![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
Şaşarım bu bizim oraların neşesine. Kuşbakışı bir şeyler söylemeye kalksan, aman ne ölgün, ne sıkıcı yaşamları var, dersin. Belki uzaktan böyle görünüyordur, deyip bir kenardan sokulsan, buğdaya verilen taban fiyatın düşüklüğünden, sütün, peynirin para etmediğinden, pancar paralarının pul edildiğinden yakındıklarını duyarsın. Günlük yaşamları da neşelerine pek ipucu vermez; sabah gün doğmadan açaçına tarla yollarına düşülür. Sabahın soğuğunda bır bır bır, öğlenin sıcağında of of of çalışılır. Akşam serinliğinde gün batınca eve gelinir. Hafta sonu, yıllık tatil falan da yoktur. Çoğunun tüm hayatı işte böyle, bir makinenin işleyişi gibi değişmez görünür. Ama nedense bu durumdan sıkılan pek yoktur, herkes oldukça neşelidir. Anlamak için en iyisi biraz daha yakından bakalım. Bunun için kahvehanelerdeki sohbetlere, kapı önlerindeki dedikodulara, hatta evlerin avlularındaki konuşmalara kadar girmek gerekir. Ben buralı birisi olarak her yere girdim, baktım. İnsanların neşeli olmalarının sebebine dair bir iki ipucu yakaladım gibi. Mesela; herkes birbirlerine bir şeyler anlatıyor, gülüyorlar. Anlattıkları, buradan birileri. Yani kendi yaşamları. Biraz dikkatli dinleyince sohbetlere konu olan iki tür insan tipi çıktı karşıma. Bunlardan birincisi, gelip geçici konu olan tipler. Bu gruba hemen herkes girer. Adeta sıra savmak gibidir. Hepimiz yaşamımızda başkalarını güldürecek küçük şapşallıklar yapmışızdır. İşte böyle durumlar bizim orada dile düşer, şapşallığı yapanın mevcut lakabının yanına bir lakap daha eklenir, kahvelerde, kapı önlerinde anlatılır, gülünür. Ama bu çok sürmez, gelip geçici bir durumdur. Hele de alay konusu olan kişi tüm çabalara rağmen kızmıyorsa eğlencenin ömrü bir iki günle sınırlı kalır, unutulur gider. Bizim oraların sunduğu malzeme zenginliğinin de bu unutuşa yardımcı olduğunu söylemeliyim. İkinci türdekiler sohbetlerin kalıcı konularıdırlar. Bunlar doğma büyüme konuşulan, her daim üzerlerine komik hikayeler anlatılanlardır. Hikayeler eskidiğinde yenilerini zorlanmadan uydurabilecek yeteneğe hemen herkes sahiptir. Hem öyle ki ahali içinde ‘kokmaz bulaşmaz' denilenler bile böyle hikayeler uyduracak / anlatacak kadar cesaret gösterebilirler. Bu ikinci türdekilerin hamurlarında bir acayiplik olmalı ki, yaşamları boyunca (hatta bazıları öldükten yıllar sonra bile) “şöhret” belasından yakalarını kurtaramazlar. İşte Bahattin Emmi bu ikinci türe dahil biridir. Neredeyse Çerçevelenip Kahvenin Duvarına Asılacak Kadar Ahaliye Mal Olmuş Bir Özlü Söz: “Bahattin, İngilizce başta olmak üzere, Fransızca, Almanca, İspanyolca, Japonca ve Çince gibi birçok ecnebi dilini ana dili gibi bilir. Az biraz da Türkçe'si vardır.” Bahattin Emmi ciddi mizaçlı biridir. Bugüne kadar hiç kimseyle el şakası yaptığı görülmemiştir. Bizim oranın, adeta yerleşik dili gibi kullanılan küfürlerini kullanmaz. Kahvelerde yaygın olarak oynanan bazı iskambil oyunlarında pek iyi olduğu söylenemez. Zaten kahvedekiler de ancak dördüncü oyuncu bulamadıklarında Bahattin Emmi'yi masalarına davet ederler. Bazen boş boş oturan Bahattin Emmi'yi davet edip oyuna başlamaktansa kapıdan girecek dördüncü oyuncu adayını yarım saat bir saat beklemenin tercih edildiği olur. Yok, yok, bunun nedeni Bahattin Emmi'nin oyun bilmemesi değildir. Aksine, çay paralarının yenilene kalması kuralından dolayı bu durum, Bahattin Emmi'nin masalara davet edilmesi için bir artı puandır. Bahattin Emmi'nin tercih edilmemesinin tek nedeni televizyondur. Kanal değiştirirken TRT 4'te yayınlanan İngilizce derslerine rastlamışsınızdır. Bu dersleri izlemek Bahattin Emmi'nin tutkusudur. Bahattin Emmi İngilizce konuşmaları duydu mu kahveciye el kaldırıp “hesap benim” der, oyunu bırakır, sandalyesini alır, televizyonun önüne yerleşir. Gözleri abartılı bir alakayla açılmıştır. Bazen, verilen alıştırmaları sesli olarak tekrar eder: “Mistır Bıravn iz e farmır.” Aslında kahvedeki birkaç muzipin oyunudur bu durum. Bahattin Emmi masaya oturup oyuna başlayınca biri kalkar, kanalı TRT 4'e getirir, sesini açar. Bahattin Emmi de duramaz, kalkar. Ben Bahattin Emmi'nin İngilizce merakını bir tesadüf sonucu öğrendim. O zamanlar ortaokula yeni başlamıştım. Haftada iki üç saat gördüğümüz İngilizce en sevdiğimiz dersimizdi. Bizim sınıftan Zeki, Bahattin Emmi'nin komşusudur. Bir gün okul çıkışı Zekiler' e gittim. Akşam Zeki beni uğurlamak için kapının önüne çıktığında Bahattin Emmi'yi yolun kenarındaki bahçesinde yabani otları temizlerken gördük. Ben tam “Kolay gelsin Bahattin Emmi” demeye hazırlanırken, Zeki önce dirsek atıp beni susturdu, sonra göğsünü şişirerek yüksek sesle: “Hav ar yu Bahattin Emmi?” dedi. Bahattin Emmi hiç garipsemeden elini salladı, yorgun yüz ifadesiyle otları işaret ederek yanıtladı: “Veri bed veri bed yeğenim.” Şaşkınlığım geçmeden Zeki kolumdan çekti, Bahattin Emmi'nin yanına götürdü. O zamanlar Almanya'daki teyzesi Zeki'ye bir hesap makinesi getirmişti. Hesap makinesi bildiklerimiz gibi değildi. Bir sürü renkli düğmesi, bunun yanında yabancı dilde hazırlanmış bir de kitapçığı vardı.Zeki hesap makinesi ve kitapçığı çıkardı: “Bahattin Emmi biz bu makineyi çalıştıramıyoruz. Kitabında da gavurca yazıyor. Bizim İngilizceci de baktı ya anlamadı. Anlasa anlasa Bahattin Emmi anlar dedim, sana getirdim. Hem bir soluklanmış olursun.” deyip kitapçığı uzattı. Bahattin Emmi kitapçığın sayfalarını çevirdikçe dudaklarını kıpırdatıyor, bir şeyler mırıldanıyordu. Zeki bana göz kırpıp “Ne yazmışlar?” deyince Bahattin Emmi toparlandı, “Şindi” diyerek başladı anlatmaya: “Bu şeyi caponnar yapmış. Çok dikkatli kullanın, öyle orasına burasına zırt pırt basıp da bozman yazmışlar.” “Zırt pırt diye de yazmışlar mı gerçekten?” Bahattin Emmi kafasını kaldırmadan, kelimeyi ağzında yuvarlayarak onaylar gibi yaptı. Ama Zeki'ye kâfi gelir mi hiç? “E, şu Enter yazan düğme ne işe yarıyormuş Bahattin Emmi?” Bahattin Emmi önce düğmeye dalgın dalgın baktı, sonra bir şey bulmuş olmanın sevinciyle: “Üstünde yazıyor ya işte: Enter. Bu caponnarın dili azcık kibarcadır. Ender yazacaklarına Enter yazmışlar.” “Ne demek istemişler yani?” “Sık sık basman, ender basın bu düğmeye demek istemişler.” Zeki abartılı bir “Haa” sesi çıkardıktan sonra kitapçığı aldı, cebine attı. Bahattin Emmi rahat bir hareketle toprağa çömeldi. Biz de yanına yerleştik. Zeki bu, hiç susar mı? Durdu durdu: “Yav Bahattin Emmi, keşke sen bizim öğretmenimiz olsan. Bizim İngilizceci hiçbir şey bilmiyor. Adama soru soruyoruz, açıklayamıyor.” Bahattin Emmi küçümseyerek: “Ne yapacam öğretmenliği? Benim işim saz gibi”dedi kestirip attı. Zeki, “Bizim İngilizceci senin bildiğinin yüzde birini bilse biz de şimdiye şakır şakır İngilizce konuşuyor olurduk” dediğinde Bahattin Emmi'nin yüzündeki ifade daha bir özgüven kazanmıştı. Sohbetin sonunda, bizim okul müdürünün öğretmenlik yapması için Bahattin Emmi'ye çok yalvardığını bunun yanında yabancı ülke konsolosluklarından bir kaçının önemli işler teklif ettiklerini ama Bahattin Emmi'nin bunlardan hiç birini kabul etmediğini öğrenmiştim. “Gudbay” deyip evin yoluna düştüğümde Bahattin Emmi'nin gerçekten İngilizce bilip bilmediğine karar veremez durumdaydım. Zeki'nin yüzü de öyle ciddiydi ki... Bahattin Emmi'nin At Arabasının Arka Kapağında Şunlar Yazılıdır: “Made İn Bahattin Solak” Bahattin Emmi rüzgarda uçuşan bir yaprak misali zayıf ve güçsüzdür. Kendisine yardım edecek çocukları olmadığından, kırsal yaşamın fizik gücü isteyen işlerinde işini kolaylaştırmak amacıyla bazı icatlar yapmak zorunda kalmıştır. Bunlardan biri tarla sulama alanındadır. Sulama için sert plastikten, kırılgan borular kullanılır. Bahattin emmi boruları yükleyip tarlaya götürür. Boruları tek tek indirip döşemek işin en güç tarafıdır ve uzun zaman alır. Bahattin Emmi kendi kendine; “Yav şu millet ne salak, akşama kadar boru döşemekle uğraşıyor” der. Çözümü hazırdır: Boruları arabanın üstündeyken iple uçlarını birbirine bağlar. En baştakinin ucunu da tarlanın başındaki büyük bir kayaya. İpleri son bir kez kontrol ettikten sonra delişmen, genç atına “deh deh” der. Kırbacı yiyen at birden ileri fırlar. At arabayı çektikçe uç uca bağlı borular sırasıyla aşağı kayarlar. Borular döşenmiştir döşenmesine de arabadan düştüklerinden birkaçı ancak sağlam kalmıştır. Bahattin Emmi yeni borular almak için iki ineğini sattığını kimseye söylemedi ama kışın boru kırıklarını yakarak kömürden tasarruf ettiğini göğsünü gere gere anlattı. E, her işte bir hayır vardır demişler. Bahattin Emmi'nin dargın olduğu hiç kimse yoktur, bir kişi dışında; Zeki'nin babası. Olay tarlada geçer. Bahattin Emmi yaprakları büzüşmeye başlamış fideleri sulayacak, onlara can verecektir. Her şeyi hazırlamış, iş yalnız motoru çalıştırıp kuyudan suyu çektirmeye kalmıştır. Bahattin Emmi uğraşır, uğraşır ama nafile, motor bir türlü suyu çekmez. Bahattin Emmi'nin sinirden burun kanatları hızlı hızlı açılıp kapanmaktadır. Son bir gayret ve hırsla motorun tulumbasına yüklenir, basar, basar, basar... Tam suyu çekecekken yine kaçırır. Bahattin Emmi'nin neredeyse tepesinden duman tütecek gibi olur. O esnada Zeki'nin babası yanı başında, hiçbir işe yardımcı olmadan beklemekte, Bahattin Emmi'nin yaptıklarını -muhtemelen akşam kahvede anlatmak için- dikkatle gözlemektedir. Bahattin Emmi siniri tepesinde: “Ver len şu çekici” der Zeki'nin babasına. Zeki'nin babası da çekici kaptığı gibi tutuşturuverir Bahattin Emmi'nin eline. Bahattin Emmi iki harmanda elinde avucunda ne varsa döktüğü su motoruna Allah ne verdiyse sallar çekici. Zeki'nin babasına akşam anlatacak esaslı bir hikaye çıkmıştır ama motor da haşat olmuştur. Ertesi gün Bahattin Emmi Zeki'nin babasıyla selamı sabahı kesmiştir. Hatta, “Senin ettiğini kanlı bıçaklı düşman etmez. İnsan ver deyince veriverir mi sinirli adamın eline çekici?” deyip zararının tazmini için mahkemeye bile vermiştir. Bahattin Solak Efsanesi! “Bahattin Emmi gençliğinde sevdiği kızla bir yerde baş başa kalma imkanı yakalamış. Kız heyecan içinde aşkını ilan etmesini beklerken, Bahattin Emmi o yıl tarlasının kaç kilo buğday verdiğinden konuyu açmış, pancar hasadının geciktiğinden çıkmış. Kız da Allah belanı versin, deyip kalkıp gitmiş.” “Bir gün uluslararası bir yarışma düzenlenmiş. İngiliz, Fransız, Amerikalı, Alman, Japonlar en yetenekli adamlarını, Türkler de Bahattin Emmi'yi getirmişler. Gavurlar Bahattin Emmi'yi görünce, biz bu adamla baş edemeyiz diye yarışmayı bırakıp kaçmışlar.” “Bahattin Emmi öldü ya geçen sene. Ölünce öbür tarafta önce cehenneme atmışlar bunu. Zebanilere cehennemi nasıl daha ucuza ısıtacaklarına dair o kadar çok akıl vermiş ki, en son hepsi bıkmış, lanet olsun, deyip bunu cennete kovalamışlar. Cennette de çok durmaz herhalde.” “Bahattin Emmi bir gün...
|
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||