İçeriden dışarıya, dışarıdan içeriye köprü kuran dergi; mahsusmahal... İçeriden dışarıya, dışarıdan içeriye köprü kuran dergi; mahsusmahal...

 

 

 
Anasayfa
Hakkımızda
Künyemiz
Sayılarımız
Öyküler
Şiirler
Denemeler
Karikatürler

Özgür Soylu

İçerdeki Mutlu Dışardaki Mutsuz

Hayatımıza dönük köklü değişikliklerle karşı karşıya geldiğimizde çevremizden ilk duyduğumuz söz sanıyorum “alışabildin mi?”dir. Bu bildik soruya en çok da mekansal değişiklikler neden olur.

Hapishane, insan hayatında mekânsal değişikliğin en travmatik olanıdır. Mekânsal değişiklik basit bir değişiklik değil, mekânın insan üzerindeki baskısının azami düzeyde hissedildiği bir ruhsal travmadır.

Bahsettiğim şey sadece “içeri düşen insan” için değil, “içerden çıkan insan” için de geçerlidir.

İçerde kalma süresinin uzunluğu bu travmada en etkili olan unsurdur. Hayatının yarısını, üçte birini içerde geçiren ya da hayata bakışının değişmeye başladığı bir yaş diliminin önemli bölümünde bu değişimi yaşayan insan söz konusu travmayı ister istemez daha ağır yaşayacaktır.

Travmayı etkileyen bir başka unsur, beklentilerdir. İçerden çıkan çoğu insan “kaldığı yerden devam etme” yanılgısına düşüyor. Bu yanılgı söylemde fark edilen bir şey gibi görünse de ruha söz geçirmek pek kolay değil. Önceden yaşanmış olan mekânın, tanıdıkların fiziki değişimleri daha kolay kabullenilebilir olurken yaş ve duygusal beklentiler daha zor kabul edilebilir olmakta, kişiyi ister istemez ruhsal yaralanmalara sevk edebilmektedir. On dokuzunda içeri giren biri otuzlarında dışarı çıktığında çevresinden on dokuzundaki davranışları bekleyebiliyor. Bu beklentinin karşılık bulmaması kişiyi çatışmaya sürüklüyor.

İçerde dokuz yıl kadar kalmış biri olarak bugün kendimde fark ettiğim; “ne var ne yok” sorusuna içerdeyken daha zengin yanıtlar veriyor olmamdır. Dışarı çıkalı yanıtım: “n'olsun, hep aynı” oluyor herkes gibi. Evet, herkes gibi.

İki sene mi oldu yoksa üç sene mi oldu dışarı çıkalı, hatırlamıyorum. Kendime itiraf edemediğim bıkkınlığım başlayalı da sanıyorum bir o kadar oldu. İçerde her taraftan sarmalayan bir mutluluk, şefkat yoktu etrafımda. Şimdi bolca mutluluk var hayatımda. Peki neden bu bıkkınlık? Ya da adı her neyse.

Sanıyorum bu durum insanın doğası gereği. İçerdeyken beni sarıp sarmalayan zincirler zaman geçtikçe çürüyordu. Biliyordum bunu, bilincindeydim. Zaman... Geçen her dakika, her saniye zincirlerim eskirken ben kazanıyordum. Tek yapmam gereken beklemekti. Geçen her saniye sevinç, mutluluk, o güne; Büyük demir kapının ardına kadar açılacağı o güzel, o güneşli, o delikanlı, o masmavi güne biraz daha yaklaştığımı gösteriyordu. Yelkovan önüne katıp kovalıyordu sıkıntılı her şeyi. Bir önceki saniyeye dönmem mümkün değildi, geçip gidiyordu. Her geçen saniyeyi bayram harçlıklarını avucunda sımsıkı tutan çocuklar gibi sevinçle biriktiriyor, sahipleniyordum. Zaman güzel şeydi. O bitmez denen zaman nasıl da parça parça tükeniyordu. On yıl, on beş yıl... Yılların geçmeyeceğine öyle inanmışım ki her geçen yıl sonsuz mutlu ediyordu beni.

Bir de aniden çıkıverme ihtimali yok mu?.. Canına okuyacağım diplomasinin, dengeli ilişkinin. Elinde kapı kolu, anahtar gördüğüm herkese küfredeceğim. Dış kapının önünde beni bekleyenlerin hiçbirini kucaklamadan çimleri kucaklayacağım. Hava kararınca “kolaysa gelin de havalandırmanın kapısını kapatın” diyeceğim. DIŞARDAYIM!

 

İçeri giren insanla, içerden çıkan insan arasındaki en temelli fark beklentiler. İçeri düşen ister çok yürekli olsun ister alabildiğine onur duysun içeri atılmaktan; sonuçta yaşadığı şey kapatılmaktır ve alabildiğine kötüdür. İçeri giren insanın beklentisi fazlasıyla karanlıktır. Hele ki hapishaneyi filmlerden tanıyorsa karanlık daha da koyudur. Önü demir parmaklıkla kaplı karanlık bir hücrede yıllar geçecek. Kıstırılmışlık hissi insana, neden korkuyorsa onunla karşılaşacağını düşündürür. Düşündükçe içindeki ateş daha da büyür. Hemen savunma mekanizmalarını çalıştırmaya başlar.

Bu noktadan sonra beklentisinin kötülüğünü karşılamayan her yaşam ayrıntısı onu mutlu eder. Girerken kurguladığı felaket senaryosundan farklı olan en küçük olumluluk onun moral kazanması, mutlu olması demektir. Girerken yakınlarıyla görüşebileceğini, kitap okuyabileceğini, televizyon izleyebileceğini vs. aklına bile getirmemiştir belki. Değil mi ki canına susamışların eline düşmüştür, “bundan sonrası tufan” bakışıyla yapmıştır hazırlığını. Eğer bilmiyorsan, içerisi çok korkunç görünür. Zaten insanoğlu en çok bilmediğinden korkmaz mı?

İçerden çıkan için ise tam tersi. Yıllardır içerde olan insan için tüm cümleler “hani bir dışarıda olsam”la başlar. Mahpus haklıdır her cümlesini böyle başlatmakta. Korkunçtur hükmedilmek. Hükmedilen sadece bedenin de olsa korkunçtur. Dışarısı... Dışarısı her şeydir. Tarifsizdir. Mahpus düşünür: “İnsan dışarıda olsa hiç sıkılmaz. Yapacak o kadar çok şey var ki...”

Diyeceğim, beklenti alabildiğine büyüktür.

İçerdeki arkadaşlar belki kabul etmeyecekler ama çıktığın gün hemen sönmeye başlar dışarının o büyük ikramiyelik hayali. Geçim derdi, askerlik meselesi falan filan da değil. İsterse hiçbir derdi tasası olmasın; mesele o büyük beklentinin karşılanmasının imkânsızlığıdır. Çünkü beklenti maddi değil, tarifsiz bir şeydir.

İçerdekinin “dokunulmamış” seçenekleri vardır. Dışarıdaki o seçenekleri elde etmiştir. Ne yazık insanız. Elimizdeki hep kıymetsiz gelir bize. İşte içerdeki insanın mutluluğu ve onun arabı olan dışarı çıkanın mutsuzluğu budur bana göre. Bu aralar Martin Eden'i okuyorum ve bunları düşünüyorum. İçerdeki arkadaşlar, emin olun bizden daha mutlusunuz. O yere yürümektir belki en güzeli, ulaşmak değil.

 

 
Mektup Bekleyenler
Dergiyi Edinmek
Bağlantılar
İletişim
Ortak Kitaplar
Basında Kitaplar
Kitap Çıkaranlar
Mahsus Mahal Türküsü
Bize Yazın
 

 

Google
 

eXTReMe Tracker