuğunun uğultusuyla örtünmüş karanlık bir çağ yaşanıyordur o zaman. İblis'in yorgunluğunu fırsat bilen hayvan, Hz. Hızır'ın belirişi gibi birdenbire belirir. Sonra, “Ellerim, ellerim!” diye övünür İblis. “Ben yokken neler yapıyorlar?” Belki de katlanılamayacak olan, ne iblisin ne de hayvanın tek başına kalakalmasıdır. Hayvansız bir iblisin kaderi, kupkuru, şiirsiz ve mantıklı cümleler; iblissiz olanınki ise mağara yazılarıdır. Birbirleri olmadan ayakta kalamayacak bu kafadan yapışık ikizler, yazarın tam ortadan yarılmışlığıdır. Bir yanda esin, öbür yanda kibir. Ve acımasızdır okur. Kimse alemi duymak istemez. Gaipten gelen sesler ürkütücüdür. Birinin karısı, birinin babası, bir sülalenin üyesi, bir muhasebeci ya da kısaca bir dünya kulu olmalıdır ki yazar, onu dinleyebilelim. Nurayev' in teknik adımları olmasa, havaya çizdiği vahşi dönüşü göremeyeceğimiz gibi.
|
||||||||||||||