![]() |
|||||||||||||||
|
Söz Irmağındaki Gözyaşlarına Mehmet Uzun’a... Bazı yazarlar, yazdıkları her satırda, ruh verdikleri her karakterde, okurlarına “Ben bu satırları yazarken, içim o kadar acıdı ki; mürekkebim göz yaşlarım” der gibidirler. Mehmet Uzun benim için bu yazarlardandır. Belki farklı bir coğrafyanın insanı olsaydı, trajedilerin gölgesinin düşmediği dünyalar yaratırdı aşkla bağlı olduğu kelimelerden. Ama o yazarlık hayatı boyunca baktığı her yerde hem bir sürü trajediye tanıklık etti, hem de bu trajedileri anlatmayı vicdani ve etik bir yazarlık tavrına dönüştürdü. Mehmet Uzun Alihan’la 70li yılların başında tanışır, o yıllarda siyasi bir tutukludur. Romancılığı henüz başlamamıştır. Alihan’a olan ilgisi, onun hikayesini bütün ayrıntılarıyla belleğine kaydedişi, bir yazarın romanın baş karakterini, düşünsel dünyasında heyecan ve titizlikle oluşturmaya başladığını gösterir gibidir sanki. Alihan’ın boynu bükük duruşunu, hapishanede uzun yıllar kalacağını öğrendiğindiği zamanki isyanı içindeki çırpınışını, günün birinde Xece’yi söylerken sözde derman buluşunu o kadar dokunaklı anlatır ki, bu sahicilik iki kişinin acısını hissettirir. Biri Alihan’ın acısıdır, diğeri de onu gözlemleyen Mehmet Uzun’un acısı. Mehmet Uzun, hikayelerindeki gerçek ve kurmaca karakterlerin yalnızlıklarını, kırgınlıklarını ve iç çekişlerini hissettirirken, bir yandan da yazarken yaşadığı acıları hissettirir. Bu yazarla okuru arasında kurulan çok özel bir bağdır, hayranlıktan, büyülenmekten çok daha ötedir. Belki de Mehmet Uzun’la aynı koğuşu paylaşan bir çok kişinin belleğinde Alihan belli belirsiz bir iz olarak kalmıştır. Ya da hikayesi çoktan unutulmuş, uzak zamanlardan kalan bir fotoğraf olarak yer edinmiştir. Belki de çokça olduğu gibi, Alihan da kişiselliğini yitirerek, “acı çeken halk” genellemesi için kurulan cümleler için küçük bir nokta olmuştur. Mehmet Uzun birçok söyleşisinde yasaklı ana dili ile yazmanın bir tercih olduğunu, bu tercihi yapmayı bir sorumluluk olarak gördüğünü belirtmiştir. O, yazılı edebiyat geleneği zayıf olan “yasaklı” bir dille roman yazmış dünyaca tanınan bir yazardır. Edebiyatın geniş olanaklarından yararlanarak; yasak bir dille, vicdani, etik ve estetik yanları ağır basan bir ilişki kurmuştur. Kurduğu bu ilişkiyi de bir tavıra dönüştürmüştür. Romanlarında kişisel trajedileri anlatarak; ezber genelleme ve sloganlarla soyutlandırılmış okuyucuyu uzaklaştıran politik tarih yazılışını, yeniden biçimlendirmiş ve okura yakınlaştırmıştır. Bu mağduriyetin her biçimini edebiyatla anlatmayı seçenler için önemli bir duruştur. Mehmet Uzun’un yazarlığının temeli olan etik tavrı, bireysel bakış açısını cesaretle romanlarına yansıtması, üslubundaki özgünlük, dilinin duruluğu kadar öğreticidir. Bizlere birçok eser ve barış yakarışları ile birlikte Ester’in feleğe diz çöktüren aşkını bırakıp aramızdan ayrıldı. Bir çok kişi “Dicle’nin Sürgünleri” ve “Dicle’nin Yakarışı” romanlarını Mehmet Uzun’un şaheserleri olarak değerlendirir. Aslında tüm romanları, söyleşileri, hatta duaları ve yakarışları aynı söz ırmağında akar gibidir. Mezapotamya’da her biri bir yere savrulan trajediler ve zulümler altında acı çeken hayatlar karşısında hıçkırarak ağladığı düşünülürse, o ırmağı önce kendi göz yaşlarını akıttığını söylemek hiç de abartılı olmayacaktır.
|
||||||||||||||