İçeriden dışarıya, dışarıdan içeriye köprü kuran dergi; mahsusmahal... İçeriden dışarıya, dışarıdan içeriye köprü kuran dergi; mahsusmahal...

 

 

 
Anasayfa
Hakkımızda
Künyemiz
Sayılarımız
Öyküler
Şiirler
Denemeler
Karikatürler
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

Nidaba'nın Tesellisi

Tanrı “Ben ben olayım” ya da “Ben benim” dedikten sonra, insanlara “Çoğalın” emrini verdiğinde, yalnızlığın kendisine mahsus olduğunu ilan etmişti. Ve insan ancak öldüğünde Tanrı'nın alanına giriyordu.

İnsan evrendeki yalnızlığını gidermek için Tanrı'yı yaratmıştır inancının yanına “Yalnız yaşayan o Tanrı'dır, ya da hayvan” sözünü de koyduğumuzda yalnızlığın yaşama değil ölüme, insana değil Tanrı'ya dair olduğunu anlamakta kolaylık yaşarız. Öyle ki, her türlü fundamantalist inançta olduğu gibi, yalnızlıkta da körlük vardır ve insana görememenin içkin hissini yaşatır.

Velev ki, ünlü Yunan trajedi kahramanı Orastes kendisini özgürlüğe kavuşturacak eylem olarak annesi Olytemnestra'yı öldürmeye karar verdiğinde yalnızdı. Shakespeare'in ünlü oyununda Hamlet kendisini ve çevresindekileri yıkıma uğratma gibi görünen ama özünde önermesi insani bir duygu olan intikamı yücelten eylem olarak babasının öcünü almaya karar verdiğinde yalnızdır. Mısır sultanı Berkük düşmanın yüzüne gülümseyerek bakabilir ve yine aynı gülümsemeyle onu koyun boğazlar gibi boğazlarken eyleminde tamamen kişisel ve yalnızdır. Rüstem tüm Med-Pers sınırını yalnız başına korurdu. İsa çarmıhta yalnız, Muhammed Miraç'ta yalnızdır. İnsan yalnız doğar, yalnız ölür ve eğer yalnız da yaşayabilirse kahraman olur.

Ancak hapishane özgülünde meseleye bakıldığında, deyim yerindeyse, bir tanımlar ve anlamlar cari açığından söz edilebileceğini görür, bu nevi cinayetler ve mucizeler üzerine kurulu yalnızlık teorisinin maalesef, dahiliğin yaratıcı yalnızlığı olmadığını anlarız. Kendisine kendisinden başka benzeyeni yoktur dahinin, uyumsuz ama belirleyici ve yaratıcıdır.

Tutuklunun ise içinde her an bir deniz çatlar sabrından. Bir çöl rüzgarı dudaklarını kurutur ve çürüyen despotik bir iktidarın hainliğiyle ıslık çalar içinde. Hezeyanların tetiklediği zillet bir kurşun vesvesenin namlusunu ıslattığında, yalnızlık, içsel imgesini örerek kara yazgısının temasını önerir etrafa ve ortalık binyılların şakağından sızan ter kokarken, peygamber çiçekleri taşıyan eski zaman efsaneleri, bir dengbejin dilinde dur durak bilmeden söyler, söyler, söyler kendini. Issızlık, o sesleri çınlatan ıssızlık yastığına nefesini üfler mahpusun. Gözlerinin önünde kazablankalar sararır sanki ve mahpusun sesi iki nehir arasında dolaşan gürültüye benzeyen duvarlar arasındaki uğultuda, törelerin kurşunladığı kız çocuğunun cesedi gibi ortalıkta sahipsiz kalır. Mistik, devinimsiz ve bu gizil mekanların duvarlarındaki nem gözyaşı dökmeye başlayınca, insanlara güven veren kolektif ve anonim değerler mahpus açısından yok olur. Verili toplumsal değerlerin normatif bağıyla egosunu örtbas etmiş ve zaten toplum olmadığı için bireyselliği gelişmemiş, topluluk olma geleneğinin alıştırdığı “Biz” olma refleksinden beslenen mahpus içerde ( özellikle yüksek güvenlikli statüsündeki hapishanelerde) ürkütücü, banal, nevrotik ve varoluş sancısı yaşayan bir yalnızlık duygusu içinde bulur kendini. Her topluluk üyesi gibi o da anonimliğin örtüsünü yitirdiğinde karada bir çıplak ya da çıplak bir harabe gibi yapayalnız kalır soğuk taşlar arasında. Kendi ruh kırıklıklarıyla baş başa…

Alabildiğine dağıtılmak istenmiş bir egoyu toparlama göreviyle karşı karşıya gelen mahpus, bu zoraki görevi, yalnızlık kararını imzalayan asık suratlı bir yargıç ya da etrafında çember çizerek koşuşturup duran ‘kötümser ve korkak bir çocuk' gibi görür. Herkes için duygulanan melankolik ruh kendini hatırlamayı sonsuza kadar unutmuştur sanki. Ve unutmanın köylümsü tadını çıkarma fikrine kapıldığı an irkilerek sonsuza kadar unutma ve unutulma fikrinin korkunçluğuyla karşılaşınca, bu kez de kendini keşfe başlayan bir bebeğin içtepisi gibi, benmerkezli bir düşüncenin çemberi içine çömelip, artık sonsuza kadar kendisiyle uğraşmaya başlayacak bir kişilik çıkıverir ortaya. Her şeyle herkesle uğraşıyor gibi göründüğü zamanlarda bile yalnızca ve aslında bir tek kendisiyle uğraşan bir kişilik doğmuştur.

Bütün bir çocukluk ve gençliğimiz boyunca taşıyamadığınız sevgiler sizi hep tökezlettiği için olsa gerek, her karşılaştığınızda sizde düşme duygusu ve incinme korkusu yaratan aşklar, derin bir iç çekişin ciğerlerinizi büyütmesinde olduğu gibi korkularınızı büyütür ve ruhunuzu sonsuza kadar kalsın diye bulunduğunuz yerden hiç gitmediğiniz yerlere sürgüye gönderir. Orada ölmüş şairler arasında ölümsüz şiirler okuyarak hayatta kaldığınızı sanırsınız. Sanki hayatta kalmanın anlamı sadece hayatta kalmakmış gibi anlamsız yargılar içinde yüzünüzü acıyla buruşturup meçhul sanrılar ve halüslasyonlar arasında anlam arar olursunuz. Önemli olan da bu değil mi dersiniz. Önemli olan ‘bulmak' değil ‘aramak'tır dediğimizde ‘bulmayı' önemli bulan herkes size sırtını döner nezaket kurallarını önemsiyorlarmış gibi davranarak ve siz gerçekten yalnız kaldığınızı fark edecek duruma geldiğinizde bir dönem size bakan yüzlerle şimdi size dönmüş sırtlar arasında, aslında kayda değer bir fark olmadığını anlarsınız, ki bu yalnız kalmanıza bir de yalnız kalmayı anlamanızın acıtan yükünü eklemiş olur. Acı veren yalnızlık, sizi, acı vermeyen türden bir yalnızlık aramak üzere yolculuğa çıkmanın ne büyük bir yalnızlık olduğunu, ne yalnızların, ne de yalnızlığı hiç tatmamış olanların gerçekte anlayamayacak olması; yalnızlığı, dermanı olmayan bir illete dönüştürür. Kafaları karıştıran da bu olur. Kafalar öyle karışır ki, fedakarlığını övmek adına “yalnızlığı paylaşılır” gören ile “paylaşılsa yalnızlık olmaz” diyerek, yalnızlığı bir fayda ve değer malzemesi olarak kullanımda tutmak isteyen anlayış kol kola yürümeye başlar.

O halde, sadece romantik bir içsel savunma ve melankolik bir dalgınlık hali değildir yalnızlık; kendilerinden hiçbir zaman emin olamadıkları ve kendilerini var etme adına, sırf bu yüzden yola çıkan ve yine sırf bu yüzden hayatın mavi anlamı karşısında büsbütün gri bir kuşkuya düşen, var olma çabasında tamamen yok olanların öyküsü olarak yalnızlık, daha acıklı yeni yalnızlık öykülerinin önünü açma kudretine sahiptir işin ilginç tarafı.

İşin ilginç tarafı, kendi soyunu yalnızlıktan kurtarmak amacı güdenlerin, gündelik ve kaotik hayatın, modern ve postmodern kavramsallık kargaşası içinde kıvranan, kendini yalnız hissetmenin acısını duyan insanları, kahramanlık çağının ve geleneksel hayatın, sonu mutlu biten masalları, destanları, şiir, öykü ve fantastik söylencelerle eğlendirip gönüllerini alanların yalnızlığı herkesten çok, yaşıyor olmalarıdır. Ütopya aşılayanların doldurduğu hapishaneler yalnızlıkta çıkılan son basamaktır ki bunun en iyi ifadesini M. Gorki'nin sözlerinde buluruz: “İnsan çenesinden sökülen diş, bir şey duyabilseydi eğer kuşkusuz kendini benim kadar yalnız hissederdi.” Mahpusu çeneden sökülen ama gerçekte çok şey hissedebilen dişe benzetmek yanlış olmayacaktır.

Mahpus Yalnızlığı
Bu durumda, tutuklunun yalnızlığı onun dışarıyla ilişkilenmesi üzerinden öne çıkar. İzole mekanlarda tecrit edilmiş mahpus, insani eğilimlerine cevap aradığında, yaşamını anlamlandırmak adına kafasını dışarıya uzatmaya çalıştığında, istekleri ve beklentilerinin karşılıksız kalma durumudur yalnızlık. Yalnızlık dünya ilişkisinden başka bir şey değildir mahpusun: dışarıyla kurduğu beklentili ilişkinin semeresiz kalırken içine düştüğü durum onun yalnızlığının en basit tanımıdır. Hayal etmeye yeterli olduğu halde, örneğin portakal çiçeğinin kokusunu tanıdığı halde, onu hissedemediği ya da burnu sardunya kokusuna, gözleri kazablankanın beyazına, ruhu karanfillerin hüznüne ırak olduğunda, aklı krizantemi bilip bedeni ondan sonsuza kadar ayrı kalacağını anladığında mahpus yalnızdır. Mahpus, dışarıyla ilişkilendiğinde oluşan ve giderek biçimlenmeye başlayan beklentileri hayal kırıklığıyla sonuçlanmaya başladığında, dünyanın anlam veren tarafıyla “ben de varım” diye konuşmaya başladığında, çığlığıyla birlikte dili de dipsiz kuyunun müdavimi oluyorsa; hayalleri ve umutlarının gerçek olamayacağını anladığında, zarzor toparladığı varoluşsal anlamın her seferinde, avuçlarında unufak olurkenki haline izleyici kalmaktan öte bir şey değildir yalnızlık. Bu tanım bir yerde “bovaryzm” tanımına şaşılacak derecede yakın durur. Mahpusun dünyayla ilişkisi üzerinden oluşan beklentileri ile gerçeğin uyuşmaması durumu olan yalnızlık bovaryzm'in “hayatla ilgili tanımlamaları hayallerdeki kurgular üzerine yapmak ve yaşanılanlarla istenilenlerin birbirleriyle örtüşmesi, başkalarının daha iyi olduğuna inanarak kendinden uzaklaşma” biçimindeki tanımıyla benzerlik gösterir. Flaubert'in yarattığı Emma Bovary karakteri bu tanıma adını verir.

Dolayısıyla, bu öznel doğası gereği de, içerde yalnızlık, kendini sürekli arttırma eğilimi gösterir. Kişi yalnızlığını gidermeye çalıştıkça yalnızlığı aynı paralelde çoğalır. Çünkü yalnızlığı giderme çabası beklenti çıtasını da yükseltmektedir. Çabaya paralel olarak yükselen beklentiler, aslında diğer değişkenler sabit kaldığı halde, karşılıksız kalmaya devam ettiği müddetçe, yalnızlığı besleyen koşulların olumsuza doğru sürekli surette kötüye gittiği hissine kapılıyor insan. Yalnızlık ile yalnızlığı giderme beklentisi ters oranlı gelişen bir ilişki içindedir içerde. Yalnızlığı giderme istemindeki bir derecelik artış yalnızlığın etkisini de bir derece arttırmaktadır. Yani farkındalık etkiyi arttırmaktadır. “Kaybeden kumarbaz sendromuna” benziyor bu: kaybettikçe bahsi arttırmak…

“Hayatın bütün saçmalığını kabul ettiği” için mutsuz ama yalnız olmayan Camus'ye karşın hemen her mahpus, kaybettiği her oyun sonunda girdiği kumarda, bahsi geçen itirazını yükseltir. Mutlu yalnızlık var mıdır sorusuna olumlu yanıt verilebilir belki ama bir mahpusun yalnızlığından mutlu olabileceğine her mahpus yine itiraz edecektir bana göre.

Öyle ki, bilinen en sıra dışı mahpus olan Jean Genet, “Hapishane duvarlarının dibinde rüzgar dize gelir, hapishane kendisiyle birlikte tutukluların içinde uyudukları hücreleri sürükler, yükünü hafifletir, ve çekip gider” derken Çiçeklerin Meryemanası” adlı yapıtında kimseden onun bu yalnızlıktan mutluluk çıkaracağına inanmasını beklemez. Genet, güneşin de tutsağı yalnız bıraktığını dile getirir. Hapishaneye tıkılmasından annesini sorumlu tuttuğundan, kendisini yalnız bırakan annesi hakkında “Yüzüne sevgiyle tükürülecek” biri diye hitap edecek kadar obsesiftir. Genet'in yalnızlığını “kutsama” biçimi budur. Bu biçim her tutuklunun reflekslerinde biraz bulunur bana göre. Tutukluları, içinde uyudukları hücrelerni kendisiyle birlikte sonu gelmez inatçı ve serseri bir yalnızlığa sürükleyen hapishane, her bir tutsağı nefs savaşı içinde hırpalanan, örselenmiş ruhuyla derisi kırışan, kendisine antagonist çelişkiler yaşatan ve bu itibarla hayata karşı “obsesif azizler” haline getirir son derece spesifik yalnızlığıyla. Genet için annesinin görüntüsü her mahpusun hayatı görme biçimine dönüşüverir çoğu zaman: “yüzüne sevgi gözyaşları dökülecek ve yüzüne tükürülecek sevgiyle” yine Heidegger'in dilinde “son derece aykırılaşmış bir varlık biçimi” olan ortalama insanın hapis yatan hali, aykırı olandan da öte aykırıdır. Ve onun korkuları ile kaygıları yalnızlığının da kaynağını derinlemesine ve genişlemesine yayar. Heidegger'in insana özgü varlığını bulma olanağı verdiği için iyi olarak kabul ettiği; var olan her şeyin hiçlik ve yokluk içinde kaybolmasına, kendini şeylerin dışında tutan, insanda “yuvasızlık”, “yersizlik” duygusuna neden olan kaygı onun “das man” (adam) adını verdiği yapının tüm sıradan niteliklerini yok eder ki, ortalama ve sıradan nitelikleri yok olan insan özgün olma özelliğini kazanmıştır. “Yuvasız”, “yersiz” ve “özgün” insan da kendisini “başkalarıyla” ya da verili kolektif ve anonim değerlerle ifade etmek istediğinde aykırılığı kıyıya vuracak, büyük yalnızlık böylece açık tanımlanabilir ve gerçeklik haline gelmiş olacaktır.

Ayrıca “varlık” ve “olmak” da yalnızlığın yolunu açan fenomenlerdir. Konvansiyonel insan nasıl ki ölene kadar dünyaya atılmış ve ölene kadar orada kalma zorunluluğu onda varoluşsal bir sorunsala yol açıyorsa, zoraki olarak hapishaneye tıkılmış aynı yapıdaki insanda bu sorunsallık daha sancılı olacağı için, varlığının anlamını yine kendinde aramaya yönelecek ve kişi etrafında çoğalttığı özünde aynı olan “ben”leri ve “benzerleri”nin içinde yine sadece kendisini seçme seçeneğine mahkum olacaktır. Başkalarıyla birlikteyken bile tek kendisiyle birlikte olacağı anlamına gelir bu. Burada tutuklu en az Kierkegaard kadar kendine özgü uyuşmazlıklara sahiptir. Bu uyuşmazlığın en iyi örneği de Kierkegaard'ın Romeo ve Juliet yorumudur: Aşıkların birleşmesini engelleyen ve trajediye yol açan aşıkların dışındaki bir güçtür ona göre; etik düzeyde engel, iki sevgilinin farklı varoluş duraklarında bulunmalarından, aşkı, birinin estetik açıdan öbürünün etik açıdan yorumlamasından kaynaklanır. Bu engel ancak birinin öbürünü kendi varoluş alanına çekebilmesiyle aşılabilir ama bu genellikle gerçekleşmeyecek bir durum olduğu için trajedi doğar. Romeo ve juliet'teki bu trajedi tutuklunun yalnızlık diyalektiğine de bir nebze açıklık getirebilir bana göre. Bu “etik” ve “estetik” uyuşmazlığı, tutuklunun hayatla yaşadığı varoluşsal çelişkinin tarafları olarak birbirini iten bir aradalığın yapıları olduğu görülüyor. Anonimlik ile tutuklunun birinin öbürünü kendi varoluşsal alanına çekebilmesi genellikle ender rastlanan bir durum olduğundan, tutuklu kendi kaygıları ile yalnız ve “yurtsuz” oluşunu sürdürecektir.

Nidaba'yı Seçmek
Tutuklu, hemen hemen her gün bilinen bütün yalnızlık çeşitlerinden kolajlar yapar kendine ki, incelmiş yüreği her türlü yangına teşnedir. Bu yangın, yalnızlığı giderek deneyimin sembolü haline getirir. Deneyim ödediği bedelin acı reçetesini ötelemek için yine kendine döner. Bir savunma psikozuyla hep kendine dönen deneyim, kendini ürettikçe farkındalığı ve ayrıksılığı arttırarak yalnızlığı çoğaltır. Biteviye çoğalan yalnızlık kişiselliğin işlevsel bir parçasıdır hapishanede. Yalnızlığın işlevsel hale gelmesi ile aidiyet duygusunu zorlar. Bu durumda aidiyetin içsel teması yalnızlıktır bana göre. Önermesi geçmişin yavan imgesiyle şimdinin sembollerinin kesiştiği kıpkızıl bir nokta yaratır. Bu her cümlenin bittiği yerde duran nokta simgeci-modern şiirin öncüsü Baudelaire için “kapana kısılmış hayvan” iken, kapana kısılmış insan olarak tutuklunun etine sızmış taş duvarlardır. Ağırbaşlılık ve erken ahlakçılıkla yoğun bir melankolik eğilimi erken yaşta gösteren Baudelaire' in her tutsakta biraz bulunduğunu, onun bir başına yaşamak üzere dünyaya geldiği söylendiği için de iddia edebiliriz. Baudelaire'nin şiirlerindeki “egzotik imge ve duygu” ile “nostaljik hayat teması” her tutuklunun dikkate değer bulacağı bir noktadır. Baudelaire, en acı verici yalnızlığını “iç sıkıntısı” olarak adlandırır ve “modern gençliğin sıkıntı ve melankolisini” teselli ilan eder ama aşk yoluyla kendisini tamamlamaya çalışması hüsranla bitince ve her imgede kendi yalnızlığını bulunca bu varoluşsal yokluğunu “zaman ve mekanın ötesine uzanan varoluşsal yitiklik ve sürgünlüğün simgesi” haline getirdiği sahipsiz bir kuğunun imgesinde ele alırken, tutuklu aynı ızdırabı yalnızlığını bulunduğu mekanın artı yükünü de üstüne ekleyip, kendisini tamamlama amacını gerçekleştirmek için “sahipsiz bir kuğu” yerine

NİDABA'yı sembol olarak seçer.

Tutuklu, yalnızlığını, şimdinin koşullarında, onbinlerce yıllık tarihi olan, elinde terazisiyle tabletlerde sembolize edilmiş ilk edebiyat tanrıçası NİDABA ile sembolize ederken doğru yolu izlemektedir.•

 

 
Mektup Bekleyenler
Dergiyi Edinmek
Bağlantılar
İletişim
Ortak Kitaplar
Basında Kitaplar
Kitap Çıkaranlar
Mahsus Mahal Türküsü
Bize Yazın
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 


Google
 

eXTReMe Tracker