![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
Üst ranzaya çıkıp demir parmaklıklı pencereden dışarı bakınca kale görünürdü. Ay, tam kalenin arkasından doğar, akşamla birlikte gecekonduların ışıkları yüzlerce, binlerce ateş böceği gibi yanardı. Günbatımında, güneşin pencerelere yansıyan son ışıklarının düştüğü camlar bir kızıl yangın olur, demir parmaklıkları eritir, kadınlar koğuşundan içeri dalar, işte o zaman mahpusluk gününün en güzel saatleri başlardı. Gece yollarında başlayıp o yollarda tükenmiş bir aşkın aktarma istasyonu olan bu şehri sevmeye, orada, o askeri kışladan bozma koğuşta başlamanın tuhaf hüznü kaplardı içini. Gencecik tutuklu kızlar; dokunaklı, ince, titrek sesleriyle türkü okurlardı: ‘Odam kireçtir benim/ yüzüm güleçtir benim/ soyun da gir koynuma/ terim ilaçtır benim', ya da ‘Urfa Mardin'e bakar', veya ‘Çökertmeden çıktık da Halilim', ‘Evlerinin önü Mersin aman' ve de mutlaka ‘Eşkiya dünyaya hükümdar olmaz' ile ‘Ege denizi kararınca...' Türküler Anadolu'yu ve dünyayı bir baştan bir başa dolaşırdı. Ağır tahta kapının demir kilitlerinin gürültüyle açılıp asker yatakhanesinden bozma kadınlar koğuşunun girişine ekmek ve ne olduğu belirsiz yağlı bir çorba bırakıldığı şafak vakitlerinde, tanyeri yine kalenin ardından ağarırdı. Uyanıp pencere demirlerine tutunur, dışarıyı seyre dalardı. Çevrede, sebze bostanları arasına dağılmış seyrek elma armut fidanları, çiçek bahçeleri, çivit boyalı, yoksul bağ evleri vardı. Toprağa iyice inmiş süt mavisi yoğun sisin üstünden ağaçların yüksek dalları, gökyüzü ve uzaklardaki şehir, suların üstünde yüzer gibi görünür; evler, sokak köpekleri, dikenli teller, ağaçlar, uzaklardaki tepeler ve kale bu sisin arasından belli belirsiz seçilirdi. Yıllar, yıllar önceydi... Aynı sisin, aynı yumuşacık hüzünle Ren Nehri'nin üzerine de çöktüğünü henüz görmemiş, Orta Avrupa ırmaklarının sisli, gri kederini henüz yaşamamıştı. Sürgünün yıllar boyu uzağındaydı henüz. Sorulsa, mahpusu sürgüne yeğleyeceğini söylerdi belki. İki yanı bağ kütükleriyle kaplı vadinin ortasından akan Ren Nehri boyunca, uzun karanlık tünellere gire çıka yol alan bir trende gidiyor şimdi. Dalları sulara değen salkımsöğütler; sert, geniş kıvrımlar çizen nehir; nehrin üstünde hızla yol alan gemiler, sonbaharın kızıl sarı renklerini taşıyan bağlar; sivri kiremit damlı evleri, kilise kuleleri, çiçekli, yeşil, bakımlı rıhtımlarıyla Ren vadisinin şarap köyleri, hepsi süt mavisi bir sisin arasından titrek ve belirsiz gölgeler olarak seziliyor. Sonbahar sisi derin vadiye çökmüş; yıllar önce, hapishaneden seyrettiği Ankara'ya çöktüğü gibi. Ağrıyan başını trenin penceresine dayıyor. Uzun tren yolculuğunun yorgunluğu ve mahmurluğuyla, ranzanın üstüne tüneyip demir parmaklıklara tutunarak seyrettiği sisli şehri, buğulu bahçeleri düşünüyor şimdi: tel örgüler arasında bile umudun solmadığı, gençlik ve masumiyet günlerini. Tutukluydu, işkenceden geçmişti. Her an koğuştan alıp yeniden işkenceye götürebilirlerdi. Hepsi, bütün tutuklular korkarlardı yeniden götürülmekten. İnce uzun bir koğuşta, çoğu gencecik, çoğu öğrenci, öğretmen adayı, birkaçı işçi 60 kadar kadın. Sayı sık sık değişirdi, birileri gider, birileri gelirdi. İçleri saman, kıtık, yer yer çakılla karışık kum dolu yataklarda, yeniler getirildi mi, koyun koyuna yatılan günler olurdu. Yollarda büyütüp yollarda yitirdiği bir aşkın acısı daha küllenmemişti. Sevdiğini ele vermemek için katlandığı bütün işkencelere, bütün aşağılamalara karşın, kimin verdiği belli olmayan o adreste tutuklandığını öğrenmişti. İçinde büyük bir kuşku, çaresizlik, isyan: O adresi ben de biliyordum, benim çözüldüğümü sanıyordur belki de, kim bilir!... Yaşam, kötü bir melodramda olabileceği kadar acıklıydı. Yine de, sabahın erken saatlerinde ya da akşam sayımlarından sonra ranzanın üstüne çıkıp burnunu demir parmaklıklı cama dayadığında, kendini mutlu hissederdi. Koğuşun etrafını saran tel örgüleri arşınlayarak nöbet tutan askerciklere bakar, nerelerden geldiklerini, içeri tıkılmış bu kadınlar hakkında neler düşündüklerini tahmine çalışırdı. Havalandırma saatlerinde volta attıkları, tel örgülerle çevrili avlunun bir köşesine büzülmüş küçücük kedi yavrusunu, ya da bir köşede nasılsa bitmiş cılız papatyayı, değerli bir armağan olarak demir parmaklıklardan içeri uzatan küçük kavruk asker örneğin, yıllar sonra hatırladığında neler anlatacaktı acaba? Ya her sabah, tel örgülerin arkasındaki geniş çayırda ‘Tombul memeli kızlar....' diye türkü söyleyerek sabah taliminden önce uygun adım ısınma koşusu yapan delikanlıların duyguları? Sabah sisi, bahçeleri mavi beyaz bir duman gibi yumuşacık sardığında, ya da günün son ışıklarının gecekonduların pencerelerinde yaktığı ateşler bir bir sönüp, ay kalenin ardından yükselmeye başladığında, büyük bir ferahlık ve hafiflik duyardı. Muzip, yaramaz bir umut pırpır ederdi yüreğinde. Zindanların kapılarını açan anahtar sözcük belki de buydu: Umut. Tel örgülere, demir parmaklıklara, işkenceye rağmen umut... Hapishanelere gülerek, hatta umursamaz kahkahalarla girilen, sorguya, işkenceye, tutsaklığa gençliğin umuduyla meydan okunan günler... Uzak günler, uzaklarda kalmış günler, bir daha dönülemeyecek olan, dönülemeyeceğine isyan ettiği günler... Tel örgüler, demir parmaklıklar, gençlik, umut deyince, Sevgi'nin koğuşa getirildiği akşamı hatırlıyor. Ağır demir kapı açılıp da koğuşa iki yeni tutuklu getirildiğinde, akşam karavanası yeni bitmişti. Bulaşıklar yıkanmış, canlandırılan sobanın üstüne kahve cezveleri sürülmüştü. Günün en güzel, en huzurlu saatleri. Olağanüstü birşey olmadıkça kapıları açıp rahatsız etmezler, tutsaklığın özgürlük saatleri başlamıştır artık. Tam ranzanın üstüne tünemiş, sade kahvenin yanında bir kadeh konyak düşlerken, iki kadın paldır küldür daldılar içeri. İtildiler, tıkıldılar, atıldılar demek daha doğru galiba, ama umurlarında bile değildi, besbelli. O kadar çok gülüyorlardı ki, bütün ‘siyasi'ler şaşırdı, kızdılar da biraz. Faşizmin zindanlarına böyle kıkırdaşarak girmek de nesi! Önce, kim olduklarının ayrımına varamadı. Ranzası duvarın çıkıntılı köşelerinden birinde, korunaklı bir yerdeydi, kapıyı görebilmek için özel olarak eğilmesi gerekiyordu. Barda çavuşa yüz vermeyen ya da komutandan ücretini istemeye cüret eden iki konsomatris kadıncağızı attılar yine içeri, diye geçirdi içinden. Sık sık böylelerini de getirirlerdi kadınlar koğuşuna, birkaç gün kalır, sonra tahliye olurlardı. Koğuş kıdemlisiydi, yeni gelenleri karşılaması, yatak ayarlaması, ilgilenmesi gerekirdi. Gelenlerin kim olduğunu, ranzasından isteksizce, içinden söylene söylene inerken tanıdı. İlk duygum çılgın bir sevinç, bastıramadığım bir mutluluk olmuştu, diye düşünüyor şimdi biraz da utançla. İnsan arkadaşlarının tutuklandığına sevinir mi hiç! Yanlarına koşup boyunlarına sarıldım. Sendin. Bir mucize gibi düşmüştün hapishaneye, arkadaşını neşelendirmek, yalnız bırakmamak için. “Parola?” diye mırıldandın gülme nöbetinin arasında. “Parola mı?” dedim, tamam: “Birgün yolunuz Afrika'ya çöle düşerse...” Devamını sen getirdin: “Lütfen acele etmeyin, yıldızın altında durup biraz bekleyin.” Çocukluk yıllarımızdan kalma o eski oyun: Küçük Prens kitabından dizeler... Ne kadar uzakta kalırsak kalalım yürek bağlarımızın kopmadığını anlamak için yaptığımız küçük test. Parolayı unutursak birbirimizi unutmuşuz demektir. Koğuştakiler bu tuhaf, anlaşılmaz sahneyi hayretle izliyorlardı. “Çok eski bir arkadaşım, çocukluk arkadaşım” diye açıklamaya çalıştı durumu. “Dün gece saat on ikiyi beş geçe, gece yasağını ihlalden aldılar içeri. Önce bırakacaklardı, sonra biraz sorgu sual derken, benimkini hatırladılar, ‘haa, o malum profesörün şeyi misin sen?' Şeyiyim, dedim. ‘Şimdi yaktım seni' dedi, sivil giysili olan. O sırada asker giyimli biri geldi, bizi şöyle bir süzdü, ne dese beğenirsin ‘Pavyondan getirdiğiniz konsomatrisler bunlar mı?' dedi. İşte o zaman koptuk, o zaman başladık gülmeye. Bu saate kadar sorgu, savcı, mahkeme derken kendimizi burada bulduk.” “Ne çok sevindim geldiğinize.” Sonra kendini topladı. “Böyle denmez, biliyorum, ama güzel vakit geçireceğiz burada. Nasıl olsa bir iki haftaya kadar çıkarırlar sizi, uzun bir hapishane ziyareti yapmış olacaksınız, koğuşumuzun en uzun açık görüşü. Hemen bir kahve yapayım size, bu seferlik konyak yok, kusura bakmayın, ama oralete kolonya damlatarak güzel bir içki hazırlayabilirim.” Öğle paydoslarında, kahve konyakla masum kaçamaklar yaptıkları Ankara günleri; devrimden, aşktan ve aydınlık bir gelecekten konuştukları günler; Sevgi'li günler...Şimdi yıllar sonra -yirmi yılı aşmış, kim inanır!- hem mekanda hem zamanda sürgün kadın, o daracık, havasız, gürültülü kadınlar koğuşunda Sevgi'yle aydınlanan günleri düşünüyor: Gencecik, cıvıl cıvıl tutuklu kızları, buraya neden nasıl düştüğünü kavrayamayan ağırbaşlı öğretmen hanımları, sert kabuklarının altında pırıl pırıl yürekleri görünen devrimci ablaları, hamamda kızları gözetleyen askercikleri, “bu da geçer bacım” diyen, dışardan mektup getirip mektup götüren çavuşu, ilk görev gününde ‘vatan hainleri' diye başlayıp üç ay sonra tutuklularla yakın ve samimi ilişki kurduğu gerekçesiyle görevden alınan güzel polis kızı, hani şu sonradan devrimci harekete katıldığını duyduğu... Umut ve masumiyet çağımızın hapishane günleri: işkence odalarını, hücreleri, demir parmaklıkları, umuda sarılarak, gençliğimizin peşine takılarak aştığımız günler. Biri bitti derken biri gelen tutukluluklar, sürgünler... Senin zindanın, benim zindanım; senin sürgünün, benim sürgünüm. Yollarımızın kesişmediği yıllar, sonra toptan bırakıp gitmen bizleri: koğuşlarda, yaşamda ve yüreklerimizde kalan boşluğun. Ne güzel günlerimizdi, demir parmaklıkları kahkahalarımızla, uçuşan eteklerimizle yıktığımız; demir sürgülü kapıları, tel duvarları umut atına binerek aştığımız günler. “Parola?” diye soruyor boşluğa, Ren Nehri boyunca ilerleyen bir trenin içinden. Tam tünele girildiğinde, trenin penceresini açıp “Parola?” diye haykırıyor, yankı yapması için sesinin. İçeri sadece hızla giden trenin gürültüsü giriyor. Neyse ki vagon boş, neyse ki gören yok. Sevgi suskun, Küçük Prens suskun, dünya suskun...Ve artık hiç kimse, hiçbir şey, hiçbir yer eskisi kadar masum değil.•
|
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||