İçeriden dışarıya, dışarıdan içeriye köprü kuran dergi; mahsusmahal... İçeriden dışarıya, dışarıdan içeriye köprü kuran dergi; mahsusmahal...

 

 

 
Anasayfa
Hakkımızda
Künyemiz
Sayılarımız
Öyküler
Şiirler
Denemeler
Karikatürler

Ruşen Özkan

"Ölüler Genç Kalır" Mı?

Uzun upuzun koridorlar boyu gidiyorum. Hiç bitmesin istiyorum bu gidiş. Hep böyle koridorlar olsun, biri bir diğerini açsın. Hiçbir odaya varmasın istiyorum, hiçbir koridora. Korkuyorum. Ensemdeki nefes kokusundan hissediyorum başıma nelerin geleceğini. İlk defa korkuyorum kollarımı böyle sıkı sıkı saran insan sıcaklığından. Ve ilk defa üşüyorum sıcakta… Daha da üşüyorum adımlar yavaşladıkça. Kollarımı arıyorum, göğsümde kenetleyip ısınmak için. Ama yok kollarım. Omuzlarımdan sırtıma kenetlenmiş iki beton yığınının ağırlığını duyuyorum sadece arkamda. Duyduğum acıdan fark ediyorum kollarımın arkadan bağlı olduğunu. Kendime geliyorum yeniden, kolumun acısıyla. Sabahta bırakıyorum her şeyi. Bugünün olacağını düşünmeden uzandığım sıcak yatağımdan yüzüme çevrilen namluyla uyandığım o anda bırakıyorum her şeyi. Sadece bu sabah var hayatımda. Bu sabah ve bu an. O yüzden hiç bitmesin istiyorum koridorlar… Ama “Dur” diyorlar bana. İlk defa korkuyorum durmaktan. Yürüdüğüm koridorlar boyu yankılanıyor ve geri dönüyor açılan kapının sesi. İlk defa korkuyorum kapı sesinden. Biliyorum bir odaya açılıyor çünkü kapı. Sırtımdan dürtükleyerek içeri itiyorlar beni. “Otur” diyorlar. Omuzlarımdan tutarak soğuk bir sandalyeye oturtuyorlar. Giderek daha da soğuyor her şey. Seslere karışıyor sesler. Her ses bir ayakkabıyla anlaşmış. İlk defa tanık oluyorum ayakkabıların konuştuğuna. Yüzü yok çünkü seslerin. Yüzüme inen ağır bir elin şiddetiyle irkiliyorum ve kendi yüzümün varlığını anımsıyorum. İlk defa korkuyorum yüzümden, inen tokatlardan, gelen yumruklardan, acı duymaktan, acının yüzümü korkutmasından korkuyorum. Giderek büyüyor yüzüm. Büyüyor büyüyor… Gözlerimi içinde saklayacak kadar büyüyor. İlk defa seviniyorum yüzümün, gözlerimin görmeyecek kadar şişmesine, göz bebeğimin yitip gitmesine. Ve ilk defa korkuyorum görmekten. Artık yetiyor çünkü bana gördüklerim. Kendimi, etrafımı, konuşan ayakkabıların yüzlerini görmekten korkuyorum. “Götürün bunu” diyorlar. “Nereye?” diyemeden getiriyorlar beni götürdükleri yerden…

Gelen ben miyim, sandalyeye oturtulan ben miyim bilmiyorum. Tanıyamıyorum artık bedenimi. “Bak, kendine bak” diyorlar ellerinde tuttukları aynayı yüzüme tutarak. İlk defa korkuyorum aynaya bakmaktan. Bakarken seni gördüğümü görmelerinden korkuyorum. Sımsıkı kapatıyorum acıyan gözlerimi. “Bak da ne hale geldiğini gör” diyorlar. İlk defa hissediyorum saçlarımın varlığını, kafamı sımsıkı kavrayan elin, bıçak darbesiyle… Bir bir dökülüyor önüme senin el izlerini taşıyan bileklerim. İlk defa seviniyorum saçlarımın kesildiğine. Ve ilk defa ağlıyorum ayna karşısında saçlarım kesilirken. Ağlıyor… Ağlıyor… Ağlıyorum. Onların gülme seslerine karışıyor gözyaşlarım.

Bana seni soruyorlar. “Tanıyor musun?” diyorlar. “Tanımıyorum”, diyorum. Oysa seni tanımamak kendimle hiç tanışmamış olmak demek. “Onu gördün mü?” diyorlar. “Görmedim” diyorum. Oysa seni görmemek bir ömür aynaya hiç bakmamış olmak demek. “Nerede?” diyorlar. “Bilmiyorum” diyorum. Oysa nerede olduğunu bilmemek bedenimin ruhunu kaybetmesi demek… Kayıp değil. Hiçbir şey bende kayıp değil. Yalan söylüyorum. İlk defa korkmuyorum yalan söylemekten. Sonra bir yalan daha. Her soruda bir yalan, her yalanda bir tokat, bir yumruk. Sonra bir daha… Bir daha… Derken artık taşıyamıyorum kendimi. Saçlarımda dolaşıyor yine eller, sonra bedenimde. Bu kadar ağır gelir mi insan kendine? Bilmiyorum ama kıpırdayamıyorum. Doğrulmak istiyorum. Her kıpırdanışta biraz daha kuvvetleniyor çekimi yerin… Düştükçe düşüyor, düşüyorum. Kuyunun ağzından geliyor sesler. Düştüğünden bahsediyorlar bir şeyin. Bacaklarım neden bu kadar ağır ve sancılı bilmiyorum. Artık hissetmiyorum bacaklarımı. Ama bir yere gidiyorum bacaklarım olmadan. Sadece sesler var. Yüzü olmayan sesler karışıyor birbirine yine. Seslerden sıyrılıp beliriyor yüzün kuyunun başında. Ya ben elini tutup çıkacağım kuyudan, ya da sen elimi tutup düşeceksin kuyuya… Sımsıkı kenetliyorum ellerimi… Sahi ne zaman düştüm ben bu kuyuya? Halamların bahçesi de değil burası, tulumbası da yok üstelik. Biz hiç çocuk olmadık ki seninle halamın bahçesinde. Ne işin var bilmiyorum bahçede. Her zamankinden güzel söylüyorsun “Aydıl” şarkısını, susuyorsun, ama ben hâlâ “Çima roje esqa esqa kin büne/ te li vir hıstım aydıl, şev çıma çu”(1) diyen sesini duyuyorum, elindekini uzatırken bana. Eski, yırtık kapağının yarısı kalmış, “Anna” adından hatırlıyorum, “Ölüler Genç Kalır” kitabını. Yoksa ben miyim o arabadaki. “Komherunter!”(2) diyor adamlar “Marschiere!”(3) ve “Stop!”(4) sonra bir kurşun ve bir erkek cesedi olarak kalıyorum o romanda öylece.

“Düşükten sonra kanaması durmadı.” Sesler kuyunun ağzında. Artık seni sormuyorlar bana. Artık hiçbir şey sormuyorlar. Giderek daralıyor ağzı kuyunun. Giderek uzaklaşıyor sesler. “Öldü” diyorlar. Bir sen kalıyorsun kuyunun ağzında. Ya ben elini tutup çıkaracağım kuyudan, ya da sen elimi tutup düşüreceksin beni kuyuya. İkisinde de kurtulacağız buradan… Kurtuluyorum artık ağırlığından bedenimin… Hafifliyorum… Elimi tutan ellerine bakıyorum, bir de giderek daralan kuyunun ağzına. “Kadını da adamın yanına gömün” diyor sesler… “Ölüler genç kalır” mı, bilmiyorum. Ama hep genç kalalım ve kanatlarım olsun istiyorum. Biliyorum, melek olacak kadar masum değiliz ama…

Uzun… Upuzun koridorlar var önümde. Geldiğim yere gidiyormuşum hissi veren…•

(1) Neden aşk günleri bu kadar kısalmış
Ey yürek beni burada bırakıp nereye gidiyorsun bu gece
(2) Kamheruntar: İn
(3) Marschiere: Yürü
(4) Stop: Dur

 
Mektup Bekleyenler
Dergiyi Edinmek
Bağlantılar
İletişim
Ortak Kitaplar
Basında Kitaplar
Kitap Çıkaranlar
Mahsus Mahal Türküsü
Bize Yazın
 
Google
 

eXTReMe Tracker