![]() |
|||||||||||||||
|
Suyun Fısıldadığı Dikiş iğnesini tutan eliyle gözleri arasındaki mesafe yarım metre, dikiş iğnesinin deliğiyle o delikten geçmesi gereken kırmızı iplik arasındaki mesafede bir karış kadar. Yani imkansızlık sınırına varmasına bir kol boyu kalmış bir uğraş içinde. Sandalyede düz iplik çizgisi gibi dimdik oturmuş, kendi işinin seyircisi haliyle ipliğin iğnenin deliğinden geçmesini bekliyor. Gözleri ne mahpusluğunu görüyor ne de iğnenin deliğini. Bambaşka bir yerlere bakıyor. Baktığı geçmiş değil; ela gözlerinde hüzün yok çünkü. Gelecek hiç değil. Baktığı içinde olduğu an'da değil, öyle olsa dimdik oturuşunu hafifçe de olsa bozup gözlerini ellerine, ipliği de iğnenin deliğine yakınlaştırması gerekmez mi? Makine ve konuşma sesleri arasında ipliğe verdiği komut zorlukla duyuluyor, “Haydin, haydin geçiver gayrı;” Şelale ona ve kızın konuşmalarını çağlayışını katmış, katmış katmasına da ne suyu çoğalmış ne de sesinde bir nefeslik artış olmuş. Aslında o gün ana ve kız çok bir şey konuşmamış. Ana, kızının bileklerindeki zincir izlerine bakmış, susmuş. Kız anasının gözlerindeki karanın şefkatli acımasızlığına bakmış o kadar korkmuş ki korkusunun çokluğunda yitivermiş korkusunu, o kadar az korkmuş ki korkusunun azlığında olacak olanın seyircisi oluvermiş. Ana kızına son bir sigara uzatmış. Sigaranın dumanı kızın suskun ağzından çıkıp ananın ela gözlerine ulaşmış. Tam duman söze gelip; “al kızını ve git!” diyecekmiş ki ananın hatırladıklarıyla; kızına dokunan aşksız erkek elleri, kızının uzak ıssızlıklardaki çığlıkları, zincirlenen bilekler... Duman sözünü yutmuş da konuşamamış. Kız sigaradan nefesler çektikçe ana kızının önündeki hayatın uzunluğunda yürümüş yürümüş de kaybolduğunu fark edince geri dönmüş. Sigaranın külleri savruldukça da ana kızının genç ömründeki acıları, eziyetleri düşünmüş o düşündükçe de kızının hayatı gelip şelalenin çağlayışında durmuş. Kız sigarasından son bir nefes çektiğinde ananın kulağında bebek ağlayışları, kızın kulağında ninni sözleri çınlamış. Ana yürek terazisinin bir kefesine kızının hayat karşısındaki çaresizliğini bir kefesine hevesini koymuş çaresizlik ağır gelmiş de suskunluğunda susmuş. İplik kendisine verilen komutu ya duymuyor ya da duymazlıktan geliyor. Gözlerine bakıyorum “gel” diyor, elimdeki işi masanın üzerine bırakıp yanına gidiyorum. İpliği iğnenin deliğinden geçiriyorum. Yarım asırdır yüzlere, hüzünlere bakan gözlerine şen bir çocuk gülümseyişi yerleşiyor. İşime dönüyorum. Siyah kumaşı sabun izlerini takip ederek kesiyorum. Cevabımın değişmeyeceğini bile bile bir kez daha aynı soruyu soruyorum; hikayesini bir de onun ağzından dinlemeli miyim? Aynanın önünde durmuş. Beyaz zemin üzerinde kocaman kırmızı gülleri olan gömleğinin provasını yapıyor. Kolları henüz dikilmemiş, yakası takılmamış buna rağmen gömleğin üzerindeki duruşu hoşuna gidiyor. Gözleri kiminle karşılaşsa “Güzel mi?” diye soruyor. Onaylayıcı sözlerle aynaya daha uzun bakıyor. Alaysı sözleri duymuyor bile. Yüzünün yaşlılığına ait tüm izlerinde ve her daim gülen gözlerinde gençliğinin güzelliği görünüyor. Parmaklarının üzerinde hafifçe yükselip aynada sırtını görmek için bedenini sağa sola çevirişindeki sevimli bir aldırmazlık hali, hep albenili kumaşlar seçen beğenisinde acıların ve mahpusluğun dokunamadığı hayat coşkunluğu var. Her davranışı hayatın sınır tanımaz yanından kopup geliyor. Sözlerini aklın, kuralların, kaygıların süzgecinden elemeden söylüyor. Ömrün saati acelesi olmayan bir yolcu gibi aheste aheste ilerliyor bu nedenle hayatı oyun keyfiyle yaşayan çocuğu da, alımlı güzel genç kızı da her daim yanında taşıyor. Aynaya bir kez, bir kez daha bakarken fark ediyor gömleğinin yan dikişlerini biraz içten dikmiş sökmesi gerekiyor. “Alooo…” diyor “Yine sökeceğim.” Bu en sıkıcı iş için oflayıp puflaması gerekirken gülüyor. Başkaları da gülüyor ama gülüşlerdeki manalar farklı. Bu kaçıncı söküşü o da bilmiyor. Galiba bunu bir tek iğne vuruşları altında eziyet çeken kumaş bilebilir. Diktiği yeri sökerken ona bakıyorum, kumaşın kırmızı güllerini hayranlıkla izliyor. Bir kişi hikayesini sadece kelimelerle mi anlatır diye düşünüyorum. Hep aynı sonuca ulaşıyorum hikayesini onun ağzından dinlersem eksik belki de yanlış anlarım. En kötüsü de onu dinlerken kafamda acabalar oluşabilir. Kız o kadar güzelmiş ki şelale bu güzellik baki kalsın diye suyundan ayna aynadan bellek yapmış da güzelliğini öyle saklamış. Ana bir zamanlar Akdeniz'in kıyılara vuran dalgaları kadar aşıkmış. Şelale her çağlayışında nasıl suları denizin uzaklarına karışırsa o da aşkıyla sular gibi uzaklaşmış, başkalaşmış. Aklın ve hayatın sınırlarını daha bir umursamaz olmuş. Umursamadıkça da her bir şeyi unutur olmuş. Mesela bir gün gitmiş aşık olduğu adamın evinde oturmuş. Aklında ne kendi evliliği varmış ne de adamın evliliği, unutmuş bunları. Bunlarla birlikte ayıplayıcı sözleri, yargılayıcı bakışları, olmuşu olmaz yapamayacak olan imkansızlığı, yaşanamayacak aşkların sır olması gerektiğini de unutmuş. Bir masalın içinden çıkıvermiş gibi, herkes aşkın dilini biliyormuş gibi konuşmuş. İçinden çıktığı masalın büyüsü aşık olduğu adamın üzerinde bir gölge olmuş, adam şaşmış, sevinmiş, keşke demiş önceden bilseydim... Ama bu kadar. Adam unutamamış oda unutsaymış hayat aşk olacakmış. Adam unutmayınca kadında her bir şeyi yeniden hatırlamış. Adamın keşkesini aşkına katmış aşkı bir dalga daha büyümüş ve çıkmış gitmiş. Ard arda dizilen üç dikiş makinesinin birini boş görünce fırsatı kaçırmadan, gömleğini kaptığı gibi makinenin başına oturuyor. Bir tek kendisinin duyacağı sesle “Bu makinede işi olan var mı?” diye soruyor. Cevap yok. Bir türkünün nakaratını söyler gibi, “Bana kalmış, bu makine bana kalmış” diyor. Ayakları bir ileri bir geri giderken, elleriyle kumaşı düzeltirken de aynı şeyi söylüyor. “Bana kalmış, bana kalmış…” Kollarını gömleğine diktikten sonra makineden kalkıyor. Fazlalıkları kesmek için gözleri makas arıyor. Makası az önce makinenin çekmecesine bıraktığını belli belirsiz hatırlıyor. “Makas makas neredesin?” Kız da anası gibi aşkından sır, sırrından uzaklık yaratanlardanmış. Kimselerin ulaşamayacağı yerlere varmak istemişte hiçbir yere varamamış. Ne anasının dizinin dibinde oturabilmiş, ne o dizin dibinden kalktığında kendini koruyabilmiş. Hayat insansız sessiz uzun bir yol olsaymış, kız bir çocuk gibi şen, yapayalnız, bıkmadan yorulmadan o yolda yürüyebilirmiş. Ama hayat insansız, sessiz uzun bir yol değilmiş ki ve güzel genç kadın bedeniyle çocukça oynamak o kadar zormuş ki. Kız uzaklara gitmek istedikçe ana korkmuş, kızını zincirlerle bağlamış ağlamış, başka yollar aramış, bulamayınca çaresizliğinde kalmış. Kızının gözlerinde hayatı uzun bir yol olarak gören ana her seferinde zincirleri açıp kızını o yola uğurlamış. Ama her seferinde kızını uzak ıssızlıklara kaçırmışlar. Bazen kızı bedenindeki yabancı izleri gözyaşlarıyla yıkarken anası gelip onu bulmuş bazen de kız zincirlerine ana kucağına döner gibi dönmüş. Kız ölümü de bilmezmiş ki zincirin ve aşksız dokunuşların zulümünden kaçıp ölüme gitsin. Hem ölümü bilse bile hayatın dışında değil hayatla birlikte gidecek bir yer arıyormuş. Hem korktuğu, çaresiz kaldığı, çığlık çığlığa ağladığı hayatın kendisi değilmiş ki o şefkatsiz erkek zulmü karşısında acizmiş. Dikilmiş kollarıyla gömleğini bir kez daha giyiyor. Aynanın karşısında. Makinenin ayarını bozduğu söyleniyor, kabul etmiyor. Gömleğinin dikişlerini gösteriyor kanıt olarak. Israrlar karşısında da bildiği yeminleri diziyor peş peşe. Başındaki leçek omuzlarına doğru kayınca yapışmış kısa saçları görünüyor. Saçlarını düzeltip leçeğini yeniden bağlıyor. Adından önce hikayesini öğrendiğim, yüzünden önce yüreğindeki onarılamayacak şifasız acısını gördüğüm kadına bakıyorum. Evlere kapatılmış ömrünün birbirine benzer günlerini ve günlerin içindeki benzersiz anlarını düşünüyorum. O benzersiz anlarda ananın ve kızın suda birleşen ellerini görüyorum. Ruhuma derin bir acı yerleşiyor. Ana kız şelalenin sesini son kez birlikte dinlemiş. Ana kıza elini uzatmış, kız anaya elini tereddütsüz bir korkuyla vermiş. Ana kızının bileğindeki zincir izlerini şelalenin apak suyunda yıkamış. Sonra bir daha kollarına zincir, bedenine eziyet, ruhuna acı değmesin diye kızını suyun derinliklerine itmiş. Ana kızının son çırpınışlarını engellemeye çalıştıkça iki eli birbirinden ayrılmış. Bir eli yavrusunu alıp bedenine bağlamak istemiş diğer eli onu suya armağan etmek istemiş. Kızın çırpınışları arttıkça can veren ana haliyle can alan çaresizliği birbirine karışmış, eller bir kararda birleşmiş. Su kızı çırpınışların kucağından alıp bağrına basmış. Kızın kulağına bir şeyler fısıldamış kız duymamış ana duymuş. Bu Ana Kız ve Su'yun ikinci karşılaşmasıymış. Zaten kızın kulağına da Su bunu fısıldamış. Su kızı alıp uzak denizlere giderken “Belki bir kez daha”, “Belki bir kez daha” diyormuş. Ana bir suya, bir intiharına, bir nefes alışına bir de can alan haline bakmış, bakmış bakmasına da bir tek kızını görmüş.
|
||||||||||||||