|
|
Sabri Kuşkonmaz
Tartışmasız Haklılık Halinin İki Öznesi
Bir şiir seçkisi çalışması sırasında, kendimi değerli bir şairimizle neredeyse bir tartışmanın eşiğinde buldum. Şairin şiiri üzerine şairle tartışmaya girişecektim neredeyse. Seçkinin konusu, aşka ilişkin şiirlerdi. Tematik bir çalışma öngörmüştüm. Tema “aşka ilişkin” olmasına karşın, şairlerle konuşurken, “aşk” öne çıkıyor, “ilişkin” nitelemesi gölgede kalıyordu. Seçtiğim bir şiir için onay istediğim şair, şiirinin aşk şiiri olmadığını söyledi. Ben de, salt aşk şiiri değil, aşka ilişkin şiirleri seçtiğimi söylediğimde, şair şiirinde bu niteliğin de olmadığını açık bir dille yineledi. İşte tam bu anda, şairin şiirinin aşka ilişkin olduğunu ileri sürmeye kalkacaktım. Kendime geldim.
Şairle ya da başkaları ile şiir üzerinde elbette konuşmak, tartışmak mümkün. Ancak, anlattığım bağlamda bir tartışma kanımca son derece yanlış. Ben böyle düşünüyorum. Çünkü, şair şiirini yazmakla, bu şiiri üzerinde dış dünyanın her türlü düşünsel edim ve eylemini kabul etmiş sayılır. Ancak, şiirinin şairle ilişkisi, içeriği konusunda şairi sorgulamak ne denli yanlışsa, bu alanda şairle tartışmaya girmek de o denli yanlıştır. Çünkü, yaratım sahibi şair, bu yaratım eyleminin kendisine verdiği sınırsız yetki ile hareket etmektedir. Bu sınırsızlık içinde, şairle tartışmak abestir. Bu nedenle, yukarıda kendimi yakaladığım tartışma sınırında, değerli şairimize sıklıkla yinelediğim bir kişisel ilkemden söz ettim: Bu dünyada iki kişiye itiraz etmem. Ya da iki kişi hep haklıdır. Şairler bir, mahpuslar iki.
Şairler, bize, sahip oldukları geniş algı sınırları ile bizim görmediğimiz duymadığımız dünyayı kurarlar, bu dünyayı duyururlar. Bu yanıyla, şairler, kendilerini gündelik hayatın dışına çıkaran özgür kılma yetileri / kapasiteleri ile, bize bu özgürlük alanının verilerini şiirleri ile sunarlar. Bu özgürlük durumu nedeniyle ve yaratımlarına ve yaratım sürecindeki kişiselliklerine verdiğim önem ve değerden dolayı, şairle konuşurken şiirleri konusunda bir itiraz hakkımı kendimde görmem.
İtirazsızlar grubunun diğer üyesi ise mahpuslardır. Bu grup, dışarıdaki şairlere göre tam tersi bir kısıtlama içindedirler. Özellikle geçici süreli cezaevi ziyaretlerinde, örneğin avukat olarak tutuklularla yaptığım görüşme zamanlarında bu ilkeyi hep dile getirdim. Çünkü, içerdeki kişi özgürlüğü elinden alınmış, kapatılmış, algı sınırları daraltılmıştır. Bu sınırlama düşünsel edimde ve düzlemde bir bozulmaya neden olmayabilir. Yani içerdeki insanın düşünsel binası sağlamlığını koruyabilir. Kapatılma bozulmaya neden olmaz. Ancak, fiziksel ve psikolojik soyutlama, dış dünyanın uzağında olmak, yaratım sürecini, algısını, dahası sentaksını ve semantiğini bile etkileyebilir. Kısacası, içerdeki insan ile dışarıdaki insan arasında gözle görünür, kesin bir eşitsizlik vardır. Dışarıdaki insan benim gibi avukat olarak kısa süreliğine içeriye girdiğinde, bu eşitsizlik çok daha açık bir biçimde fark edilir. Ben, istemesem de belli bir saatten sonra dışarı çıkartılırım. İçerde kalmanın olanağı yoktur. Böylesi kesin bir özgürlük haline sahibim. Ama, içerdeki insan, benimle birlikte dışarıya gelemeyecektir. Tartışma bile bu anlamda eşsüremli bir kısıtlama ile süreç boyutunda yaralıdır. Bu nedenle, içerdeki insan benim kesin itirazsızlar / haklılar ilkeme göre, hep haklıdır. Ancak bu haklılık, hapishanenin dış kapısında biter. İçerdeki insan, dış kapının dışına çıktığı anda, haklılık zırhımdan soyunur. Bu anlamda, içerdeki insanın benim gözümdeki haklılığı, bir yerde “dondurulmuş” bir haklılıktır.
Burada kısa bir pencere açmak gerekir. İçerdeki şairin yazarın durumu için ne demeli? İçerde yazan, buraya kadar anlattığım ilkeye göre bir değerlendirmeye tabi tutulduğunda, demek gerekir ki, iki kere mutlak haklıdır. Ve iki kere itirazsızlık zırhına sahiptir. İçerden yazmak, iki kat özgürlük haline yükselmek anlamına gelmektedir çünkü. En az iki kat. Sanatsal düşünsel üretimle birlikte hem görünür duvarlar aşılmıştır, hem de daha zorlu olan görünmez duvarlar. Bu nedenle, içerdeki insan iki kez haklıdır.•
| |