![]() |
|||||||||||||||
|
İneğin Gözü - (sayı 7) Yaşlı adam, solucan gibi kıvrıla kıvrıla bacaklarından kucağına doğru tırmanan torununu fıldırıp atıverdi. Çocuk yüzüstü toprağa kapaklanıp bastı çığlığı. Gözyaşı sümüğüne, sümüğü toprağa bulaştı. Belikli, içerden bir koşu geldi. Yerde ağlayan bebeği kucağına alıp pışpışlamaya koyuldu. Kara gözlerini taburede oturmuş tütün içen kayınbabasına dikti. Kapkara gözlerinin akına iki yırtıcı kuş kondu. Kuşlar, öfkeden kanatlarını takıp adamın tepesinde bitivereceklerdi az kalsın. Yüreği daraldı da lafını yutkunuverdi. İçine döktü. İçine döktüğü laflar koca bir ur gibi ağrıyordu yine. Gövdesini orta yerinden yarıp dökesi geliyordu lafları. Kimin payına ne düşerse alıp alıp fırlatmalıydı koca taşlar gibi. Kayınbabasına, kocasına, her akşam eve gelen halbilmez komşulara, anasına, babasına, herkese. Ama kolay mı öyle. Ah kolay mı öyle. Kolay olsaydı şimdiye kadar çoktan… Yatışan bebeğin yüzünü yıkadı çeşmede. Burnunu silip, mısır püskülü saçlarını yatıştırdı ıslak elleriyle. Bebecik yeni çıkan tavşan dişlerini gösterip güldü annesine. Sonra da gözleri yarı aralık, uyuyuverdi. Belikli, götürüp beşiğine yatırdı. Sıcacık bahar güneşi bebeğin yüzünü sevgiyle okşuyordu. Güneşliği çekerken dışarıya baktı. Kayınbabası kapının önünde, taburede, kamburunu iyice çıkarıp oturmuş, tütün içmeye devam ediyordu. ‘İneğin gözüyle bozdu kafasını körolasıca. Sanki başka dert kalmadı. Ha bir gözlü olmuş ha iki gözlü. Yavruma süt versin de isterse iki gözü de olmasın’ dedi mırıldanarak. Mutfağa, yarım kalan işlerini bitirmeye gitti. Akbıyık, tabureyi çevirip ağrıyan sırtını güneşe döndü. Sanki kemikleri çatırdayıp açılıyordu sıcakta, tüm kış ağrıyan kemikleri. Portakal, ağılın kıyısında önüne koyduğu taze otları kokluyor, sonra da burnuyla itekliyordu. Tabureden kalkıp ineğin yanına gitti. Kamburu ağır bir külçe gibi bindi omuzlarına yürürken. İneğin güneşte parlayan sağrısını, sırtını okşadı sevgiyle. Zayıflayıvermişti bir günün içinde. Daha dün sabah nasıl iştahla koşmuştu çayıra, nasıl saldırmıştı otlara, nasıl nefes almadan yalayıp yutmuştu çayırdaki taze otları. Akbıyık uzaktan, karnını doyuran yavrusunu izleyen anne gibi izlemişti Portakal’ı. O yedikçe kendi benzine kan gelmiş, o yedikçe kendi açlığını unutmuştu sanki. Sonra ne olduysa olmuştu işte. Portakal böğürerek nasıl koşmuştu çayırdan eve doğru, sütle dolu memelerini çalkalayarak, can havliyle. Karşı dağdan kara bulutlar yürümüştü köyün üzerine. Her bir ağaç karanlık bir el gibi sallamıştı dallarını. Gelip çöküvermişti sahibinin önüne. O zaman görmüştü Akbıyık, ineğin sol gözünün olmadığını. Yerinde kan ve pıhtı olduğunu. Bir bıçak, içinde bir yeri oyuvermişti. Tek gözüyle ağlayan ineğini okşarken, kendi de ağlamıştı. Kim yaptı sana bunu, kim yaptı söyle. Kim kıydı senin güzel gözüne, söyle de gidip alıvereyim canını kuş gibi’ demiş, kalkıp çayıra doğru gitmiş, elini gözlerine siper edip, yaşlı gözlerinin yırtıcı bakışlarıyla her yanı taramıştı. O zaman görmüştü ağaçların karaltısındaki, elinde kuş lastiğiyle o veledi, körolasıca, mezarına yılanlar doluşası veledi. Engerek’ti bu. Aranmış, koca bir taş bulup seğirtmişti ardından ama o daha iki adım gitmeden kayboluvermişti çocuk. Hırsını alamamış, koca taşı son gücüyle savurmuştu çocuğun kaybolduğu yöne doğru. Birden bacaklarındaki can çekilmiş, olduğu yere çöküvermişti. Ölseydi bundan iyiydi. *** *** Akşam yemeğinden sonra Belikli sofrayı toplamış, bebeğini uyutup beşiğine yatırmış, sonra da bahçedeki gül ağacının dibinde almıştı soluğu. Kocasıyla kayınbabası erkenden yatmışlardı. Yaşlı adam neyse de, kocası tüm gün aylak aylak gezmekten yorgun düşüyordu. Yemeklerini yer yemez uyuklamaya başlıyor, sonra da kalkıp yatmaya gidiyorlardı. Evin arkasındaki portakal ağaçlarından bayıltıcı bir koku geliyordu, portakal çiçeği kokusu. Yarın ipe dizip bebeğin beşiğine asmalı diye geçirdi içinden. Gül ağacının her yanı pembe, kocaman açmış çiçeklerle bezenmişti. Birini koparıp uzun uzun kokladı. Cennet kokusu nefesini, içini açtı. Gündüzden toplayıp hazır ettiği küçük çakıl taşlarını getirip yere döktü. Ay, bulutlarla buğulanan gümüş bir göz gibi dikilmişti tepesinde. Gül ağacının dibini temizleyip toprağını düzeltti. Her Hıdrellezde yaptığı gibi dileğinin resmini çizecekti çakıl taşlarıyla. Kocaman badem gözlerini karanlığa dikip bekledi bir süre. Simsiyah kalın saç örgüsü boynundan beline akan yılan gibiydi ay ışığında. Uzaklarda bir köpek havladı. Portakal, ağılın kenarında hiç kıpırdamadan, bir inek heykeli gibi dikiliyordu. ‘Zavallı hayvan’ diye geçirdi içinden. Sonra da usul usul, iç çekerek, kendi hayatını yeni baştan, en baştan yapmaya başladı. Ay kayıp giderken gümüş simlerini döktü üzerine. Sırtındaki yılan yanıp yanıp söndü. *** Akbıyık’ın gözüne uyku girmedi o gece. Yatağında dönüp durdu. Ne zaman uyumak için gözünü yumsa Portakal’ın boş göz oyuğunu görüyordu. İçindeki hınç büyüdükçe büyüyordu, bıçak oydukça oyuyordu. Üç sene önce, portakalların parasıyla almıştı ineğini. O yıl ürünü iyi para etmişti. Köy yerinde ineği olmayanı adamdan mı sayarlar. Portakal, en güzel ineğiydi köyün. Memeleri sütle dolup taşardı baharda. ‘Bilerek yaptı o velet, kıskandı Portakal’ı. Babası on sene odun kesse bir inek bacağı alabilir mi bakalım. Ah, bir elime geçirsem, bir elime geçirsem seni!’ deyip duruyordu. Şıra kazanı gibi kaynadıkça köpürüyordu öfkesi. Azalacağına artıyor, yaşlı gövdesini çepeçevre ele geçiriyordu. Gün doğar doğmaz kalkıp giyindi. Yattığı odanın duvarında asılı av tüfeğini aldı. Ne zaman öfkelense tüfeğini alıp avlanmaya giderdi dağa. Hareketleri yaşlı bir adamdan çok bir çocuğunkini andırıyordu. Kamburu hiç yoktu sanki. Evdekiler uyuyordu daha. Dış kapıyı açıp çıktı. Gümüş rengiydi ortalık. Portakal, gümüş bir resimdeki kabartma figür gibiydi. Ona bakınca yine o bıçak sızısını duydu. Bir süre hareketsiz dikildi. Gül ağacına doğru gitti sonra. Avda giydiği çizmelerini oraya koymuştu en son. Gül ağacının dibi çakıl taşlarından örülmüş koca bir tablo gibiydi. Gelini dilek dilemişti demek. Tüfeği omzunda, yere çömelip incelemeye koyuldu. Koca bir ev çizmişti. Bu eve benzemiyordu, başka bir ev dilemişti. İçinde bir kadın, bir adam, bir çocuk vardı. Gelini, oğlu ve torunu. Evin her köşesine baktı ama kendini bulamadı. Dışarıda, bahçede de yoktu. Bir ağıl vardı yalnızca, ağılda da bir inek. İneğin iki gözü de var mı diye baktı, vardı. Yüzüne kırışıklıklar üşüştü. Alnı, acı çeker gibi kasıldı. Evin etrafına büyük taşlardan kalın bir duvar örmüştü Belikli. Kuşatılması imkânsız bir kale gibiydi ev bu haliyle. Öfkeyle dağıttı Akbıyık çakıl taşlarını, kaleyi yerle bir etti. Gidip Portakal’ı okşadı. Akşamdan koyduğu otlar olduğu gibi duruyordu. Çizmelerini aceleyle giyip, yaşlı gövdesine yakışmayan bir çabuklukla, hayali bir savaşı kazanmış mağlup bir asker gibi, rap rap diye yürüdü çayıra doğru *** Engerek, çimlere uzanmış evdeki uykusuna yarım yamalak devam ediyordu. Her yandan çocuk ağlamaları, yakınmalar, mızmızlanmalar, evde uyku haram olmuştu. Daha şimdiden acıkmaya başlamıştı. Şöyle etli butlu bir serçeye rastlasam bari diye geçirdi içinden. Ağzı sulandı. Kopardığı otu dişleriyle ezip suyunu emdi. İçindeki göz uyuyordu. İneği hatırladı birden. Akbıyık’tan ses seda çıkmamıştı. Belki de benim olduğumu görmemiştir, haylazlardan biri yaptı deyip önemsememiştir diye düşündü. Dudakları tebessümle gerildi. Bedenindeki kan çekilip toprağa akmış gibi irkildi neden sonra. İçindeki göz, ona bakan gözü görmüştü. Gözlerini açtığında, sol gözüne girecekmiş gibi duran namluyu gördü yalnızca! |
||||||||||||||