İçeriden dışarıya, dışarıdan içeriye köprü kuran dergi; mahsusmahal... İçeriden dışarıya, dışarıdan içeriye köprü kuran dergi; mahsusmahal...

 

 

 
Anasayfa
Hakkımızda
Künyemiz
Sayılarımız
Öyküler
Şiirler
Denemeler
Karikatürler

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Özlem N. Yılmaz

Karşılaşma (sayı 2)

Bir zamanlar soluk alıp veren şehir çoktandır yaşamıyor.

Didik didik edilmiş bir hayvan leşi gibi uzanıyor toprağın üzerinde.

Orasından burasından yanan, yanıp da sönen, dumanlar savuran parçalanmış bir hayvan leşi gibi.

Eskiden şehrin gözleri olan, askeri karargâh haline getirilmiş iki büyük tarihi bina, bir çift karanlık boş oyuk gibi bakıyor, bir leşin yerinde olmayan gözleri gibi.

Her taraf, yangın sonrasının gri külüyle kaplanmış. Leşi yiyip tüketmeye çalışan kurtçuklar gibi kıvıl kıvıl döneniyor askerler yıkık şehrin orasında burasında. Ağır tanklar, toprağı ve yeni yeşeren baharı ezerek geziniyorlar dört bir yanda. Evreni neşeyle ışıtan güneş kollarını şehrin üzerine gerdiğinde utançla kızarıyor belli belirsiz.

Bombalarla delik deşik edilip yıkılmış tek katlı bir evin bahçesinde gerili ipte bir çift bebek çorabı unutulmuş. Pembe, küçücük. Pembelik solup griye çalmış. Bir zamanlar sarmaladığı minik ayağın sevimliliğiyle titreşiyor rüzgârda. Artık hayatta olmayan minik ayağı arar gibi…

Yıkık eve doğru ilerliyor iki asker, birbirlerinden habersiz, birbirlerine düşman. Karargâhları çok uzakta kalmış. Kaybolmuş biri, diğeri karargâha dönmek için seçmiş o yolu. Biri sigarasız ve yorgun, diğeri özlediği kızını düşünmekte.

Bir anda yıkık evin dönemecinde birbirlerine doğrulttukları namlularıyla kalakalıyorlar. Buğusu tüten toprak tüm börtü böceğiyle dikkat kesiliyor. Her şey susuyor o an. Bir tek hızlı hızlı soluyuşları duyuluyor iki askerin. Başparmaklar tetikte, öylece titreyerek bakışıyorlar, birbirlerinden ve kendilerinden korkarak. Ter damlacıkları süzülüyor alınlarından. Dakikalarca öyle kalıyorlar. Ne bir kıpırtı ne bir konuşma. Uzaktaki çalıların arasından bir tarla kuşu ötüyor uzun uzun.

“Sigaran var mı?” diyor mavi bereli olan neden sonra.

Kuşkuyla bakıyorlar birbirlerine. Dikkatini dağıtmak için bir oyun olup olmadığını anlamaya çalışıyor yeşil bereli. Mavi bereli indiriyor silahını. Çaresizce bakıyor ötekine. ‘Hadi, öldüreceksen öldür ama bir sigara içmeme izin ver' der gibi bakışları. Yeşil bereli de indiriyor silahını. Derin bir nefes alıyor ikisi de. Tarla kuşunun kanat çırpışları duyuluyor belli belirsiz. Yıkık evin delik deşik duvarına yaslanıp çömeliyorlar. Öğlen güneşi bahçenin ortasındaki içi yosun bağlamış, bir tarafı çökmüş havuzun içinde oynaşıyor.

Silahlarını yanlarına bırakıyorlar yavaşça. Çıkarıp sigara uzatıyor yeşil bereli, kendi de yakıyor bir tane. Beresini çıkarıp alnındaki terleri silerken dumanı bulutsuz göğe doğru savuruyor. Bir kuşun ardından bakıyor gözden yitene kadar.

Mavi bereli derin nefesler çekiyor sigarasından. Birbirlerine bakmadan, konuşmadan bekliyorlar öyle.

“Ne kadardır cephedesin?” diyor mavi bereli öbürünün tuhafına giden aksanıyla “On dokuz ay oldu, ya sen?” diyor yeşil bereli, başını çevirip adamın çilli ve güneş yanığı yüzüne dikkatle bakarak,

“On bir aydır buradayım. Ne zaman döneceğimi de bilmiyorum. Sanki hiç bitmeyecek bir savaşın içindeyiz. Asırlardır buradaymışım gibi geliyor bazen. Geldiğim yeri, ailemi hatırlamakta güçlük çekiyorum.” diyor dalgın bakışlarla küçük bahçe havuzunun yıkılmadan önceki halini hayal etmeye çalışarak.

“Kızım dört aylıktı bırakıp geldiğimde. Şimdi iki yaşında. Ben onun ilk yürüyüşünü göremedim” diyor yeşil bereli. Bakışları, gerili ipteki bir çift bebek çorabına takılıyor. İnce bir sızı çörekleniyor sol tarafına. Elini koynuna götürüyor yavaşça. Ve ne olup bittiğini anlamadan şakağına dayanmış soğuk namluyla kalakalıyor.

“Her an bir kalleşlik yapmanı bekliyordum zaten. Şimdi elini yavaşça çek bakalım. Sakın yanlış yapayım deme.” diyerek silahın namlusunu daha çok bastırıyor mavi bereli.

Öbürü ne olduğunu anlamaya çalışır gibi bakıyor.

“Ben… Sadece küçük kızımın resmini göstermek istemiştim. İstersen kendin bak. İç cebimde.” diyerek adamın çipil gözlerine bakıyor, gözlerinin içine.

Bir çift utangaç kuş havalanıyor ötekinin gözlerinin akına. Doğrulttuğu silahı çekmeden elini askerin iç cebine götürüyor. Bir fotoğrafı kaldırıyor daha iyi görebilmek için. Gözlerindeki bir çift kuş kanat çırpıp daha da belirginleşiyor. Güneşten kızarmış olan yüzü iyice kızarıyor. Uzun zamandır hiç görmediği bir gülüşle bakıyor fotoğraftaki küçük kız. Kocaman mavi gözlerini iyice açmış, küçük pembe ağzıyla bir şeyler söylemeye çalışır gibi. Alnını kapatan, omuzlarından aşağıya sarkan lüle lüle sarı saçları ışıltılı. Bu yıkıntıların arasına hiç yakışmayan pembe bir gülüşle gülüyor, yıkıntılara inat… Silahını bırakıp fotoğrafı yeşil bereliye uzatıyor. Üniformasının içinde bir çocuk gibi titreye titreye ağlamaya başlıyor sonra. Duvara dayadığı iki büklüm gövdesi sarsılıyor ağlarken.

Öteki ne yapacağını bilemez bir halde öylece bekliyor. Uzaktan bir bombanın uğultusu duyuluyor. Sesin geldiği yana doğru çeviriyor bakışlarını. Hafif bir siyahlık beliriyor gökyüzünde. Gözlerini kırpmadan bakıyor aynı noktaya. Siyahlık yavaşça çekiliyor. Mavi berelinin durulmuş yüzüne bakıyor yan gözle. Mavi bereli kızarık çipil gözlerini bir noktaya dikmiş, hırpalanmış bir çocuğun şefkat bekleyen bedeni gibi büzülüp küçülmüş gövdesi. Çatallaşan sesiyle, bir ağıt okur gibi başlıyor konuşmaya; “Savaş nasıl da güvensiz yapıyor insanı. Hep ölüm ve tuzak var sanıyorum hayatta.” diyerek devam ediyor.

“Öldürdüğüm insanlar giriyor düşlerime. Uyuyamıyorum. Karanlık mezarlarda görüyorum kendimi. Toprak gövdemi ezip sıkıştırıyor. Nefes alamıyorum. O kızın çığlıkları hele, kulaklarımda uğulduyor sürekli. Boş bir evde ırzına geçtiğim kız her gece boğazımı sıkıyor. Tırnaklarını etime geçiriyor. Kocaman açılmış mavi gözlerini görüyorum gözlerimi kapatınca. Uçuk mavi, kristalimsi birer buz kütlesi gibi bakıyorlar. Neden yaptım diyorum, neden! Neden!..” derken kelimeler düğümleniyor boğazında, sesi çatallaşıyor, yeniden hıçkırıklara bırakıyor kendini.

Yeşil bereli belli belirsiz bir hınçla titriyor. Öfkesi kabarıyor. Silahını alıp oracıkta beynini dağıtmak istiyor mavi berelinin. Ama karşısında bir çocuk gibi ağlayan bu askere tuhaf bir yakınlık duyuyor. Ağlayan bir asker görüşü ilk değil. Askeri üniformalara yakışmayan bir yanı var ağlamanın. İlkini, birkaç ay önce görmüştü. Birliğindeki bir askerin kendini yerlere atarak, çırpınarak ağladığına tanık olmuştu. Asker, hayatında ilk defa birisini, bir sivili öldürmüştü ve günlerce öldürdüğü adamın başında nöbet tutmuştu. Hiç kıpırdamadan günlerce, bir heykel gibi beklediğini anlatmışlardı birliktekiler. Günler sonra komutanın tokadıyla kendine gelmiş ve o gece sabaha kadar bağıra bağıra ağlamıştı, yaralı, can çekişen bir hayvan gibi. Tuhaf davranışlar sergilemeye başlamıştı sonrasında da. Olur olmaz her şeye gülüyor, hayali insanlara ateş ediyordu kritik bölgelerde. Komutanlar bir güzel tozunu alıp memleketine göndermişlerdi onu. Böyle şeylere hiç tahammülleri yoktu çünkü. Bir askerin ruhunun ve gövdesinin çelik gibi sert olması gerektiğini söylerlerdi sürekli. Kız gibi ağlayıp sızlananların cephede işi neydi. Annesinin dizinin dibinde otursundu. Savaş erkek adamın işiydi. Bir askerin üzülmeye hakkı yoktu, hele ağlamaya hiç.

Birer sigara daha yakıyorlar. Mavi bereli asker en mahrem yanıyla çırılçıplak kalıyor ağladıkça. Yüzü yıkanıp masumlaşıyor. Sanki bir sınırdan öbür sınıra geçiyor hiçbir askerin beklemediği. Gözleri eski parıltısını kazanıyor.

“Ne için savaştığımı bile bilmiyorum biliyor musun! Hiçbir gerekçe inandırıcı gelmiyor aslında bana. Hepsi uyduruk, sahte. Gerçek olan tek şey öldürmeye alıştığımız. İşin tuhafı, şu anda karargâhımdan uzaktayken bu savaşın anlamsızlığı daha da artıyor. Sanki komutanlar yakınımızda olduğunda garip bir uyku haliyle unutuyorum düşünmeyi. Bir kara büyünün etkisinden kurtuluyorum birliğimden uzaklaştıkça, öyle hissediyorum. Bir karıncayı bile incitemezken, nasıl böyle canavarlaştığıma şaşıyorum, kendime şaşıyorum. Ruhum artık hiç temizlenmeyecek biliyorum. Tanrıya yakarıyorum her gece. Annem benimle gurur duyuyor, babam, kardeşlerim. Oysa bir cesetten başka ne götürebilirim onlara!” Yeşil bereli, sigara dumanının izlediği yolu gözleriyle takip ederek;

“Ben de küçük kızıma bir daha doya doya sarılabilecek miyim bilmiyorum. Aramıza hep burada gördüğüm kanlı fotoğraflar girecek biliyorum. Bir şeyler kirlenmiş olacak, kızımın küçük bedenine bulaştırmaktan korkacağım karanlık bir gölge takip edecek beni. Karımı eski içtenliğimle öpemeyeceğim…” diyerek derince iç çekiyor.

“Ama yine de buradan gitmekten daha güzel ne olabilir” diye devam ediyor;

“Ailemle ve dostlarımla yenilen akşam yemekleri, danslı eğlenceler, kızımın hoş sıcaklığı unutturur belki tüm yaşadıklarımı. Sen de…”

“Hayır! Ben burada gördüklerimi ve yaşadıklarımı asla unutamam. Ölünceye kadar bu korkunç resimlerle yaşayacağımı biliyorum. O kızın kristal mavi gözlerini asla unutamam. Tırnakları her gece etimi yaralar. O yüzleri, o korkulu yüzleri asla unutamam, asla!”

Bir askeri uçak, ardında beyaz bir çizgi bırakarak geçiyor üzerlerinden. Sonra yeniden derin bir sessizliğe gömülüyor her taraf.

“Mutlu bir hayatım vardı. Güzel bir evim, taptığım bir karım ve yaşamımızı renklendiren küçük kızım. Askere alınıncaya kadar tüm savaşları televizyon şakası sanıyordum. Televizyonda o kanlı görüntüleri, yıkılmış şehirleri, sıra sıra yerde yatan ölmüş insanları gördüğümde bunlar gerçek mi diye düşündüğümü bile hatırlamıyorum. Her şey benden ve ailemden uzaktı, bize dokunamıyordu. O zaman gerçek olmasıyla olmaması arasında da bir fark yoktu benim için. Askere alınıp buraya gelene kadar da inanmadım savaşa, gerçek bir savaşın olabileceğine. Ta ki ilk bomba biraz ötemde patlayana dek. Bir savaş vardı ve ben savaşın ortasındaydım.” Yeşil beresiyle alnında biriken teri siliyor, “Düşündüğüm tek şey buradan bir an önce kurtulmak. Evimde bir daha televizyon izleyebilirsem eğer, bileceğim ki gördüklerim şaka değil. Bir tek bunu öğrendim burada. Savaşların gerçek olduğunu.” diyerek yeşil beresini başına geçirip doğruluyor.

Öteki de kalkıyor. Bakışları durulmuş. Bir süre birbirlerine bakıp öylece bekliyorlar.

“Benim ciddi bir sorunum var, birliğimi kaybettim ve ne yöne gittiğimi de bilmiyorum” diyor yeşil bereli biraz sıkılarak. Hafif bir gülümseme yayılıyor yüzüne.

“Bu yöne doğru gitmeye devam edersen bizim birliğin tam ortasına düşersin. Sürüsünü kaybetmiş kuş gibi avlarlar seni. Şu caddeyi takip et. Sürekli kuzeye doğru ilerle, unutma, sürekli kuzeye doğru” diyor mavi bereli, eliyle bir zamanlar şehrin en büyük caddesi olan, bombalarla yıkılmış evlerin neredeyse kapattığı yeri işaret ederek.

Yerde duran ağır silahlarını alıp omuzlarına geçiriyorlar. Yeşil bereli paketindeki iki sigaradan birini ötekine uzatıyor. Minnettarlıkla bakıyor mavi bereli. Elleri sıkıca buluşuyor. Birbirlerine iyi şanslar dileyip hızlı adımlarla farklı yönlere doğru ilerlemeye başlıyorlar.

Yeşil bereli son kez bakıyor ipte sallanan bebek çoraplarına. Neşesi kaçıyor, safrasının midesinden ağzına doğru ilerlediğini hissediyor, başı dönüyor. Öldürdüğü annesinin kucağında çırpınıp çatlayacakmış gibi ağlayan bebeğe bir el ateş ediyor yeniden hayalinde. Bebeğin minik gövdesinden ince bir duman çıkıyor. Bir kuş yıkıntıların arasından bir toz bulutu kaldırarak havalanıyor.

Bu savaşta bir tek şey öğrendiğim doğru değil diye düşünüyor. Savaşın bana öğrettiği başka şeyler de oldu. Çok şey…•

 
Mektup Bekleyenler
Dergiyi Edinmek
Bağlantılar
İletişim
Ortak Kitaplar
Basında Kitaplar
Kitap Çıkaranlar
Mahsus Mahal Türküsü
Bize Yazın
 
Google
 

eXTReMe Tracker