![]() |
|||||||||||||||
|
? “Giderek daralıyor zaman” diye düşündü kadın, ömründen çalıp giden hırsızın ardından bakarken.. Kafasını kaldırıp küçücük gökyüzüne baktı. Sonra dört tarafındaki dört duvara. “Bu duvarların ötesinde, yakınlarda bir yerde” diye geçirdi içinden “Neredeyim ben?” derken, bir soru işareti düştü kafasına. Kaya gibi sert, kılıç gibi keskin. Ağır mı ağır... Ezildi, paramparça oldu kadın. “Ezilsek de, parçalansak da, toplayacağız kendimizi, kalkacağız altından” dedi ve doğruldu yerinden. Yürümek istedi yürüyemedi. Gözlerini yumdu, tüm gücünü topladı ve ünlem işaretine sığındı. Yer sarsıldı, duvarlar, demir parmaklıklar inledi. Ama hiç! Sadece bir hiç! Ve kocaman bir boşluk... “Demek yaşanacak daha çok günümüz var seninle” diyerek göz göze geldi soru işaretiyle… Nerdeyim ben? *** Neredeyim ben? Cevabı bir ömür sürecek sorular sorduğumun farkındaydım ve bir başka dünyaya geldiğimin; iklimsiz, dağsız, ovasız, denizsiz, çiçeksiz, renksiz ve zamansız… Kimilerine bir nokta, son durak ya da bir virgül, ünlem gibi gelse de kocaman bir soru işaretiydi hapishane. Buradaydım ben. Hapishanede. Bunu kabullenmem yılları aldı. Kabullendim mi, onu da bilmiyorum? Tek bildiğim on dört yıldır kendime sorup durduğum “nerdeyim ben?” sorusuna bir yanıt bulabildiğim. Evet; burada, hapishanedeyim. İçeriye ilk düştüğüm, duvarlarla göz göze ilk geldiğim, ranzaya uzanıp kendime kaldığım ilk andan itibaren hep bu soruyu sordum kendime. Daha birçok soruyu… Her sabah bir cevabın doğruluğuna yeni bir soru işaretiyle uyandım. Nasıl bir yerdi ki burası, anlatması bu kadar yarım, bu kadar zor ve bu kadar imkansızdı. Bir tek aşkı böyle sanırdım. Yıllar geçtikçe anladım, hapishane de aşk gibiydi. Yaşanmadıkça anlaşılmıyordu. Zaman kavramı bilinenin ötesinde çok acımasızdı burada? Dört duvardan, demir kapılardan, parmaklıklardan ibaret olmayan hapishane nasıl bir yerdi ki zamanı tanımlayamıyordu insan burada. Zaman usta bir hırsız gibi çalıyor muydu, cömert bir zengin gibi veriyor muydu, belli değildi. Şairden öğrenmiştim çok önceleri, akşamların erken indiğini hapishaneye. Sabahların geç geldiğini de, uykusuz gecelerimden öğrendim zamanla. Günlerin çabuk geçtiğini ise bir, iki, üç… Birbirini kovalayan yıllardan... Zaman ne duvara çakılmış bir çiviydi burada, ne de bir kum saati. İnsan ise çividen asılmış şaşkın bir varlıktı. Kafasını mezar taşına çarpıp, “ölen benmişim” demekten farksız bir şaşkınlık hem de. Gerçekten de içerisiydi burası. Uzakta oldukça, uzaktan yaşadıkça; sevdikçe, özledikçe ve baktıkça daha da girilen bir içeri… Her şeyin en içi, en derini, en dibi… En çok da kendinin içinin sesini bulduğun, dinlediğin bir yer. Kendini dinlerken mekanın yutacağından, yitip gideceğinden korktuğun bir yer. Bir ömür kendini dinleyemez, bir ömür kendiyle olamazdı ki insan? Nihayetinde en olunmaz şeylerin bile olabildiği bir yerdi burası. Kim olursan ol, her ne sebeple burada olursan ol fark etmezdi. Çünkü hapis acıtan bir yerdi. Hele özgür olma uğruna bir ömrü hapis geçirmek söz konusuysa işte o zaman soru işareti tüm ağırlığıyla abanırdı üstüne ve daha da acıtırdı hapishane. Kafesin bir kuşu, saksının bir kır çiçeğini acıtması gibi. Artık anlıyordum bir kuşun kafesteki çırpınışını ve saksıdaki kır çiçeğinin çaresizliğini. Bir kuşa benzetiyordum kendimi, bir kır çiçeğine. Saksıyla sınırlanmış bir avuç toprak kadardı çiçeğin yayılacağı alan. Ancak saksının toprağı kadardı evrendeki yeri. Bir kır çiçeğini saksıda yetiştirmek gibiydi hapishanede yaşamak. Yaşardın, yaşamak için beşeri ihtiyaçlarını giderirdin ama her şey sana saksının verdiği yer kadardı. Oysa kırda yetişmek ister kır çiçeği; açmak, yayılmak, çoğalmak ister. Bir iki değil birçok yüz görmek ister. Binlerce kır çiçeğiyle olsun ister kederi. Saksıda bir başına açmak, bir başına kalmak değil. Saksıyı alıp götürecek, toprağını, köklerini kırlara salacak güçlü bir el de yoktu masallardaki gibi. Suya aşık çiçeği solduranın susuzluk olduğunu anladığımda kabullenmiştim masalların gerçek olmadığını. Yine de umut ettim. Alnıma konacak bir öpücükle bu uykudan uyanmayı düşledim hep. “Şiir ihtiyacı olanındır” diyen Neruda'nın bir sözüne kulak verip “Rüya bütün çektiğimiz / rüya kahrım, rüya zindan / nasıl da yılları buldu / bir mısra boyu maceram” diyen Ahmet Arif'e sığındım. Çünkü seni kucaklamayan dünyanın, sığındığın kollarıydı burada şairler ve şiirler, yazarlar ve kitaplar. En çok o sığınakta soluklanır, o sığınakta üzerine abanan soru işaretinin yükünü hafifletirdin. Ne var ki bu hafifleme değiştiremezdi kaderini. Sadece günahkar cümleler kurmaya çalışırdın masum kelimelerle. Ve sürdürürdün umut ederek işkence çekmeyi. Umudun işkenceye dönüştüğü bir yerdi burası. Bunu bile bile vazgeçemezdin bu işkenceyi çekmekten. Çünkü yaşamak isterdin. Hamlet değilsen de “Bir fındık kabuğuna bile sığar ve yine de kendimi sonsuz uzayın kralı sayabilirim” dersin ve biraz daha hafifletirsin acını. Oysa acının hafiflemesi değil, burada “Olmak ya da olmamak”tı mesele. Buradaydım. Hapishanede. Dünya mı taşıyordu beni içinde, ben mi dünyayı belli değildi. Kalbimdeki bu ağırlıkta neyin nesiydi? Bu daralma, bu sıkışma hali. Koca bir dünya küçücük bir kalbin içine nasıl sığardı? Dünya mı hapisti orada, kalp mi mahkumdu dünyanın yüküne, belli değildi. Nasıl yürüyordu bu beden o koca dünyanın sığdığı kalbi taşırken? Oysa avucumdan biliyordum, o kadar büyük değildi kalbim. Henüz doğrulamamıştı da hayatımda dünyanın küçüklüğü. Demek ki beni de taşıyacak kadar hâlâ büyüktü dünya… “Gözden ırak olan gönülden de ırak olur” diye mi hep şehirlerin dışına yaparlardı hapishaneleri? Aslında cevabını biliyordum bu sorunun. Çünkü beni taşıyamayacak kadar ıraktı artık dünya. İnsanlar, çocuklar, kuşlar, çiçekler, ağaçlar, mevsimler, köyler, şehirler, sokaklar vs… vs…vs… Ve aşk. Gönlün gözden ırak olmayı dinlemediği tek yerdi belki de. Hangi hali olursa olsun, uğrun uğrun ağlayan bir kalpti aşk burada. Ya utanmayıp unutulmaktan ya da unutup unutulmamaktan... Çünkü her aşk ya zamana tutsak edilirdi burada ya da zamanlar ötesine sürülürdü. Şaşar kalırdın kendine. Kendine rağmen özgür ruhunun hapis bedenini terk edip gitmediğine… “Az ölçüde alınan bir uyuşturucu madde gibi bir parça düş de iyi şeydir” diyordu V. Hugo. Ama bir parçası yeterli olmuyordu burada düşlerin. Her şeyin çok gerçek olmasından belki de… Kurulmayan her şeyin çok gerçek olmasından... Kurulmayan her şeyin yerine kuruluyordu hayaller ama hiç birine kendini esir etmeden. Özlemse çoğu defa bela oluyordu başa. Bu beladan kurtulmanın tek yolu yine düşler sokağından geçiyordu. Kaybolmadan geçmeyi öğrenmekse epey tecrübe istiyordu. Güldürüyor, ağlatıyor, iyileştiriyor ve hasta ediyordu. Çünkü uğranılan o kadar çok yer, zorlanılan o kadar çok açılmaz kapı oluyordu ki sonuçta gerçekle düşü ayırt etmek zorunda kalıyordun. Ne var ki özlem, geçen her yılın ardından elbiselerini, saçını değiştirip yeni biçimiyle dikiliveriyordu karşısına. Her defasında fark edemediğin yeni bir yönü ya hüzün veriyordu ya da sevinç. “Zaten sevincimiz peçesini kaldırmış kaderimiz” değil miydi? Hiçbir şeyi unutmamaktan oluyordu bu. Unutulmayanlar yığılıyor, yığılıyor ve bir hastalık gibi sarıyordu kalbi. Kendimi bildiğim şu ana kadar her şey sadece hatırlanmakla kalmıyor, unutulmuyordu da burada. İsimler, yüzler, adresler, rakamlar silinse de bakışlar ve dokunuşlar, sesler ve sözler, ihtimaller ve keşkeler, onlar ve anılar beliriyordu iz yerine. O izden gittikçe geçmiş, hiç yaşanmamış, hiç olmamış gibi geliyordu ama geçmişte de kalmıyordu “geçmiş”; çünkü gelecek gelmiyordu burada. Dışarısı ve içerisi diye ikiye bölünüyordu hayat. “Nerdeyim?” derken belki de en çok bu anlaşılmıyordu. Aynı anda iki ayrı yerde olabiliyordun. Demek ki bölünen hayat seni de ikiye bölüyordu. Nerede başlar, nerede biterdi hapislik? Yılların sayısı arttıkça ve zaman dışarıda geçen ömre çok gelmeye başladıkça anlıyordum bu soruyu hiç sormamam gerektiğini. İzleri silinmez yara bere içinde de olsa, içeri girdiğin yaşta kalıyordu hep ruhun. Belki de en çok bu kolaylaştırıyordu zor olanı ve zorlaştırıyordu kolayı. O yüzden takvimler acı bir tablo olarak asılı kalıyordu başucunda; çentiklerden çitlerin çevrelediği düşlerin hiç solmayan renkleriyle. Ama ben soluyordum, saksısına sığmayan bir kır çiçeği gibi. Ve çırpınıyordum kafesine alışamayan bir kuş gibi. Soldukça ve çırpındıkça alıyordum sorularının bir ömür süren cevaplarını. Çünkü ömür durmuyor, geçip gidiyordu burada… “Hapishanedesin” dedi soru işareti kadına. “Neden var hapishane?” dedi kadın. “Sen suçlu olduğun için” dedi soru işareti. “ben ne arıyorum ki burada?” dedi kadın. “Bu senin suçun” dedi soru işareti. “Peki, ben kimin suçuyum?” dedi kadın. “Ben bir soru işaretiyim. Unutma. Her şeyin bir cevabı olmaz. Olsaydı ben olmam. Oysa benim olmam şart.” dedi soru işareti kadına. Ve geldiği gibi yükseldi göğe, bir başka yerde, bir başka kafaya düşmek üzere.
|
||||||||||||||