![]() |
|||||||||||||||
|
“Senin İçin Topladım” Her kelimenin her insanda farklı bir iklim yaratma hüneri vardır ya, benim içimdeki en ılıman iklimi yaratan da “mektup”tur işte… bir mektubun insan yaşamında neleri değiştirebileceğini en iyi bilen bir kuşaktan geldiğimi sanıyorum… Hayatımın en güzel ilk mektubunu muhalifliği sürgünle ödüllendirilen öğretmen babamın tayin edildiği Hatay'ın bir köyünde aldım… Yıl 1980... o kan ve gözyaşı, yoksulluk ve yoksunlukların sindiği bir yıldan bir çocuğun hafızasına yer edebilecek belki de tek güzel anı… İlkokul 3. sınıftaydım… ilk mektubumu postacı getirmedi… utangaç bir el tarafından bir teneffüs saatinde defterimin arasına bırakılmıştı… zil çaldı sırama geldim… Defterimi açtım arasında kabarık bir zarf buldum… üstünde büyük harflerle “mektup” yazıyordu… Çocukluğumun mihenk taşlarından olan bu ilk mektup, açılır açılmaz içinden papatya başları dökülen, topu topu bir cümleden oluşan bir mektuptu, kareli bir defter yaprağının küçük bir parçasına yazılmış bir not;“senin için topladım” ve de bir kalp resmi …içimde ilk kez boy veren ve beni belirsiz bir duygu seline sürükleyen bu mektup, şu an düşündüğümde bir çocuğun vermesi gereken bir tepkiden çok başka bir şey yaratmıştı içimde… sıramın üstüne kapanıp ağladığımı anımsıyorum… sonra gözlerimi silip kim koymuş olabilir diye sınıfa göz attım… arkamda oturan, ara sıra saçımı çekiştirip duran sevgili Yakup'u aradı gözlerim, yoktu, firardı… beni ağlar görünce mi, yoksa mektubu bırakınca mı gitmişti anımsamıyorum… üç gün okula gelmedi… üç gün boyunca onun boş sırasına dönüp bakmaktan boynum tutuldu ve içimdeki ilk boşluk ve özleme sancısı sanırım o günlerden armağan… Bu beni biraz daha büyüten mektuptan kısa bir süre sonra babamın tayini başka bir köye çıkmıştı... boş bir derste Yakup'un defterini gizlice ele geçirip, defterinin tam ortasını açıp başına “mektup” yazdım ve altına da elimi koyarak elimin çıkartmasını resimledim… ve de şu notu düştüm… “biz yine uzaklara göçüyoz, belki yine geliriz, lütfen üzülme ”… Bir kamyon kasasının arkasına tüm köylünün elbirliği ile tıkıştırdığı taşınmaktan hurdaya dönmüş eşyalarımız arasında küçük bir bölme de bizim için açıldı her zamanki gibi… abim ve ben boylarımızı neredeyse kapatan bu kamyon kasasının arkasından geride kalan ve bizi bağrına basan bu çoğu pamuk ameleliği ile hayat süren yoksul ama onurlu köy halkına el sallarken benim gözlerim Yakup'u aradı… ama bulamadı… Yakup gelmişti bana göre şüphesiz ama yine bir kuytuluk yerde saklanmayı seçmişti… Mavi göllerin, salınan kuğuların resmedildiği kamyon kasalarında, o köy senin bu köy benim diye geçerken çocukluğum “göçmek” duygusunun bende yarattığı en derin anlam, hiçbir zaman hiçbir yerin yerlisi olamayacağımız gerçekliğiydi… bu anlamda devamlı göçenlerin, ne birlikte yaşlanacakları çocukluk arkadaşları, ne birlikte yaşlanacakları sevgilileri olamayacağının derin hüznünü taşırım hep… (...) Şimdi geriye dönüp baktığımda anlıyorum ki hayatımda karşıma çıkmış adamların en incesi “benim de çağırmayı bilmediğim Yakup”tu… İtiraf ediyorum yazdığım özel mektupların arasına papatya dalı sıkıştırma huyum ondan bir alıntıdır… bu çok geç kalmış mektup da, ona anma niyetine sunulmuş bir demet papatyadır…
“siz hiç kendinize mektup attınız mı?” Sonrasında yatılı okullar girdi hayatıma… bir nevi yarı açık cezaeviydi... haftada iki saat çarşı izinlerimiz dışında, okul avlusundan başka çıkabileceğimiz bir yer olmadığı gibi, kız okuluyuz ya(!) dışarıya açılan pencerelerimiz bile boyalıydı… namusumuz emin(?) ellerde, kapalı duvarlar ve boyalı pencereler arkasında kurumaya bırakılmıştı… ama her birimizin, bir göz büyüklüğünde kalem ucu ile boyaları oyulmuş bir pencere köşesi vardı… ben de yol boyu kavakların uzandığı, bir gün buradan çekip gideceğimin hayalini kurduğum yola bakan camlardan birinde bir oyuk açmıştım kendime… İlk başta alışmak oldukça zordur, bir nevi terkedilmişlik duygusu büyütür bu okullar insanda, hapishaneler gibi… aileler ilk yıl, vicdanlarını rahatlatmak için bol bol mektup atar… ilk yıldan sonra bıçak gibi kesilir mektuplar… postanın geldiği Pazartesi ve Cuma günleri herkesin gözü okulun ana giriş kapısına çaktırmaz bir bakış fırlatır… işte bu nedenle mektupların kıymetini, incelikli köy çocukları dışında, bilse bilse bir mahpuslar bir de parasız yatılı okulların çocukları bilir…. Mektupların kesilmesiyle kararan hayatlar, evi yakın olanların hafta sonu evlerine dağılmalarıyla enkaza döner, sayıları iki elin parmaklarını geçmeyen erken büyümüş çocukların yüzlerindeki güller düşerdi… Kirli sarı devasa duvarları, yanmayan kaloriferleri ve boğucu havasıyla bizi hep küçük ve üşümüş hissettiren bu soğuk okul binası, Cuma akşamları sanki ıssız bir dağ başında unutulmuş köhne ve terkedilmiş bir yapıya dönüşürdü… hep hüzünlü anılar gergeflenirdi gizli defterlere… ama yatılı okul çocuklarının da mahpuslar gibi hiçbir özel alanı olamayacağından(?), sık sık yapılan okul aramalarında tecrübeli ve bizi eğitmeye ayarlı eğitmenler elinde (saygı değer öğretmenlerimi ayrık tutarak biz kendi aramızda kız kurusu derdik onlara) oyuncak olurdu defterlerimiz… en gizli en özel köşelerimize hoyratça uzanırdı eller ve biz kendimizi öyle çırılçıplak ve hiçbirşeysiz hissederdik… mektuplarımız da görülürdü elbet… “görüldü” damgası belki yoktu üstlerinde ama bazı kendini bilmez hocaların esprisi olarak düşerdi bir dersin ortasına, bir arkadaşın mektubunun içindeki görülmüş hatta zihni kayda alınmış bir cümle… Ama insan yeter ki istemeye görsün en köhne, ses geçirmez, sevgisiz binaları bile panayır alanına çevirme gücüne sahip… belki de bu yoksunluklar insanların içindeki gizil yetenekleri ve kendi öz güçlerini açığa çıkaran, tetikleyen, devamlı sınayan ve insanı ol'duran bir işleve de sahip… İşte bu çekilmez yatılı okulların bu kasvetli Cuma geceleri, yatma saati açısından özgür bırakıldığımızdan, bizler bir araya gelir adına “moral gecesi” dediğimiz geceler düzenler birbirimize tüm hünerlerimizi gösterirdik… Skeçler, tiyatrolar yazar oynar, türküler söyler, halaylar çeker, kız kıza danslar ederdik… Katıla katıla hep birden güler, yorgunluktan sızardık… Kendime mektup yazma alışkanlığım da işte özellikle o Cuma akşamlarından kalma bir uğraş… iple çektiğimiz hafta sonu çarşı izinlerimizde hazırladığım iki mektubu yanıma alır, arkadaşlarımla okul müdürünün odası önünde kuyruğa geçerdik… Yırtmaçları teyelli eteklerimizi ve etek boylarımızı dönerek gösterip, denetim geçidinden geçip, tek tip tebdili kıyafetlerle kentin tek izinli ana caddesine, adeta “kaçılın yatılı okul kızları geliyor” nidasıyla çıkardık… ben bir bahane uydurarak arkadaşlardan biraz uzaklaşıp, postanenin yolunu tutardım… ve gider hazırladığım mektupların birini kendime, birini de oda arkadaşıma farklı isimlerle atardım… Postacı geldiğinde, alt sınıfların müjde diye koşarak odamıza gelmesi en büyük mutluluğumuzdu o sıralar… kah bir yemek, kah bir pasta/çay ısmarlayarak ve içimden kıs kıs gülerek kendi mektuplarıma ulaşırdım… hatta bir yılbaşında gidip epey bir arkadaşıma özellikle mektup gelmeyenlere, esrarengiz hayranlardan gönderilme kartlar da atmışlığım var… ve o kartları başucuna asan hayal kuran arkadaşlarımın bir çoğu bilmediler bu durumu, ya da bilmek istemediler… işte bunu da buradan itiraf ediyorum… o erkek teknik lisesi adresli kartlardaki gizli hayranlarınız bendim ve gerçekten hepinizi çok sevdim… ...bu oyunu o kadar uzun sürdürdüm ve o kadar mektup birikti ki, bir süre sonra mektupları kendimin attığını dahi unuttum… İşte o zaman daha çok kavradım mektupların insanı hayata sıkı sıkıya bağlama hünerini… o gün bugündür en çok kendime mektup atmışlığım var…
“mektuplar: cezaevleri/ mektuplar: özlem ” Sonra cezaevleri girdi hayatıma… yok öyle kendi açımdan uzun hapislik deneyimlerim olmadı benim… kısacık bir solumuşluğum var… hep direkten dönenlerden… mahpus adamlara mahpus olduğum dönemlerden daha çok tanıdım orayı… şans mı, şanssızlık mı bilmem ama, zaman zaman bi başına dışarıda kalmak daha acıtıcı geldi bana… İçeri ile dışarı arasında, sadece kelimelerin sesini duyabilenlerin geçebileceği, ete kemiğe bürünen bir koridor yaratır mektuplar… ve içeri ile dışarısı arasındaki zamandan uçurumu siler… o koridordan en az bir kez hakkıyla geçenler, en soğuk gecelerde bile bir mektubu yorgan niyetine almayı bilirler üstlerine, üşümezler… bu nedenle işte mahpuslar en iyi ve en kalıcı mektup yazıcılarıdır… karşılıkları ya gelmez ya bir azizliğe uğrar çok zaman… incinir kırılırlar haklı olarak… Yürek mazeret tanımaz çünkü… Aslında içeriye yazmayanların bu eylemsizliğinin genel nedenini kayıtsızlık ya da sevgisizlikte aramak kolaya kaçmak olur sanırım… yazıp da atamadığım çok mektubum oldu benim, asla sevgisizlikten ya da unutmaktan değildi… yoksa bir yanın içerdeyken hayata ve günlük yaşam kaygılarına tutunmak kolay değil… aklını ve yüreğini zarflara tıkıştırdığında, geriye kalanla (hoş pek bir şey de kalmıyor) dışarının hengamesi ezip geçiyor… oysa umutlu ve mutlu cümleler girsin istiyorsun zarflara… ve belki korkuyorsun kendinle (hapisliğinle) yüzleşmekten… bilmem, saçma bahaneler yaratıyorum belki ya da günah çıkarıyorum… atamadığım mektupların anısına… Hani insanların hayatlarında ve tarihlerin tozlu sayfalarında bazı olaylar “milat”lar açar ya… benim milatlarım hep bir mektupla başlayıp bittiğinden ben o (MÖ) ve (MS)‘leri hep “mektup öncesi” ve “mektup sonrası” olarak okumayı seçtim… ne zaman bir yılgınlığa kapılsam bir mektup elimden tutup kaldırdı beni… sanırım benim mektuplarım da kaldırdı birilerini… Ve şunu öğrendim: mektup yazmayan ve mektup almayan hep eksik sever… “birilerine gerçekten dokunmak istiyorsanız, onlara mektup gönderin”
|
||||||||||||||