İçeriden dışarıya, dışarıdan içeriye köprü kuran dergi; mahsusmahal... İçeriden dışarıya, dışarıdan içeriye köprü kuran dergi; mahsusmahal...

 

 

 
Anasayfa
Hakkımızda
Künyemiz
Sayılarımız
Öyküler
Şiirler
Denemeler
Karikatürler
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

Şadiye Manap

Bir Başka Dünya

(...)

Dostoyevski “Ölüler Evinden Anılar” adlı romanında hapishaneyi; yaşamsal araçların ve emarelerin öldüğü ölü bir ev olarak tanımlar. Bir adli mahkumun algısında hapishanenin, yaşamın dondurulduğu; çilenin, acının doldurulduğu bir ölüm süreci olduğu bir gerçek… Siyasal kimliğe sahip, siyasal nedenlerle hapishaneye girmiş birisi söz konusu olduğunda bu gerçeklik tümüyle ortadan kalkmaz. Toplum içinde hapishaneye girenin, ölmüş olanla bir sayılmasının nedeni de budur. Hapishanedir orası, bir başka dünya... Algılarıyla, alışkanlıklarıyla, etkileşimleriyle başkalaşan bir dünya.

Çocukken görüşçü olarak hapishane ziyaretlerine giderdim Her görüş sonrası cezaevinden çıkarken, dünya değiştirdiğimin sezgisiyle şaşırır; anlam veremediğim, tanımlayamadığım bir hüzünle dolardım. Sanki bir şeyin farkındalığını yaşıyor ama tanımlayamıyor ve anlatamıyordum. Dışarda rastladığım herkese “Burada bir yaşam var. Bambaşka bir yaşam… Sessizlik, yokluk gibi yansıyor, ama burada bir yaşam var” deme isteminin çığlığıyla sıkışırdı göğsüm... Bu, bir farkındalıktı. Dışarıdan, uzaktan bakan bir gözün farkındalığı… Ama hapishane farkındalıkları an an öldüren, alışkanlıklara dönüştüren bir yaşam sisteminden daha çok etkilenir, “bir başka yaşam” farkındalığını daha fazla yitirir. İlginçtir, bir insanın hapislik yılları çoğaldıkça oranın bir başka dünyaya dair sözü azalır. Belki tam da bu nedenle hapishanede kalan birisi için oradaki yaşamın farkını anlatmak en zor şeylerden birisidir. Unutma ihtiyacı ile alışma tehlikesi arasındaki bir gerilimdir hapishane... Yirmi yılını, otuz yılını cezaevinde geçirecek bir insanın her gün, her an dışarıda yaptıklarını, yaşadıklarını, alıştıklarını, dolaştığı yerleri, sevdiklerini özlemesi katlanılmaz bir işkence olur. Bu yüzden onların yokluğuna alışması gerekir. Ama bu alışma aynı zamanda, hapishanenin aşina hale gelmesidir...

İnsan hapishanenin kuyusuna indikçe dışarıdaki yaşamdan uzaklaşıyor, ona yabancılaşıyor. Bu gerçeklik, iki ucu keskin bıçağa benzer. Hangi yöne dönsek kanatır bizi. Birinde; yaşamın bize yasaklandığını, ölümü çoğaltan, esareti kaçınılmaz kılan koşullara mahkum edildiğimizi unutmaktır. Diğeri; bir daha dönme olasılığımız olan dışarıdaki yaşamla bağlarımızın iyice zayıflaması, toplumla birlikte yaşayamayacak ayrıksı kişilikler haline gelmedir. Şeyh Bedrettin zindana kapatıldığında her akşam pencerede durur, kapanan demir kapıların şangırtısını dinlermiş; dinlermiş ki, tutsak edilişini asla unutmasın!

Bazen hastaneye, yahut mahkemeye giderken ring arabasının küçük parmaklıklı penceresinden dışarıyı izliyorum. Durmadan hareket eden, sağa sola koşuşturan insanlara bakıyorum. Bana o dünyanın çok dışındaymışım, o dünyaya çok uzaktan bakıyormuşum gibi geliyor. Belki mezardan... Kendimi onlara, asıl olarak da orada olup bitenlere uzak ve yabancı hissediyorum. Kendilerini o koşuşturmacaya bir vazgeçilmezlik, ivedilik gibi kaptırmış olmaları anlamsız geliyor. Tıpkı hapishanenin yanından geçerken, orada bir yaşam olduğunu düşünmedikleri gibi ringin çevresinde gidip geliyorlar. Yüzümü dayadığım ring penceresi silik bir ayrıntı gibi... Gözlerine takılmıyor bile. Aralarından birisi başını kaldırıp, gözlerini ringin küçük penceresine dikse anlıyorum ki, o “bir başka dünya”yı biliyor. Belki görmüş, belki yaşamış. Kelepçeli ellerimle askerlerin korumasında aralarına girdiğimde ürküntüyle, bazen öfkeyle ama çoğunlukla acıyarak baktıklarını biliyorum. Bunu yadırgamıyorum ben. Bir başka dünyadan oluşumu duyumsuyor ve beni bu yüzden anlamadıklarını seziyorum. Onlarla esas bağım, ya da onların bakışında beni ilgilendiren esas yön, beni ne olarak algıladıkları oluyor; hırsız mıyım, katil miyim, fahişe miyim, siyasi tutsak mıyım?

Hapishane, insanın asla girmek istemeyeceği ürkütücü yerlerden birisi... Ama kendini burada güvende hissedecek kadar dışa yabancılaşmak da trajik bir paradokstur. Hastaneye, mahkemeye gidip dönene kadar kendini güvende hissedememe, bir an önce hücreye dönme istemi; askerlerin kendi aralarındaki sohbetlerine, esprilerine, küfürleşmelerine karşı tahammülsüzlük; gardiyanın havalandırma kapısını bir anlığına açık unutması karşısında kendini açıkta ve korumasız hissederek kapıyı kapatma refleksi gösterme hapishaneyle bütünleşmenin, dışarıdaki yaşama yabancılaşmanın yansımaları oluyor.

Hapishanede olmanın farklı bir dünyada olma anlamına geldiğini aramıza yeni katılanların günlük yaşamındaki çok basit örneklerinden görürüz daha çok. Ve tabi bir de dışarı çıkanlarda...

Uzun hapishane yıllarından sonra dışarı çıkanları izliyoruz. Onların yaşadıklarını, bize yansıyışlarını ve yansıttıklarını… Bir başka dünyada yaşamışlığın farkındalığına çok sancılı varıyorlar. Hatta kimisi iki dünyayı birbirinden öylesine uzak görüyor ki “İçerdeyken, dışarıyı izleyelim, anlamaya çalışalım, demek anlamsız. İçerden dışarıyı anlamak mümkün değil” diyor. Bu bakış açısı çoğunluğu ifade ediyor olsa gerek. Çünkü anlatılmıyor, anlatılamıyor. Dışarıyı ya da dışarı çıkınca gördüğü farklılığı anlatmalarını istediğimiz her arkadaşımız, “Anlamak için orada olmak gerekir” diyor. Ancak belli ki hapishanedeyken farkında olunamayan ölümü -yaşam olarak tanımlanabilecek her şeyden yoksunluğu- seziyor, görüyorlar. Belli ki, “bir başka dünya”da kalışımıza bu yüzden bunca acılanıyorlar.

Bu hapishaneyle dışarıdaki yaşam arasında oluşan uçurum, dışarıyı algılamama gerçeğidir ki dışarı çıkanları kısacık bir zamanda inandığı gibi yaşayamaz durumlara düşürüyor. O zaman denebilir mi ki; hapishane insanı dışarıdaki her şeyden koparırken aynı zamanda oradaki kötülüklerden, çirkinliklerden de uzak tutuyor. Hem de farkında olmadan... Hele birisi dışarıda yaşanan çürümeyi kastederek “Bu süreçlerde hapishanede olmak bizi korudu” diyorsa... Bir diğeri hapishaneleri “Koca kapitalist bir dünyada sosyalist renkler taşıyan adacıklar” olarak tanımlıyorsa... Demek ki böylesi bir gerçeklik var. Hapishaneler de mevcut sistemin bir uzantısı... Ama buna rağmen direk toplumsal ortamdan uzak kalmak böylesi bir etkiye ve sonuca yol açıyor. Hapishaneden çıkan bir arkadaş, çıkışının ikinci günü sokağa çıkıyor ve cadde kenarında gördüğü ilk ağaç kütüğünün yanında duruyor. Kütüğe yüzünü yaslıyor, başını koyuyor, okşuyor, kokluyor. Bir anda çevresine, şaşkınlıkla bakan insanlar toplanıyor. Bir Kızılderili'nin, dünyaya koku saçtığı için eğilip bir çiçeğe teşekkür etmesi beyazlar için ne kadar anlaşılmaz ve yabancıysa bir kişinin ağaç kütüğünü koklaması, onu okşaması o denli yabancı ve anlaşılmaz geliyor dışarının insanına.

Hapishanede yaş, yaşlılık, yaşın insan üzerindeki etkisi de bu gerçeklik üzerinden yansır. Elbette ki yaş evrelerine verilen anlam, insanın zihniyetiyle, yaşama ve insana bakışıyla belirlenir. İçerde oluşumuz objektif olarak verili yaş evrelerimizi ortadan kaldırır: Evlilik çağımız gelmez, çocuk doğurma dönemlerimiz olmaz. Yaşıtlarımız arasında hiç bekar kalmadığını görmeyiz. Torun sahibi olmanın vaktine geldiğimizi düşünmeyiz... Bir yağmur yağışında herkesin kollarını rüzgara açıp kanatlanışı, kartopu oynarken birkaç kuşağın hep birlikte kartopu oynadığını hesaplayamayışımız bundandır.

Hapishanede kadın olmak da erkek olmak da tüm bu belirttiklerimizi içerir. Hapislikte kadın olmanın farklılıkları, özgünlükleri, ek zorlukları var mıdır? Farklı farklı görüşlerin öne sürüldüğü bir konudur bu… Kimisi zaten tarihi boyunca kapatılmış, denetim altına alınmış olduğundan hapishanenin kadın için yabancısı olduğu bir ortam olmayacağını öne sürer. Kimisi; aileden öte genel disiplinlere, resmi kuralların hakim olduğu yaşamlara alışkın olmadığından kadının hapishanede çokça zorlanacağına inanır. Bazısı kadının biyolojisinin hassas ve zayıf olduğundan çok yıpranacağını düşünürken, bazıları da sabırlı ve direngen olduğundan erkekten daha dayanaklı olduğunu düşünür... Belki de hepsinin kendine göre doğruluk payı var. Ancak şu bir gerçek ki; hapishanedeki yaşam dışarıdaki yaşamın bir uzantısıysa, kadın olarak özgün sorunlarımız, zorluklarımız ve üzerimizdeki baskı da katlanacak demektir. Tüm idarelerin erkekçe işliyor olması, kadın açısından bir açmazdır. Hapishaneye girdiğimizde eğer siyasi bir kimliğe sahipsek, bu kimliğimiz tanınana kadar gardiyanından müdürüne, sağlıkçısından askerine kadar herkesin bakışında, yaklaşımında nesneleştirilen cins kimliğimizi görürüz. Tanınma sonrasını artık siyasal kimliğimiz ve kimliğimizi ifade biçimimiz belirler. Çünkü biz bir siyasal kimlik olmadıkça karşımızdaki her erkek, yani her dişli bir erkek egemen sistem gibi davranır.

Kadın olarak hapiste olmanın diğer bir ayırt edici yanı; ‘sığınacak', ‘dayanacak', ‘denetimini duyumsayacak' erkeğin, kolayca ulaşamayacağı bir zeminde olmaktır. Bir yerde hapislik, kadının -zorunluluklardan kaynaklansa da- kendi gücüyle, iradesiyle baş başa kaldığı, erkek dayanağının objektif olarak ortadan kalktığı bir zemindir. Hep erkeklerin belirlediği kadın tarihinin yaşamımızdaki tüm negatif etkileri hapishane gerçeğimize yansısa da bu pozitif durum da bir vakadır. İlk kez sadece kendimizle, sadece hemcinslerimizle yaşamayı öğrendiğimiz zemindir hapishaneler…

Hapisteki erkeğin yaşamını görme imkanımız olmadığından, -sınırlı yansımalar dışında- farkımızı görebilmek bizim için zordur. Ancak bu sınırlı yansımalar bile kadın doğasının tekdüzeliği, renksizliği, saçaklığı kabullenemeyen, onunla uzlaşamayan yönünü duyumsatmaktadır. Tüm renkli kumaşları, giysi parçalarını toplayıp adalarımızı cıvıl cıvıl fırfırlarla, mini perdeler ve süslerle donatışımız; çay demini, meyve, sebze kabuklarını kurutarak, saksıların dibine pamuk parçaları yerleştirerek toprak üretmemiz; kuşlara çiçeklere her sabah “günaydın” deyişimiz, en sıradan bir anı zılgıtlarımız, şarkılarımızla bayram havasına dönüştürüşümüz kadınlığımızdan kopuk olmasa gerek. Çiçekli bir kartpostala bakarken gözleri ile renkler arasında bir çekim gücünün oluştuğunu, gözbebeklerine renk özleminin dolduğunu bir erkek de duyumsar mı acaba?

Belki de sadece insan olmamızdan gelen gerçeklerdir bunlar; kim bilir?

Bir başka dünyadır hapishane...

Yaşayanın anlatamadığı, dinleyenin kolayca anlayamadığı bir dünya…

 
Mektup Bekleyenler
Dergiyi Edinmek
Bağlantılar
İletişim
Ortak Kitaplar
Basında Kitaplar
Kitap Çıkaranlar
Mahsus Mahal Türküsü
Bize Yazın
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Google
 

eXTReMe Tracker