![]() |
|||||||||||||||
|
Virginia Woolf -Edebiyatın Deli Prensesi- (sayı 3) Ah Virginia! Deliliğin zehirli tohumu ne zaman düştü bilincine? Düşlerinin arasında büyüyen zehirli bir sarmaşık gibi bilincini etkisi altına alıp seni ölümün uçurumuna sürükledi yavaş yavaş… Dalgaların son cümlesinde dediğin gibi; “…senin üzerine atacağım kendimi, yenik düşmeden, boyun eğmeden ah! Ölüm…” Ölüm şefkatli bir kucak mıydı? Seni yiyip bitiren deliliğinin son durağı mıydı? Kendini Ouase Irmağının sularına bıraktığında ceplerine taşlar doldurmuştun. Yaşam denilen rüyadan uyandığın an mıydı gövden ırmağın sularında yitip gittiğinde! Ağabeyin George mu ekmişti o zehirli tohumu gövdene Virginia? Seni pencerenin önüne oturtup her yanını şehvetle okşadığında mı düşmüştü o tohum ilk. George'un şehvetine inandıramazdın kimseyi, ağabeyi şefkati derdi herkes çünkü. Ve bunu daha sonraları defalarca tekrarladı. Delirmemek elde değildi. Şehvete karşı derin bir nefret uyanmıştı içinde, belki de hayatın boyunca kendini hiçbir erkeğe teslim edemedin bu yüzden. Bir erkek sana dokunduğunda George'un çocuk ruhunu yaralayan, bedeninde gezinen ellerini hatırladın hep. Bu yüzden mi kadınlar daha şefkatliydi senin için? Bir kadına âşık olduğunda incinmiyordun, çünkü eşittiniz, seni yaralayamazdı bu yüzden. Violet'e duyduğun tutkulu aşkı ölünceye kadar yaşattın içinde. Ablanın kocası Clive ile flört ettin yıllarca, aslında asıl hayranlığın, tutkun ablan Vanessa yaydı, onu paylaşmayı kabullenemedin hiçbir zaman. Küçüklüğünden itibaren adeta yazmak için yetiştirildin. Baban Leslie Stephan felsefeyle ve edebiyatla yakından ilgili iyi bir babaydı. Kitaplarla iç içe büyüdün o dönemdeki hemcinsin yaşıtlarından farklı olarak. Sen 9 yaşında bir aile gazetesi çıkardın Hyade Park Gate News adında. Kendini adeta yazmaya hazırlıyordun. Çatı katındaki çocuk odanızda geceleri senin uydurduğun hikâyelerle uyuyordu kardeşlerin. Ama şanssızlıkların da vardı, her şeyden önce fazlasıyla duyarlıydın çevrende olup biten her şeye. En ufak bir olay seni derinden etkiliyordu. Kök salan zehrin etkisi miydi? Şanssızlıklar bırakmadı peşini. Sevdiklerini birer birer yitiriyordun. Hayat seni çok kötü sınıyordu. Annen Julian, baban Leslie, üvey ablan Stella, kardeşin Thoby, yeğenin Julien, sevdiğin arkadaşların… Her ölüm, ruhunda kapanmaz gedikler açıyordu. Her ölümle birlikte sen de ölümün kıyılarında dolaşıyordun. Ölmek isteği karanlık bir sis gibi çöküyordu üzerine. Ve sen sevdiklerini her kaybedişinde delilik nöbetleri geçiriyordun. Aylarca sürüyordu toparlanman. Bu yaşamdan uzaklaşıp başka bir düzlemde, başka bir hayat yaşamaya başlıyordun o dönemlerde. Âşık olabileceğini düşündüğün tek erkekle evlendin. Leonard Woolf'la. Hayatın boyunca aldığın en isabetli kararlardan birisiydi belki de Leonard la evlilik kararın. Leonard sana âşıktı ve âşık bir adamın yapabileceği her şeyi yapıyordu senin için. Ölüme gitmeden önce kocana bıraktığın not şu cümleyle bitiyordu; “…iki insanın bizden daha mutlu olabileceğini zannetmiyorum…” Deliliğin kıyısında gezindiğin zamanlarda tıpkı bir çocukmuşsun gibi ilgileniyordu seninle Leonard. Zor bir kadındın sen Virginia, oldukça inatçıydın ayrıca –bu yüzden ta çocukluktan kalan lakabındı ‘Keçi'. İkiniz de hayatın anlamını yazıda bulmuştunuz. Evinizi, çevrenizi, arkadaşlarınızı, eşyalarınızı bile hep bu amaca göre seçiyordunuz. Bu amaçtı sizi birbirinize ve hayata kopmaz bağlarla bağlayan. Sen istemene rağmen hastalığın çocuk yapmana engeldi. Böyle bir sorumluluğu kaldıracak durumda değildin, Leonard seni güçlükle ikna edebilmişti çocuk yapmama konusunda. Sen kendini ölümcül bir sınava hazırlar gibi hazırlamıştın yazmaya. Erkek kardeşlerinden, Leonard dan bir adım geride başladığını düşünüyordun yarışa. Üniversite eğitimi görmemiştin ve hayatın boyunca bunun ezikliğini duydun. Bu yüzden hep çok çalıştın, içinde bitmek bilmez, delice bir hırs vardı. Yazamadığın zamanlarda bir hiç olduğunu düşünüyordun. Uçurumdan düşmemek için tırnaklarıyla toprağa tutunur gibi tutunuyordu kalemin sayfalara. Sen hayata kaleminle, sadece kaleminle tutundun Virginia, gücünün yettiği yere kadar… Yazdıkların konusunda kendine güvenemiyordun bir türlü. Kadınlara özgü o içselleştirilmiş güvensizlik vardı sende de. İnsanların seninle alay edeceğini düşünüyordun, herkesin sana güleceğini, yazdığın romanı hiç kimsenin okumayacağını düşünüyordun. Kendi deliliğinin farkında olacak kadar aklın başındaydı senin. Kurgulamaya ihtiyacın yoktu, mırıldanmalarını yazıyordun sadece. Yazdıkların gittikçe daha çok ilgiyle okunuyordu, o dönemin edebiyat çevreleri tarafından çok iyi eleştiriler alıyordun ve sen her kitabınla biraz daha tanındın. Bir gün birisinin çıkıp bu delinin saçmalıklarının farkına varacağını düşünüp içten içe yaşadığın korku hep sürdü ama. Ablan Vanessa'nın oğlu, yeğenin Quentiın Bell senin biyografini yazmış; Yaşam Bir Rüyadır, Uyanmak Öldürür. Senin ailenden birisinin bu biyografiyi yazması ne büyük şans. Yazar, duygusallığa kapılmadan yapıtla arasındaki mesafeyi korumayı başarmış. Böyle olunca da sağlam bir kaynaktan gelen, yanılma payı bırakmayan başarılı bir biyografi çıkmış ortaya. Uyanmamış olsaydın sana şu soruyu sorardım; Yaşam bir rüya mı gerçekten Virginia?
|
||||||||||||||