İçeriden dışarıya, dışarıdan içeriye köprü kuran dergi; mahsusmahal... İçeriden dışarıya, dışarıdan içeriye köprü kuran dergi; mahsusmahal...

 

 

 
Anasayfa
Hakkımızda
Künyemiz
Sayılarımız
Öyküler
Şiirler
Denemeler
Karikatürler

Ruşen Özkan

Kadın ve Eşit

“Kadın ile erkeğin eşitlendiği yer neresidir?” sorusuyla karşılaşsaydınız vereceğiniz ilk cevap ne olurdu?

Yıllar önce bana sorulsaydı, muhtemelen az seçenekli şıklardan “ölüm” gelirdi aklıma önce. Yoksulu, zengini, kadını, erkeği yoktu çünkü ölümün. Kim olursan ol, hangi cinsten veya ırktan olursan ol fark etmezdi, ölürdün ve biterdi hayat.

Yıllar sonra; soğuk kelepçeli ellerimin açıldığı ve tutsaklığa adım attığım o ilk günlerde yeniden sorsalardı, “Kadın ile erkeğin en eşitlendiği yer neresidir?” diye, hiç tereddütsüz “ölüm”e bir de “hapishane”yi eklerdim. Hapislik, kadın, erkek demeden yüksek duvarları arasına alıyor, “kadınsın” ya da “erkeksin” diye ayrımcılık yapmıyordu. Mahkumiyette ve mahrumiyette eşit kılıyordu. Aynı yüksek duvarlar arasında, aynı metrekarelere hapsediyor. Kadınla erkekte mutlak eşitlik olmaz denen şeyleri bilip, yaşanılır kılıyordu. Mahkumiyet ve mahrumiyette ayrımcılığı bitiriyor; kadını erkekle, erkeği kadınla aynılaştırıyordu. Kadına takılan kelepçe erkeğe de takılıyor, erkeğe verdiği cezayı kadına da veriyordu. En önemlisi özgürlüğü kadından da, erkekten de alıyordu hapishane.

Yıllar sonra, yani şimdi, yeniden sorsalardı; “kadınla erkeğin en eşitlendiği yer neresidir?” diye… Cevabım kesinlikle ve kesinlikle hapishane olmazdı bu defa. Yıllardır evde herkesin kendinden daha çok ilgi gösterdiği hapisteki halasını kıskanan çocuk gibi; görüşe gidip kabine ilk girdiği an “yaşasın ben de artık hapisteyim” demeyecek kadar iyi tanıyordum artık hapishaneyi. Cevaplarımın arasından hapishaneyi çıkarmam için büyümüş olmam da gerekmiyordu. Varlık gerekçesi çetrefilli izahlarla dolu, derin bir mevzuydu hapishane. Ve ben bu mevzunun içindeydim. Kadındım ve hapisteydim.

Kadın ya da erkek, çocuk ya da yaşlı… Her insan, hatta her canlı için zordu hapishane. “Peki ama yıllar sonra yeniden sorsalardı, cevabım neden hapishane olmazdı?”dedim. Çoğu defa aynı sebeple geldiğimiz, aynı cezayı aldığımız, aynı fiziki koşulların ağırlığını yüklendiğimiz hapishane… Neydi kadın için zor olan?

Kadın olmak. Dışarısı denen kocaman, açık bir hapishaneden, içerisi denen küçük, kapalı ve sistemin yoğunlaşmış hali olan bir hapishaneye gelmek.

Bir kızı uslandırmak için baba “evi”ne, o olmazsa koca “evi”ne hapseden zihniyet bu defa ceza “evi”ne hapsediyor, terbiye edilmek üzere kurulmuş bir “ev”de yaşamaya mahkum ediyordu. Her “suçlu” gibi işlediğin “suçun” pişmanlığını yaşatarak, sonra sana biçilen süreyi doldurman için konduğun bu yerde, bir de kadın olmaktan kaynaklı katlanıyordu cezan. Dışarıdaki hapishaneden, içerideki hapishaneye taşan alışkanlıklara bir de terbiye edilmen ekleniyordu. “Hapishane kadına göre bir yer değil” ile başlayıp, kadına göre bir yer haline getirilmeye çalışıldıkça daha da daralıyordu hapishane. Koridorlar daha da kısalıyor, gördüğün insan sayısı daha da azalıyordu. Azla yetinmeyi bilen cins olarak mahkumiyette ve mahrumiyette erkekten ayrılıyordun. Her azınlık gibi bulunduğun mekanın dezavantajını yaşıyor, her azınlığın ötekiliğindeki gibi; zaten sınırlı ve kısıtlı olanla daha da daraltılıyordu yaşamın. Bu yüzden hiç olmadığı kadar yalnızdı hapishanede kadın. “Yalnızlık özgürlüğün kendisidir” diyen kitapları yalanlarcasına, burada özgürlüğe vesile olmuyordu yalnızlık. Çünkü yalnızlığını kendisi bile mantıklı(!) gerekçe

lerle ihlal ediliyordu her an…

Hapishane denince neden kimsenin aklına ilk olarak kadın gelmiyordu? Bu gelmeyişte mi yatıyordu nedeni? Eskiden ve hâlâ söylenmiş ve söylenen her kahramanlık öyküsünden birinde mahpus damında “aslanlar gibi yatan, ya da yatıp çıkan bir baba yiğit” olurdu mutlaka. Ama hiçbir kahramanlık öyküsü mahpus damındaki kadından bahsetmiyordu. Bahsettiği varsa bile, “mahpusa düşmüş, ya da haram kılınmış” kadın oluyordu. Zaman çok şeyi değiştiriyor, hapisteki kadın sayısı artırıyordu belki ama öykülerdeki yeri! Demek ki hâlâ kadının farkında olunmadığı bir yerdi hapishane…

Bir ülke düşünün ki; binlere varan hapishanesi, o binlere varan hapishanelerde sayısı binleri bulan kadın olsun. Ama hâlâ “kadınla erkek bir mi?” denilsindi. Bir olamamanın ağırlığıyla erkekle aynı fiziki koşulların zorluğu yaşansındı. Hâlâ adı ve hakları olmasındı hapisteki kadının.

Her nesnenin, her düzenin, her işleyişin temelde erkek için tasarlandığı yerdeydi kadın. Ve bu tasarlanan yer kadının “varoluşuna dayanılması zor bir ağırlık” ekliyordu. Ve yine kadının aynı varlığıydı tehlikeli cins olarak görülüp, edilmesine karar verilen. Hapisteki kadına bakan her göz, çünkü aynı şeyi; kadını değil ama cinselliğini görüyordu. Kadın olduğunun unutulmaması gereken bir yerde olmana rağmen, duvarlar içinde örülen duvarlarla, iç mekan haklarının kısıtlanmasıyla korunan kadınlığın(!) aslında büyük bir hakarete uğruyordu.

Bir yandan kadın olmanın “ayrıcalığını” kapalı kapılar ardına daha da kapatılarak yaşıyor, bir yandan da “ayrıcalığın” unutulduğu yer oluyordu kadınlığın. Özel yaşamın ortadan kalkıyor, mahremiyetinin sınırları kalmıyordu, zihniyet “kadın olmanın ayrıcalığını” sadece birkaç “kadınca” eşyada görüp bunu bir lütuf gibi sunuyordu. Ama seni, karşılarında çırılçıplak hissettiren, günlükleri, mektupları okumaktan, kadının çamaşırlarını, kadının yatağını aramaktan rahatsızlık duymuyordu. Ve hatta böyle olması gerektiğine seni bile inandırmaya çalışıyordu.

Eşyalarla sınırları çizilmiş mahremiyetinin ihlali bir yerden sonra artık seni de ilgilendirmiyordu. Çünkü ait olmadığın bir yerde artık hiçbir şeyi kendine ait görmüyordun. Asıl o zaman başlıyordu hapislik. Ve o hapislikle bitmeyen bir mücadele. Biraz da bu zorlaştırıyordu zor olanı. Dışarıdaki hapishaneden çoğu defa bir yıkıntı halinde dibe vurduğu hissiyle hapishaneye gelen kadını tek başına karşısına alıyordu hayat. Hangi sebeple gelirsen gel fark etmiyordu, birey olmanın en çıplak savaşını başlatıyordu hapishane. Varolmanın tek alternatifi olarak hem de.

Belli bir bilinçle hapishaneye gelmiş kadın için zorlukların üstesinden gelme iradesi belki bir nebze hafifletiyordu zorlukları ama sistemin genel yaklaşımı değişmiyordu. “Kader” diye gelen şeyin ağından kendini çıkaramayıp; hiçbir öyküsüne seni almayan toplumun bakışına kendini kilitlediğinde silinip gidiyordu hapisteki kadın. Acısını yaşadığın, ömrünü verdiğin bu yer, seni yok sayıyordu. Zaman zaman değişiyordu bazı şeyler. Fiziki koşullar düzeliyor, yeni yeni kadın hapishaneleri açılıyor, şu, bu hak deniyordu ama aslında hiçbir şeyin değişmemesinin de çetrefilli izahları vardı ve kendinle sürekli mücadele etme zorunluluğunu taşıyordu.

Herkesin; evinde, odasında, hayalinde, öyküsünde, şiirinde, şarkısında asılı duran, her yerde gördüğü, girmeye alıştığı bir kadın portresi vardı ve bu portrelerden hiçbiri benzemiyordu hapisteki kadına. Herkes bu portreye kendini benzetmeye çalıştığında, varolan duvarlara kendi ördüğün duvarları da ekliyordun. Kendini koruyor, kapatıyor ve uslanıyordun. Ne sen kendini anlatıyordun, ne de kimse farkına varıyordu hapisteki kadının. Kendi portreni kendin çizmeye başladığında ise daha da zorlanıyordu hapishane, ama varolmanın başka alternatifi de olmuyordu.

Aidiyet duygusunun tamamen silindiği bu yerde kısa ya da uzun bir ömür geçirmek, bu ömre çok şey sığdırmak zordu. Bu zorluk kadın ya da erkek demiyordu ama aynı yükü de eşit bölüştürüyordu. “… yani içerde on yıl-on beş yıl, daha da fazla hatta, geçirilmez değil, geçirilir….” Ama bu on yıl-on beş yıl erkek ömrünün sadece bir kesiti iken, kadın için doğanın bahşettiği verimli yıllarının tamamıydı. “En güzel özgürlük rüyası hapiste görülür” diyordu Schiller. Kadınla erkek aynı rüyayı görüyordu belki, ama o rüyaya giden yol daha çok engel çıkarıyordu karşısına kadının. En somut engel ise hapishanenin kendisi oluyordu.

Sadece görünen yüksek duvarları, nöbetçi kuleleriyle sınırlı değildi hapishane. “İnsanın nerede yaşadığı değil, içinde ne yaşattığı önemlidir” dense de; içinde yaşattığın iyi şeylere rağmen nerede yaşadığının önemli olduğu bir yerdi…

Kadın ya da erkek, kim olursa olsun mahkumiyetinde, mahrumiyetinde acıttığı bir yerdi hapishane. Kim için daha zor diye sorsan, oduncu kantarının eşitlenen kafesinin aksine, kadından yana ağırlaşırdı kuyumcu terazisinin kefesi…

Yıllar yıllar sonra, yeniden sorsalardı “kadınla erkeğin en eşitlendiği yer neresidir?” diye. İşte bu yüzden hapishane olmazdı cevaplarımın arasında. Ama bu defa, ne kadınla erkeğin en eşitlendiği yer olsun dedim hapishane, ne de hapishanenin kendisi.

“Ve açıkça ağır ve acılı yeryüzüne adadım yüreğimi ve kutsal gecede sık sık kendisini ölünceye dek bağlılıkla korkusuzca ağır yazgı yüküyle seveceğime, gizlemlerinin hiç birini küçümsemeyeceğime söz verdim. Böylece ölümlü bir bağla bağlandım ona” (Empodeklesin ölümü) Hölderlin

 
Mektup Bekleyenler
Dergiyi Edinmek
Bağlantılar
İletişim
Ortak Kitaplar
Basında Kitaplar
Kitap Çıkaranlar
Mahsus Mahal Türküsü
Bize Yazın
 
Google
 

eXTReMe Tracker