İçeriden dışarıya, dışarıdan içeriye köprü kuran dergi; mahsusmahal... İçeriden dışarıya, dışarıdan içeriye köprü kuran dergi; mahsusmahal...

 

 

 
Anasayfa
Hakkımızda
Künyemiz
Sayılarımız
Öyküler
Şiirler
Denemeler
Karikatürler

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Özlem N. Yılmaz

Büyüyünce
Hikaye Anlatıcısı Olmak İstiyorum- (sayı 4)

İlkokula başladığım sene ‘büyüyünce ne olmak istiyorsun?' deyip yanağımdan makas alanlara ‘balerin olmak istiyorum' diyordum kararlılıkla. Çünkü balerinlerin uçuşan elbiseleri, ponponlu pisipisileri vardı. Eski bir tül perdeye sarınıp tıpkı bir balerin gibi dans etmeye çalıştığımı hatırlıyorum. Anneme bale kursuna gitmek istediğimi söylediğimde, unutulmuş bir köyün karanlık odalı okul lojmanındaydık. O zamanlar ‘imkânsız'ı öğrenmemiştim henüz. Annemin sık sık tekrarladığı ‘imkânsız' kelimesi bana uzak ve anlaşılmaz geliyordu. Balerin olma hevesim okul müsamerelerinde aldığım başrollerle törpülenip silikleşti zamanla.

Birkaç yıl sonra, gittiğimiz bir köy düğününde görüp, güzelliğinden büyülendiğim bir gelin yüzünden ‘gelin' olmaya karar vermiştim. Uzun beyaz elbisesi, iki kulağının arkasından omuzlarına doğru sarkan parlak gelin simleri ve elinde tuttuğu taze kır çiçekleri aklımdan çıkmıyordu bir türlü. Evet, balerin olmamın ‘imkânsız' olduğunu kabullenmemin üzerinden hayli zaman geçmişti ve ben nihayet ne olmak istediğime karar vermiştim. Kesinlikle gelin olmak istiyordum. Annem, gelin olmak için daha çoook büyümem gerektiğini söylemişti. Ama ‘şimdilik idare etmem' için bir gelinlik almıştı bana. Aklıma geldikçe gelinliğimi giyiyor, çikolata jelâtinlerinden keserek yaptığım simleri kulaklarımdan sarkıtıyor, topladığım kır çiçeklerini elime alıyor, evin içinde dolanıp duruyordum. Bir an önce büyümeliydim. Son zamanlarda fazlasıyla süt içip kümeste yumurtlayan tavukların dibinden ayrılmamam annemin gözünden kaçmamıştı tabii. Yediğim fazla yumurtalardan alerji olmuştum ve uzun yıllar yumurtaya karşı duyduğum tiksintinin temellerini atmıştım. Oysa büyükler her fırsatta büyümem için süt içmem ve yumurta yemem konusunda uzun söylevler çekip duruyorlardı. Büyüklerin sözlerine ‘temkinli' yaklaşmayı öğrenmeye başlamıştım o zamandan. Çok hızlı büyümem imkânsızdı ve gelin olma hayallerim de zamanın acımasız parmaklarında örselenip kurudu. Gelinliğim de artık kısa geliyordu zaten. Gelin olmak isteyen bir arkadaşıma memnuniyetle hediye ettim.

Yumurta yüzünden başlayan alerjim başka yiyeceklerle de nüksedince sık sık doktora taşınır olmuştum. Doktor her gidişimde renkli parlak kâğıtlı çikolatalar ikram ediyor, yanağımı sevgiyle okşuyordu. Dokuz yaşındaydım ve doktora âşık olmamak için hiçbir sebebim yoktu. Kullandığım ilaçlarla vücudumdaki döküntülerin geçtiğini gördükçe derin bir üzüntüye kapılıyordum. Alerjimin yanı sıra annemin anlam veremediği baş ve karın ağrılarım da sıklaşmıştı. Doktora giderken birden ağrılarımı unutuvermem, özenle giyinip süslenmem annemin gözünden kaçmamıştı tabii. ‘Büyüyünce ne olmak istiyorsun?' soruları sıklaşmıştı ve ben tabii ki doktor olmak istiyordum. Annem doktor olma isteğimi memnuniyetle karşılamıştı. Ama derslerime daha çok çalışmam gerektiğini hatırlatıyordu sık sık. Hiç durmadan ders çalışıyordum ve doktoru görmek istediğim zamanlarda ansızın başlayan karın ya da baş ağrılarıyla doktora taşınmaya devam ediyordum. En son gidişimde bozuk bir steteskop hediye etmişti doktorum. Sevinçten deliye dönmüştüm. Demek o da bana âşıktı. Steteskopu boynumdan hiç çıkarmıyor, arkadaşlarımın sırtını ve göğsünü dinleyip defter kâğıtlarına reçeteler yazıyordum. Bir gün yine ansızın başlayan baş ağrım yüzünden doktora gitmiştik. Bu sefer beni genç bir bayan doktor muayene etmişti. Doktorun tayininin çıktığını söylemişti beni muayene ederken. ‘Seninle artık ben ilgileneceğim cici kız' demişti sırıtarak. Yüzüm asılmış, bir an önce eve gitmek için sabırsızlanmıştım. O günden sonra baş ve karın ağrılarım kesilivermişti. Ve ben artık doktor olmak istemiyordum. Steteskopu, terkedilmiş kızgın bir âşık gibi, oyuncak sepetimin en altına sokuşturmuştum. Yıllar sonra annem işin aslını anlattığında çok şaşıracaktım. Meseleyi anlayan annem doktorla konuşmuştu ve kafa kafaya verip bir oyun tertiplemişlerdi. Ben muayene olurken doktor öbür odada oturuyormuş ve beni muayene eden sağlık ocağının hemşiresiymiş meğer.

Terk edilmeyi içime sindiremiyordum bir türlü. Uyku saatimde yatağa giriyor ama bir türlü uyuyamıyordum. Çocuk bilincim kendini oyalamanın yeni bir yolunu çoktan keşfetmişti. Kendime hikâyeler anlatıyordum. Şu an hiçbirini hatırlamadığım, oysa hatırlamayı çok istediğim hikâyeler. Saatlerce yatağımda kendimi, kendi uydurduğum hikâyelerle oyalıyordum. Ve bu iş zamanla eğlenceli bir hal almaya başlamıştı. Arkadaşlarıma da bu hikâyelerden anlattığımı hatırlıyorum. Ve bir gün bir yabancı bana ‘büyüyünce ne olmak istiyorsun bakalım ufaklık?' dediğinde ‘Büyüyünce hikâye anlatıcısı olmak istiyorum' demiştim. O esnada annem de yanımızdaydı ve bana tuhaf bakışlar fırlattığını, yabancıya çocukların bazen ne kadar garip olduklarını anlatmaya çalıştığını hatırlıyorum. Sonra bana dönüp ‘doktor olmak istiyordun ya tatlım, unuttun her halde' demişti. Ve o anda, işte tam o anda bir yıldız hayal gücümün yörüngesine girmeden kayıp gitmişti. Ben o yıldızı çok sonraları, yıllar sonra yörüngeme sokmayı başarabilecektim ancak. Hayatımdaki en büyük geri dönüşsüz kayıptı. Annemin bana hissettirdiği, hikâye anlatıcılığının önemsiz, anlamsız bir ‘meslek' olduğuydu ve küçük bir kızın annesini esas almasından daha doğal bir şey yoktur maalesef!

 

Eskisi kadar yumurta yemiyor, süt içmiyordum belki ama hızla büyüyordum. Uzunca bir süre ‘hiçbir şey' olmamaya karar vermiştim. Sanırım böylesi daha iyiydi. Karne notlarım iyi olduğu sürece el üstünde tutulduğumun farkına varmıştım. Çocuk bilincim bunu kavramıştı ve sonuna kadar kullanıyordu. Pürüzsüz karneler getiriyordum ve isteklerime kavuşmak için bir araç olarak görüyordum ders çalışmayı. Bu yıllarca sürüp gitti. İnsanlar kötü şeylere alıştıkları gibi iyi şeylere de alışıyorlar zamanla. Getirdiğim karneler eski heyecan dalgasını yaratmıyordu evde artık. Olağan bir şey haline gelmişti iyi notlarım. Ben de bu işten sıkılmaya başlamıştım zaten. Daha fazlasını yapmalıydım ama ne. Şu ilginç şeyler icat eden bilim adamlarından olabilirdim mesela. Evet, neden bir bilim adamı olmuyordum ki. Ortaokul yıllarımdı. Bir arkadaşıma bilim adamı olmak istediğimi söylediğimde komik bulmuş ve ‘Sen kadınsın, nasıl bilim adamı olacaksın ki?' demişti bana. Haklı olabilirdi tabii. ‘Ben de kadın bilim adamı olurum demiştim' O zamanlar ‘Bilim insanı' isimlendirmesinden ve hayatın her alanında karşıma çıkacak olan cins ayrımcılığından habersizdim. ‘Bilim adamı' olma isteğim ailemde de sevinçle karşılanmıştı. Bu uzun yıllar sürüp gitti. Kendimi beyaz önlükle labaratuarda mikroskobik araştırmalar yaparken hayal etmek hoşuma gidiyordu. Hem bunu yapan pek az kadın vardı çevremde.

Fakültede Biyoloji okumaya başladığımda ‘bilim insanı' olmak için en büyük adımı atmış oldum. Üniversitede kalacak ve kariyerime devam edecektim, o profesörü tanımamış olsaydım eğer. Omurgasız Hayvanlar Sistematiği dersimize giren o ‘omurgasız' profesör, kariyerime noktayı koyuvermişti. İkinci sınıfta yaşanan bir olay sebep olmuştu buna. Fakültenin bahçesinde solcu öğrencilerin gerçekleştirdiği bir protesto gösterisine polis müdahale etmişti ve kaçan birkaç öğrenci biri de en yakın arkadaşlarımdan biri, ‘omurgasız'ın odasına sığınmışlardı. O da kulaklarından tuttuğu gibi, gözlerimizin önünde polise teslim etmişti arkadaşlarımızı. Sonra hepsi okuldan uzaklaştırıldılar. O gün ‘bilim insanı' olmamaya karar verdim.

Tüm bu yıllar boyunca içimde karanlık bir nokta gibi duran bir istek, tam olarak adlandıramadığım bir şey vardı. O karanlık yeri kurcalıyor, orada neyin gizli olduğunu anlamaya çalışıyordum. Yapmak isteyip de yapamadığım, olmak isteyip de olamadığım şey gizliydi orda biliyordum. Çocukluğumdan itibaren çok şey olmak istemiş, çok şeyden hemencecik vaz geçmiştim ama kitaplarla olan yakınlığım hep sürmüştü. Kitaplar en yakın arkadaşım, kelimeler içime düşen ‘kurtçuklarım' olmuştu. O kurtçuklar içimi gıdıklayıp bana yaşam enerjisi bahşediyorlardı.

Bir gün ansızın o karanlık nokta aydınlanıverdi. Ve ben yatağında kendine hikâyeler anlatan o küçük kızı gördüm orada. Tanıdık çocuk bakışları bana çok eski bir şeyi hatırlatmıştı. Küçük hikâye anlatıcısını. Ve o günden sonra içimdeki kurtçuklar kozalarını yarıp serbest kalmaya başladılar. Serbest kaldıklarında birer kelebeğe dönüşüyorlardı. Kendime hikâye anlatacak yaşı çoktan geçmiştim. Hem anlattığım hikâyeleri bir süre sonra unutacaktım ve hiçbir anlamı olmayacaktı. Çünkü hikâyelerimi başkalarıyla paylaşmak istiyordum. Bu yüzden hikâyelerimi yazmaya karar verdim. Yıllar yıllar önce düş gücümün yörüngesinden kayıp giden yıldızı yeniden yörüngeme sokmayı başarmıştım. Orada, göz alıcı ışığıyla öylece duruyordu. Sonraki yıllarda hep o ışığı takip ettim. Yolunu kaybetmiş bir yolcu nasıl ki yıldızlara bakarak yönünü bulmaya çalışırsa ben de o ışığa bakarak, onu takip ederek yolumu bulmaya çalıştım. Hayat, kaybolmuş yolcularla doludur.

O ışık yazmaktı. Hayatımın en büyük anlamı yani.

Birilerinin bana ‘Büyüyünce ne olmak istiyorsun' sorusunu soracakları yaşı çoktan geçtim belki ama hani olur ya bir gün birisi bu soruyu sorarsa cevabım şu olur; ‘Büyüyünce hikâye anlatıcısı olmak istiyorum, geçmişte ve gelecekte, tüm zamanlarda, sadece hikâye anlatıcısı…'

 

 
Mektup Bekleyenler
Dergiyi Edinmek
Bağlantılar
İletişim
Ortak Kitaplar
Basında Kitaplar
Kitap Çıkaranlar
Mahsus Mahal Türküsü
Bize Yazın
 
Google
 

eXTReMe Tracker