İçeriden dışarıya, dışarıdan içeriye köprü kuran dergi; mahsusmahal... İçeriden dışarıya, dışarıdan içeriye köprü kuran dergi; mahsusmahal...

 

 

 
Anasayfa
Hakkımızda
Künyemiz
Sayılarımız
Öyküler
Şiirler
Denemeler
Karikatürler
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

Nusret Yıldız

Yalnız Kemanlar

Sistemin varoluşsal eylemi, tutsakların kişiliğini öldürmektir. Tutsağın ölümü iktidarın içselleştirilmesidir; ölüm onun kendini hissetmesidir. Bataille, ölümüde cinselliğin kapsamına sokar. Halbuki cinsellik soyun devamı ve hayatta kalmayla ilgili bir davranımdır. Bataille’nin bunu görmezden geldiğini zannetmiyorum.
            Tutsağın, F Tipi hapishanede hayatta tutulması ve bu ironiye en iyi örnektir; hayatta tutma başka türlü bir öldürmedir. Heidegger ve Nietczsche’nin Tanrı’yı öldürmeleri, daha eskiye gidecek olursak Stoacılar’ın tanrı karşıtı eylemlerini kendi varoluşlarını kabul ettirecek bir özgürlük yolu saymaları, devletlere verili sistemlere fazlasıyla ilham vermiştir. Sistem F tiplerini kendi varoluş eyleminin alanı saymaktadır.
            Sistem kendi çürüklerini sağalttığını düşünür öldürerek… İsa’nın başına geçirilen taç onu kanlar içinde ölüme götürür. Roma, ölümü onun başına bir taç olarak geçirir. Tutsağın başına geçirilmiş kanlı bir taçtır. F tipleri; hapishane muhalif kimliklerin dikenli tacı haline gelmiştir. Başka dünyanın mümkün olduğuna inanan ve daha örgün bir dünya kurmak için var olanı değiştirmeye çalışanların başına dünyanın dikeli tacı geçirilmiştir. Başındaki dikenli taçla, çarmıhta dayanabileceği kadar yaşatılır İsa. Biçimdeki değişikliklere karşın, o günden bugüne özde ve amaçta çok büyük bir değişiklik olmamıştır.
            Genelde hapishaneler, özelde ve daha yoğun olarak F tiplerinde, bütün koşullar insanın hastalanmasını kaçınılmaz kılacak ve delirmesini sağlayacak biçimde düzenlenirken; diğer taraftan Doktor ilaç ve ortak kullanım alanı getirilmekte, bu çelişkinin her iki tarafına da maddi değer ve enerji akıtılmaktadır.
            Hapishane dünyasında, copla, kalasla, silahla gazla, çeşitli patlayıcılarla; operasyonel hareketlerle ve genel olarak şiddetle öldürme dönemi 19 Aralık’la birlikte kapanmıştır. Artık yeni bir dönem vardır. Bu, tutsağa kendi kendini öldürme zamanı tanıma dönemidir. Bir harakiri geleneği oluşturuluyor; yenilen savaşçının yanına bir hançer konularak onuruyla ölme şansı verilmesinden hiçbir farkı yok bunun. Aşk Yasenin’in, umutsuzluk Mayakovski’nin korku Benjamin’nin, vicdan ıstırabı Levi’nin ve Stefan Zweig’ın ölüm nedeni olarak gösterilir. Poul Celan yine öyle. Beşir Foud, Virjinya Woolf, S. Plath ve diğerleri’nin intihar sebebi olarak sanatçı duyarlılıkları gösterilir. Aşk ve gurur ve hayatın boşluğu ikilisi Anna Karenina ve Madam Bovarry gibi roman kraliçelerinin ölüm sebebidir. “Sebep” meselesi islamiyette de kendine yer bulur: Azrail adlı ölüm meleği, insanları öldüren biri olarak bilinmek istemediği söyleyince, Tanrı ben her biri için bir sebep yaratıcam kimse seni suçlamayacak diyerek onu ikna eder. Mitos ya da gerçek, insanın belki de en az sorumlu olduğu kendi ölümü konusunda tek sorumlu kişi haline getiriliyor. Halbuki başta intihar olmak üzere bütün ölümlerin sebebi rejimler, iktidarlar; genel olarak dünyayı yönetenlerdir.
            F Tipi hapishane sistemi, yukarda belirtmeye çalıştığımız, silahı kurbanın eline tutuşturma ve tetiği ona çektirme gibi, intihara sürükleyerek öldürmeye sebep yaratma sanatında yeni ve sahipleri için ileri bir adımdır çünkü, klasik intiharın iktidara karşı bir başkaldırı içerdiğini farkındalar. Örneğin, “Dalgalarda, kendimi sana savuracağım, yenilmek sizin boyun eğmek sizin ey ölüm” diyen Woolf’un ölümü seçiş biçimindeki başkaldırı genel olarak öyle olmakla birlikte, özellikle iktidarın kendini en güçlü hissettiği hapishanelerde gerçekleşmesi, onu fazlasıyla zorlayacak bir eylem olup, geride kalanlara kendi mesajını bırakmayı başarmak anlamına gelir. Halbuki son sözü hep sistem söylemek ister.
            O nedenle yeni hapishane sistemi; genel canlılarda bulunmakla birlikte, insan doğasında fazlasıyla mevcut olan, yaşama koşulları kalmamışsa kendi kendini yok etmek üzere harekete geçmeyi bekleyen doğal mekanizmanın uyandırılması, erken harekete geçirilmesi üzerine kuruludur. Bu mekanizma uyarıldığında kişinin ruh ve beden sağlığı bozulmaya başlar. Hayat kalitesizleşir, zorlaşır ve kısalır. Son nefesin verilişi ölümün son aşamasıdır; ölüm bir süreçtir ve hastalıkla başlar, ağırlaşarak seyreder. Bedenin ölümü hastalık, ruhun ölümü delilikle gelir. Bu sonucu getirecek paket programa tredman denir. Buradaki ironi, iki yüzden fazla insanın öldüğü operasyona “hayattan dönüş” adı verilmesindeki gibidir.
            Açlık grevleri sonucu verilen sözlerin hepsi sözde kaldı ve hiçbir alanda uygulanmadı. 19 Aralıkla getirilen sistem olduğu gibi duruyor. “İyileştirme” olarak gösterilen “ortak kullanım alanları” gerçekte ifade etmek istediğim “tredman”ı saklamaya çalışan bir asma yaprağından başka bir şey değildir. Hatta gerçeğin üstüne tüy diken bir uygulamadır. Öyle ki, “ortak kullanım alanı”, “geliştirme kursları”, “DoktorPsikologÖğretmen desteği” gibi iyileştirmek olarak gösterilen patronajlar; tecrit, izolasyon, sınırlama kişiliksizleştirme ve mütemadiyen isteğe uygun yönlendirmeye açık hale getirme çalışmalarıyla hemhâl, zelil ve bir bütün olarak vandal programlarıdır. İyileştirme olarak gösterilen çalışmalar, mistifikasyona içkin, majör bir amacı teşmilen minör; yer, biçim ve uygulama üslubu olarak ta anakronik nosyonlardır. Bu bakımdan çözüm güçleri ve işlevselliğinin palyatif bile sayılamayacağını sonuç
lara bakan her insan farkedebilir.
            Yönetilmek insanın doğasına terstir. Üç kişiyi bir odada tutup yönetmekle, uzun süre odalarda küçültüp, parçacıklara ayırıp da yönettiğin kişilerden onunu bir araya getirip, onlara aynı katı yönetilmeyi dayatmak, söz konusu insanların duygu ve düşünce dünyalarında ne gibi bir değişme, “iyileşme” yaratabilir, anlamak güçtür. Yasaklarla mücehhez olmuş nakıs mekânlarda, kalabalıkları görünce kafasını içeri çeken kaplumbağa ya da “sümüklü böcek gibi kabuğumda” yaşamaya alıştırılmış kişilerden bir kalabalık oluşturmak, evrensel iletişimin diline uygun, sosyal ve kültürel bir ortam oluşturmaz.
            Bir buğday tanesi gibi iki taşın arasında öfkeyle ezilen bireyin ruhu, üstündeki baskıdan dolayı, kendi varlığıyla yanı başında öğütülen bir başka buğday tanesinin varlığı arasında bir gerginlik oluşturur. Bir torbada çoğalmış undan “tane” diye söz edilemez. “Toplu olarak insanları sevdikçe, kişilere karşı sevgin o oranda azalıyor. İnsanlığa hizmet yolunda büyük işler başarmayı sık sık hayal ediyorum; gerçekten de insanların mutluluğu uğruna belki çarmıha gerilmeye bile giderim; ama öte yandan bir insanla aynı odada iki gün yalnız kalmaya dayanamam (…) sanki bana yaklaşan kimse kişiliğimi eziyor, özgürlüğümü sınırlıyormuş gibi geliyor. Bir gün içinde en iyi insandan bile nefret edebilirim… “Dostoyevski’nin bu ifadelerinin ona has bir kuruntu ve esrime olmadığı F Tipi hapishaneleri görmüş herkes az çok bilir. Dört duvar arasında sıkıştırarak, tecrit ve izolasyon gibi en katı yalnızlığın baskısı altında birbiri için gerginlik kaynağı haline getirilmiş insanlardan, onunu haftada birkaç saat bir araya getirip, sonra tekrar müzmin yalnızlıklarına göndermek hiçbir şeyi değiştirmez. Aksine birçok maraziyenin kaynağı oluşturulmuş olur. Patalojik yalnızlık ve psikosomatik koşullar ortadan kaldırılmadıkça on kişinin, her ceza evinde ayrı ayrı uygulanan süre zarfında, geçici olarak toplatıp dağıtmak göstermelik olmaktan öte anlam taşımaz.
            Bireyler, yaratarak, yarattığını paylaşarak ve bütün ilişkilerini; hem iç dünyaları hem de dış dünyayla ilişkilerini, kişiliklerini ve kimliklerini kendi eylemleri üzerine kuramıyorlarsa, orda insanı rahatlatan ilişkiden söz edilemez. Her şeyde olduğu gibi insanlar özgür iradeleri üzerinden bir dil konuşamıyorlarsa; bütün olumsuz koşullar olduğu gibi duruyorken, bunun üzerine zorlama ve göstermelik sosyal ilişki kurmaya çalışmak yine bir baskı barındırdığından, rahatlamak bir yana, zamanla çıldırtıcı olabilir. “Psikomatik hastalıklar” iyileşmez hastalıklardır. Hasta olup da, ilaç veya herhangi bir tıbbi destekle iyileşen tutuklu görmedim. Bunu en iyi hapishane hekimleri bilir.
            S. Kierkegard insanın sosyal bir hayvan olduğunu, onun sadece sürünün içinde mutlu olmasıyla açıklar. Bunu saçma bulanların alacağı ihtimalini düşünerek cevabı hazır verir: Bir yerlere ait olma isteği.
            Keman konçertolarını biliriz. Orkestradan ayrılıp çalan keman sesinin dokunaklılığı, insanın yalnızlık karşısındaki korkusuyla büyür. Yalnız bir keman ölümün eşiğinde durur; ölümün kenarında duranların dokunaklı sesi… Bütün hapishanelerden, “yalnız kemanlar”, aklın ölümüne çalıyorlar; deliliğin konçertosunu… Hulâsa, bu cephede değişen bir şey yok.

 

 
Mektup Bekleyenler
Dergiyi Edinmek
Bağlantılar
İletişim
Ortak Kitaplar
Basında Kitaplar
Kitap Çıkaranlar
Mahsus Mahal Türküsü
Bize Yazın
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Google