İçeriden dışarıya, dışarıdan içeriye köprü kuran dergi; mahsusmahal... İçeriden dışarıya, dışarıdan içeriye köprü kuran dergi; mahsusmahal...

 

 

 
Anasayfa
Hakkımızda
Künyemiz
Sayılarımız
Öyküler
Şiirler
Denemeler
Karikatürler

Şanar Yurdatapan

“Katil Gitar” (2. sayı)

- Ben bu gitarı nasıl içeri alırım? Ya telleriyle bir arkadaşımızı boğarsan?

Zavallı gitarım şaşkın gözlerle bana bakıyor yattığı yerden. Hemen yanında “içeri giremeyecek” diğer tehlikeli eşyam: tıraş makinesi, çarşafım, yastık kılıfım, ortopedik yastığım (bu yıl boyun fıtığı ameliyatı oldum, normal yastıkta yatamıyorum), kurşun kalemlerim, kalemtıraşım, silgim, hepsi ağlamaklı gözlerle bakıyorlar. Daha da şaşkınları var aralarında… Kaşarlı yarım ekmek (öğlen yemeği saati geçti, aç kalmayayım diye bizim bakkal İdris'e yaptırmıştım), 2 paket bisküvi, 1 küçük neskafe, poşet çay ve kuşburnu, şampuan, kolonya, pet şişe su!… (Bunlar kantinde varmış, oradan alacakmışım. İyi ki içerde butik filan yok. Vallahi elbiseleri de çıkartıp içerden yenisini aldırırlardı zorla.)

- Ya da ne bileyim, intihar etmeye kalkarsan?

Aklımdan şimşek hızıyla “Ötenazi Hakkı” geçti ve onu hemen ve yıldırım hızıyla aklımdan kovdum. “Şimdi, Kartal Özel Tip Cezaevi girişinde Jandarmayla ötenazi hakkını tartışmak vardı anasını satayım” diye mırıldanarak başka bir görüntüye geçti körolası aklım. Sökmüşüm gitarımın “mi” telini, dolamışım boynuma, kendimi boğmaya çalışıyorum, ama olmuyor bir türlü. Hem kendi beceriksizliğime kızıyorum, hem de yanlış tel seçtiğimi düşünüyorum. Bana “mi” teli mi yakışırdı? Öleceksek bari “sol” teliyle ölelim! Haydii vur kendini şarabaaaa… (Nerdesin Timur?)

- Bak kardeşim, sökeyim gitarın bir telini, boğ bakalım beni. Ölürsem mesele yok, sen haklısın! Boşuna çene yoruyorum. Yok “hapishanelerin bin yıllık geleneği”ymiş, “telli saz, mapus damının sembolü”ymüş, “bunca mapushane türküsünü yakanlar telsiz sazla bu işi nasıl becermiş”miş?… Ne desem nafile. Zavallı gitarcık bir türlü sol taraftaki “içeri giremez”ler yığınından, sağ yandaki “eh, ne yapalım, girin bari”ler yığınına terfi edemedi. Valla, galiba böylesi daha da iyi oldu. Çünkü bu yığına kabul edilenlerin hali, edilmeyenlerden beter. Çantamı hazırlarken mis gibi yıkanıp çakı gibi ütülenen giysiler tek tek silkelenmış, ıslak çamaşır gibi sıkılıp buruşturulup üstüste yığılmış. “Yahu ben bu çamaşırları, havluları nasıl yıkayacağım içerde, hepsi leş gibi oldu. Durun, durun yahu… Hiç ayakkabı havlunun üstüne konur mu?”

Eşyalarım kendilerini bildi bileli böyle aşağılanmamıştı. Pardon, iki eski itirafçının canını kurtarayım derken PKK'ya “yardım yataklık”tan tutuklanıp Ümraniye'ye yollandığımda da epeyce hırpalanmışlardı, ama alt tarafı sarı-kırmızı ve yeşil renklilere yasak konmuş, gerisi benimle birlikte koğuşa girmeyi başarmıştı. (ki orada da her yer bu 3 renkteydi neredeyse!…)

Eşyaların aşağılanması neyse ne, şaka da bir yana, insanların aşağılanması had safhada “üst araması” denen işlemde. Ancak tek kişilik bir plaj kabini kadar bir yere alınıyorsunuz 2 jandarmayla birlikte. İçerde bir plastik iskemleden başka hiçbir şey yok. Önce üstünüzde ne var ne yok çıkarmanız isteniyor, Adem baba kılığında kalıncaya kadar. Sonra jandarmanın bir adım karşısında durup iki elinizi yukarı kaldırmanız ve 360 derece dönmeniz isteniyor. En sonunda ise bacaklarınızı 50 cm kadar açıp çökmeniz, kalkmanız, bir daha, bir daha… Herhalde makatınıza bir şey sokmuşsanız yere düşecek… Aslında, gerçekten de bir şey sokulmuş gibi hissediyorsunuz makatınıza: “İnsanlık onurunuz”… Hani Hikmet Sami Bey'e ayıp olmasa “oynamıyorum arkadaş” deyip basıp gidesim geliyor evime. “Alın kıymetli F Tipinizi, sizin olsun, siz çöküp kalkın 3 kere.” Ama kendi isteğimle gelmişim, çekip gitmeyi de yediremiyorum doğrusu.

“İzin verilmişleri” alıp geçtim jandarmaların arasından içeri. (Allahtan içime soktuğum el bombalarıyla kaleşnikofları ufak bir ameliyatla kalın barsağıma diktirmişim de düşmediler.)

Evet, Alis'in Harikalar Diyarındaki gibi Jandarma'dan geçince sanki dünya değişti. Öte yanda müdürden fotoğrafçıya, doktordan İnfaz Koruma Memuru'na kadar herkes bir saygılı, bir dost!… Duymuşlar benim Adalet Bakanı'na “Açık Mektup” yollayarak buraya gönüllü geldiğimi, merakla bekliyorlarmış “kim bu çatlak?” diye. Üstelik beni gazeteci sandıklarından “Yazın Allah aşkına, her şeyi olduğu gibi yazın. Ama halimizi de yazın. 170 milyon maaşla, 4 çocukla, 70 milyon kirayla Çakıcı'ya, Ağca'ya infaz korumalığı yaptığımızı da yazın ama…” Söz verdim, tutacağım, onları da yazacağım kendi ağızlarından.

Güya ben buraya bir yandan da okumak, yazmak ve (Orhan Pamuk'un kulakları çınlasın) beste yapmak hayaliyle gelmiştim. Önce gitarımı bıraktım, sonra sapımı ve en sonunda ipimi. Gitarı biliyorsunuz da “ip ve sap”ı mı soruyorsunuz? Şöyle: Omuzdan askılı siyah bir çantam vardı, kitaplarımı, defterlerimi, kalemlerimi taşıdığım. İçindekileri ortaya döküp “girecekler kalacaklar” diye bölücülük yapan jandarma eri, cebinden bir bistüri çıkarıp “cart” diye kesiverdi sapını, daha ben “dur” demeye kalmadan ve ta diplerinden!… Kaldım mı sapsız? Derken cebimden çıkan eşya arasındaki “diş ipi”me de taktı. Onu da alıkoydular. Nedenmiş? “Ya kendimi boğarsam”mış. Yahu bu jandarma iyiden iyiye kafayı takmış benim intihar etme olasılığıma… “Bak kardeşim, 3 gecedir Kartal İl Jandarma Komutanlığı'nda gözaltındaydım. Siz jandarmasınız da onlar mandarma mı? Güzel güzel geçindik. Gitarım da yanımdaydı, siyah çantam da. Üstelik günde 3 öğün, önce diş aralarımı temizliyordum o iple, sonra fırçalıyordum. İntihara filan da kalkışmadım gördüğün gibi…” Iıh, fayda yok. Jandarmacık “Nuh” diyor, “Muhammed” demiyor.

Uzun sözün kısası, sırat köprüsünü aşıp hapishanenin Jandarma Genel Komutanlığı kontrolündeki bölümünden Adalet Bakanlığı kontrolündeki bölümüne kapağı attığımda kendimi oldukça ipsiz-sapsız hissediyordum. Sonuçta, ortopedik yastığım kendi kıyameti koparmamla; gitarım birkaç gün sonra cezaevi müdürünün yardımıyla; ipim ise doktorun müdahalesi ile geri verildi. İşte “ipsizlik”ten böyle kurtuldum. Ama “sapsızlık” hâlâ devam ediyor. İnsan 60'ına merdiven dayayıp hâlâ bir baltaya sap olamamış, mapus köşelerinde sürünüyorsa, şikayete de hakkı yok demektir. Sap gibi kalıverir işte böyle Özel Tip Hücreleri'nde…

Haaaa, gelelim hücremeeeee…

Kazıklandım dostlar, meğer Kartal' da tek kişilik hücre yokmuş. 4, 6, 8 ve 10 kişilik hepsi. Bana ise yeni boşalan 6 kişilik 2 katlı bir hücre irisi tahsis edilmiş. Valla başka 5 kişinin hakkını yemiş gibi hissediyorum kendimi. Bu güzelim dubleks boğazımdan geçmiyor desem inanır mısınız? Ama önce onu sizinle tanıştırmalıyım…

Buna hücre demeye bin şahit ister. Bir kere dubleks! Her iki katta da 4m x 5,5m boyutlarında birer oda irisi (bkz. Şekil 1), alt katta 1m x 2m'lik bir lavabo ve ordan geçilen duş bölümü. 80 cm eninde, trabzansız, 15 basamak merdivenle çıkılan üst katta 2'şer yataklı 2 ranzadan başka; gene aynı boyutlarda bir lavabo daha ve bir de alaturka tuvalet. 2 katta da 20'şer dilimli kaloriferler. Havalar pek sert değildi, ben ısındım. Ama daha soğuk havada ne olur bilemem. Sular -çok şükür- akıyor. Üstelik 24 saat sıcak su olduğu da doğru. 1'er m boyundaki -her odada 4 adet- floresan lambaları sürekli yanıyor. Zaten onların kontrolü elimizde değil. Ama TV'un kontrolü bende. Merkezi bir çanak anten olmalı, çünkü CNN-TR, NTV, KANAL D, ATV, STAR, SHOW, KANAL 7, STV, CNBSE, TGRT, TRT 1-4, FLASH, KRAL, KRALİÇE, PRENS, PRENSES, Allah ne verdiyse izlemek mümkün. Odama bir de tek gözlü elektrik ocağı, çaydanlık ve demlik koymuşlar, sağolsunlar. Misafirliğe gelirsiniz de size elceğizimle çay ikram ederim diye çok bekledim, ama bir Allah'ın kulu da hatırlayıp gelmedi, alacağınız olsun. Ben de bayramda ziyaretinize gelirsem ne olayım…

Eveeet, içerde durum böyle. Ya bahçem? Onu da anlatmalıyım.•

 
Mektup Bekleyenler
Dergiyi Edinmek
Bağlantılar
İletişim
Ortak Kitaplar
Basında Kitaplar
Kitap Çıkaranlar
Mahsus Mahal Türküsü
Bize Yazın
 
Google
 

eXTReMe Tracker