![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
Yağmur Kokan Gözyaşları Kız kardeşimin gömleği yırtılmıştı ve ben rüzgârlı bir günde yağmur kokusu alıyordum. Sonbahardı, soğuktu. Yaralarından akan kan boynunda ve göğsünde şekiller çizer halde kurumuştu. Kız kardeşimin yarı çıplak ve ölü bedeninin bırakıldığı topraktaki sararmış otlarda da kan izleri vardı. Günlerdir yağmur yağmamıştı; serin, soğuk rüzgârlar esmiş ve kan kurumuştu. Kururken kanın çizdiği o şekilleri anlamalıydım, askerler bulunduğumuz yeri çembere almıştı, anlamam için zaman olmalıydı, bir de yalnızlık; ikisi de yoktu. Oysaki ben onun gözleriyle, onun çıplaklığını izleyebilecek kadar anlamalı ve hissetmeliydim. Tıpkı babamın gözlerinde annemin çıplak ölü bedenini izlediğim gibi. Ben görmüş ve hiç kimseye söyleyememiştim. Bebekliğimin belleğinde kalan annemin göğüslerinden kan damlıyor, babamın gözlerinden akan kan gözyaşı oluyordu. O zaman on üç yaşındaydım. Annem boğularak öldürülmüştü. Yazdı. Kuraklık nedeniyle, köyümüzdeki derenin suyu kurumuş, toprağın derinliklerine çekilmişti. Boğulacak ne başka bir dere ne de göl vardı. Annem öldürülmüştü. Babam onun ölüsüne önce öfkeyle bakmış sonra bana sarılarak ağlamıştı. Ağlamasaydı belki de ben annemin çıplak ölü bedenini, babamın değil de bir başka kişinin (mesela ninemin) gözlerinde asılı görecektim. Ninem annemin ölüsüne bakmış ve "yetmez!" diye bağırmıştı. Babam; "Anne o artık ölü, ben onu öldürdüm, “Allah aşkına ne yetmez!?” diye bağırmıştı. İkisinin bağrışı birbirine karışıp yankılandığında da kız kardeşim usulca bana yaklaşmıştı ve ben o zaman bir yaz gününde onun gözyaşlarından yağmur kokusu almıştım. "Tanımış mıydım?" Evet, sorulan soru buydu. Birkaç defa tekrarlandığına göre cevap vermem bekleniyordu. Ama ben kız kardeşimin ölü bedeninde kendimi arıyordum. On beş yıl öncesine, annemin öldüğü o yaz gününe gitmiştim. O zaman kız kardeşim dokuz yaşındaydı,göz yaşları yağmur kokuyordu. "Tanıdın mı oğlum, bu kız senin kardeşin mi?" Acının varlığını yok sayarak sert ve kuru bir ses tonuyla sormuştu. Yüzüne baktım kırklı yaşlardaydı. Gözlerimde biriken yaşlar acının varlığını hatırlatınca, sesini akmayan gözyaşlarımda ıslatıp yeniden sordu; "Tanıdın mı oğlum," sevecen olsun diye "oğlum" diyordu, bu sözcüğün beni yaraladığını bilmeden. Ne biçim soruydu bu! Ölen insanın tümüyle başkalaştığını mı düşünüyorlardı? Neden durmadan aynı soruyu soruyordu? Kız kardeşimin yüzünde hiçbir yara izi yoktu. Saçları onu son gördüğüm haliyleydi, uzundu. Ben hep göğüslerinde şekiller çizerek kuruyan kanına bakmıştım, dirseğinden kopmak üzere olan koluna baktığımda ise sağ elinde üç parmağının kopmuş olduğunu fark ettim. Bacaklarım titredi, bulunduğum yere diz çöktüm. "Çatışırken kopmuş," dedi komutanın yanındaki asker. Bundan dolayı mı tanıyıp tanımadığımı soruyorlardı? Sağ elindeki parmakları olmadığı için tanıyamayacağımı mı düşünüyorlardı? Kız kardeşimdi işte, onu elbette tanımıştım. "Senin kardeşin değil mi?" Tüm sözcükleri, hatta insanların birbirleriyle konuşabildiklerini bile unutmuştum. Sessizce soruyu soran komutana bakıyordum. "Komutanıma cevap ver!" dedi, asker tehditkar bir sesle. Oysaki ben unutmuştum; insanı insana ulaştıran tüm sözcükleri unutmuştum, susuyordum, korktuğumu söylediler. Bu nedenle bekleyeceklerdi. Beklerlerse korkunun yok olacağını ve benim bir şeyler söyleyebileceğimi düşünüyorlardı. Ama ben on üç yaşımdan beri korkuyla beraberdim. Hem onun anlamını yitirmiştim hem de korkudan hiç ayrılmamıştım. Askerlerden ikisi çok yakınımda ayakta bekliyordu. Biri silahının emniyetini açıp kapatarak sessizliğimi korkutuyordu. Ben kız kardeşimin yarı çıplak ölü bedenine bakıyordum. Onun acıları ve düşleriyle konuşmaya ihtiyacım vardı. Burası bir hastane morgu değildi, kazılmış bir mezar da yoktu. Dağlarla çevrili çıplak bir düzlükteydik. Kız kardeşimin altı gün önceki çatışmada yaralandığını, arkadaşlarının onu bırakıp gittiklerini, tek başına buraya kadar geldiğini söylemişlerdi. Gözlerimi yumdum; uzaklarda bir yerde bir dere akıyordu, suyun sesini dinlerken koşmak koşmak istiyordum. Her yerde, kopan parmaklarını aramak istiyordum ya da uyumak ve rüyamda parmaklarını bulup kardeşime vermek istiyordum. Amcam. Babamdan on yaş büyüktü. Dedem olmadığı için ailede son sözü hep o söylerdi. Onun ve ninemin sözcükleri ve düşünceleri hep aynıydı. Bazen ninem düşünür amcam konuşur, bazen de amcam düşünür ninem konuşurdu. Onlar her konuda bozulmayacak, bozulmayan bir ortaklığa sahiptiler. Amcam da, ninem gibi annemin ölü bedenine bakmış "yetmez!” diye bağırmıştı. Babam çaresizce tekrarlamıştı; "0 artık öldü, ben onu öldürdüm." Amcam, annemin ölü bedenine bakarak; "Ölüm kadınları yeterince korkutmuyor, yetmez" diye kükremişti. Bir asker koşarak komutanın yanına geldi. Kulağına fısıltıyla bir şeyler söyledi. Son sözlerini de bana duyurmak için sesli bir şekilde tekrarladı; "Hiç zamanımız yok efendim." Komutan yanıma geldi. Yumuşak bir tonda konuşmaya başladı; "Biliyorum çok zor bir durum... Neydi adın?” "Tahir." "Evet, Tahir oğlum, bu çok zor bir şey. Biz de üzülüyoruz. Ama burada daha fazla kalamayız. Dün köylüler söyledi, köye yeni dönmüşsün, ne kadar oldu?" "Bir ay." "Yazık oldu kardeşine, biz öğrendik dört ay önce katılmış." Komutanın gözlerine bakmadan dinliyordum. Babam annemi öldürdükten sonra ağlamıştı. 0 da şimdi üzüldüğünü söylüyordu. Tüm kadın katillerinin öldürdükleri kadınların çıplak, ölü bedenini gözlerine astıklarına hala inanıyorum. O nedenle komutanın gözlerine bakmadan dinliyordum. Kız kardeşimin ölü bedenini onun gözlerinde asılı görmek istemiyordum. Tanıyıp tanımadığımı artık sormuyorlardı. Bacaklarım titreyip diz çökerken bu sorunun cevabını almışlardı. Sesleri az da olsa yumuşamıştı. Ama ben "Tanıdım, tanıdım" diye bağırıp delirmek istiyordum! Bu topraklarda ruhu ve bedeni zorla örtülen kadınlar nasıl ki örtülerinden kurtulup katillerinin gözlerine çıplak asılı kalıyorlarsa, ben de bu topraklarda katillikle örtülmüş zavallı bir erkektim. Delirerek katilliğimden soyunmak istiyordum... Delirmek için bundan uygun bir yer ve zaman olamazdı; ama delirmeyeceğimi,deliremeyeceğimi de biliyordum. Annemi boğarak öldüren babamdı. Amcamla birlikte pencereden babamı izlemiştik. Annemin son kıpırdanışlarını görmek, amcamın yanında sessizce beklemek, delirmem için yeterliydi; ama ben delirmemiştim. Annem son nefesini verdikten sonra amcam zorla beni annemin yanına götürdü... On üç yaşındaydım. Babamın elinde annemi boğarken kullandığı kahverengi bir bez vardı. Amcam hiç konuşmadan babamın elindeki bezi almamı işaret etti. Ölen annemi bir kez de benim öldürmem isteniyordu. "Abi ne olur yapmasın, o daha çocuk," dedi babam. "Hapislerde çürümek mi istiyorsun aptal adam!" diye kükredi amcam, babam dışarı çıktı. Amcam da "defol!" diye bağırdı. Ben öylece anneme bakıyordum. Amcam, annemin elbisesini ayağıyla açtı, bacakları morarmıştı. Babam onu boğarken elbisesinin düğmelerini de açmıştı, göğüsleri görünüyordu. Amcam benim orada bulunduğumu, annemin bir ölü olduğunu unutmuş; annemin göğüslerine, bacaklarına bakıyordu. Yıllar boyunca amcamın o halini hiç unutamadım. "Yetmez, yetmez !" diye kükremişti ninem gibi. Annemin suçu büyüktü(!?) Bir kadın sadece ölüm ve kocası karşısında çıplak olmalıydı, onun örtüklüğünü sadece kocası ve ölüm açabilirdi. Annem örtüklüğünü başka biri için açmıştı, bu yüzden öldürülmüştü. Ama ölüm annemin örtüklüğünü son kez açtığında; amcam onun çıplaklığını onun ölümünü unutarak izlemişti... Amcamın tüm söylediklerini yaparak ve annemi ikinci kez öldürerek; parmaklarımı boynunda, yüzünde saçlarında dolaştırarak, delirmeyerek ve katilliğimi giyinerek, annemin yanından amcamla birlikte çıktık. Biliyordum az sonra köye jandarmalar, doktor ve savcı gelecekti. Onlara neler söyleyeceğimi defalarca tekrarlatmıştı amcam. Hikaye ezberler gibi, şiir ezberler gibi ezberlemiştim. Katilliğimin öyküsünün nedenlerini; amcam kadar öfkeli, babam kadar çaresizce öğrenmiştim... Ruhum bir ucunda öfke, bir ucunda çaresizlik olan bir ipe asılmıştı ve ben delirmemiştim. Delirsem katilliğimden soyunacaktım, bunu hissediyordum ama delirmeden katiliğimi anlatıyordum. Kız kardeşimin göğsündeki kuruyan kana sihirli bir şey gibi bakıyordum. Sanki onun sessiz ve acılı yaşamı, dile gelmeyen sözleri orada yazılıydı. Annemiz öldüğünde çok küçüktü, öfkeler kükreyiş halinde annemin ölüsünü kuşatırken, bir tek o ağlamıştı. Gözyaşları yağmur kokuyordu; annemin ellerini öpmüş gözyaşlarıyla ıslatarak avuçlarının içine almıştı. Ninem onu zorla götürmeye çalışırken de annemin elini bırakmamıştı. Küçük avuçlarında tuttuğu annemin eli, bedeni morarırken morarmayan tek parçasıydı. Annemin öldürüldüğü günün ertesinde kız kardeşim belki de bu topraklarda kadının örtüksüzlüğünün lanetli anlamını çözdüğünden, uzun bir etek giyip saçlarını kahverengi, bir leçekle örtmüştü. O yıldan sonra yaz aylarında bile uzun kollu giyinir, etekleri hep uzun olurdu. Şimdi ise yaralı bedenine bakıyordum; göğüsleri, boynu kurumuş kanla kendine yeni bir örtü bulmuş gibiydi; yırtılan gömleği bedenini açıkta bırakmış, kan ise o çıplaklığa yeni bir örtü olmuştu. Annemden sonra onun kadın bedeninin çıplaklığından korktuğunu düşünmüştüm, köyümden ve kız kardeşimden uzak geçirdiğim yıllarda. Ama o kendi sesinden ve gülüşünden de korkuyordu. Hep kısık sesle konuşur, sesli gülmezdi. Şimdi onun gözleriyle, onun çıplaklığını izlemek istememin nedeni buydu. "Doğru söyle oğlum anneni sen mi öldürdün?" "Evet, efendim ben yaptım." "Bize yalan söyleme, sen daha çocuksun. Hem insan annesini öldürür mü?" "Doğru efendim." "Kaç yaşındasın?" "On üç." Yalan söylemiyordum, babam gibi ben de annemi öldürmüştüm. Annemin boynunda, yüzünde, elbiselerinde parmak izlerim vardı. "Peki, neden öldürdün?" "Onu bir adamla yatarken gördüm. Köyde herkes annemi konuşuyordu... Babam şehirde inşaatta çalışıyordu… Dayanamadım... Öfkelendim... Öldürdüm." Bana inanmıyorlardı ama inanmış görünüyorlardı, inanmadıklarını bir daha söyleseler belki ben ağlayıp bu yalan altında ezilmeyecektim. Onlar inanarak beni mahkûm ediyorlardı. Bana inanıyorlardı ve aramızda yalandan kurulu zoraki bir bağ oluşuyordu. Annemi bir adamla yatarken gören ninemdi. Ama ninem o kadar çok anlatmış ve babamla amcam, annemi o kadar çok dövmüşlerdi ki ninemin gözleri hepimizin gözleri olmuştu. 0 adam kimdi, bilmiyordum o zamanlar. Ama benim dışımda herkesin o adamı tanıdığını biliyordum. Ben ninemin gözleriyle bakıp amcamın sözleriyle konuşuyordum. Savcı beni dinlerken, kendimi babam gibi çaresiz hissediyordum. Ama ben annemdim aslında; bir ölüydüm, katilliğimi çocuk yaşta giyinmiş bir ölüydüm o kadar, ben yoktum. Annemin ölü bedeni çıplaktı, üzerine bir çarşaf örtülmüştü. Sırlar gibi saklanan bedenini ölüm açmıştı. Ninem "yetmez!" diye bağırdıkça, ben ağlayamıyordum... Köylüler her zamankinden daha fazla fısıltıyla konuşuyordu. Babam komutana gizlice: "herkes öfkeli, siz buradayken gömelim" dediğinde hiçbir şey anlayamamıştım. Aslında babam da ninem kadar öfkeliydi; ama annemi öldürdükten sonra rengi sararmış, omuzları düşmüş, sesi de titremişti. Ben annemi ikinci kez öldürdüğümde, babam daha da küçülmüştü. Başka zamanlarda hepimizi yerinden sarsan kükreyişleri annemin ölümü karşısında erimiş, silinmişti. Bir kadının bedeni nasıl giysilerle saklanıyorsa; bir erkeğin ölüm saçan kükreyişi de bir kadının ölü bedeninin altında saklanmıştı. Annem çıplaklığıyla, ölümüyle babamın kükreyişini, öldüren cesaretini örtmüştü. Babam kızdığında gözleri yanardı; bana bağırırken, kız kardeşimden su isterken, tarlamıza giren inekleri kovalarken, gözleri hep alevlenirdi. Ama annemi öldürdüğü o gün babamın gözlerindeki o alev kaybolmuş, gözlerinde annemin çıplak ölü bedeni asılı kalmıştı. Savcı ve komutanla birlikte arabaya bindirilip köyden götürüldüğümde annem gömülmüştü. Günler sonra köye dönüp de gerçeği öğrendiğim zaman kız kardeşim bir köşede usulca ağlıyordu. Ninem "yetmez!" diye bağırmıyordu. Babam uzak bir şehre çalışmaya gitmişti. Amcam çocuklarıyla oynuyor, hiçbir şey olmamış gibi gülüyordu Herkesten bir şeyler duymuş, tüm duyduklarımı birleştirmiş, belki de "gerçek"ten bile daha korkunç bir şey yapmıştım... Yaşanan şuydu, ben jandarmalar eşliğinde komutan ve savcı ile birlikte köyden gittikten sonra annem mezardan çıkarılmış, bedeni bir bıçakla parçalanmış ve parçaları yeniden gömülmüştü. Ben annemin parçalarının toprağa her bastığımda karşıma çıkacağını sanırdım. Ninem ve amcam, annem mezardan çıkarılıncaya kadar "yetmez, yetmez!” diye bağırmışlar sonra susmuşlar. Ninemin ağladığını söyleyenlere ise hiçbir zaman inanmadım. Bizi çembere alan askerler silahlarını omuzlarına atmış bekliyorlardı. Ne olacaktı, kız kardeşim nereye gömülecekti? Onlar çekip gittiklerinde, beni onunla yalnız bırakacaklar mıydı? Hiçbirini bilmiyordum. On sekizinde bir genç kız olduğunda, bir defasında bana rüyasını anlatmıştı. Rüyasında annemin mezarını açıp, parçalanan cesedini kumaşlara sarıp yeniden dikiyormuş. Daha sonra annemi yeniden gömüp eve geliyormuş; ama eve geldiğinde bir de bakıyormuş ki annemizin parçalarını sardığı kumaş kendi üzerinde bir elbiseye dönüşmüş! Kız kardeşim koşarak kendini köyümüzün yukarısındaki nehre atıyormuş; ama ne yaparsa yapsın bir türlü kollarını bacaklarını, bütün vücudunu saran elbiseyi çıkaramıyormuş. Elbiseyi çıkarmak için kendini kesmeyi düşündüğü anda da uykusundan ağlayarak uyanmış. Rüyasını bana ağlayarak anlatmıştı, sonra birbirimize sarılıp ağlamıştık. Kız kardeşim, ufkumuzun ölüm ve korkuyla çizildiği bu köyde her şeyi anlamaya çalışmadan belki de rüyasında anlamıştı. Ben delirmeden ama delirmek için saatlerce zihnimin girdaplarında nefes nefese koştururken anlayamamıştım. Parçalanmış bir kadın bedeni elbise yapılıp genç kızlara giydiriliyor. Onların örtüklerinin kumaşı, kadın ölümlerinden örülmüştü. Bu nedenle gülüşleri yarım, sesleri kısıktı. Ve biz bir kadının örtüklüğünü, ölümün ikiz kardeşi olarak açan erkeklerde katilliğimizden başka bir şeygiyinmeyen ruh çıplaklarıydık... İşte tüm bunları kız kardeşimden uzakta, onun rüyasını düşünürken ağlayarak anlamıştım. Yıllar boyunca annemin o bilinmeyen adamla yatıp yatmadığını sormuştum kendime. Ama kız kardeşimin rüyasını anladıktan sonra artık bu soruyu önemsememeye başlamıştım. Şimdi tüm bunları kız kardeşimle konuşmak istiyordum; ama artık o yoktu... Uzandığı toprakta en son neyi düşündüğünü bilmemek bana acı veriyordu. Anneme yapılan haksızlığı anlamsız, yargılayıcı sorular yüzünden çok geç anlamıştım. Kız kardeşimi hiçbir soru sormadan anlamak istiyordum. Rüyasında yaşam kabusunun sırrını çözen o genç kızın, kanla örtülmüş bedenine daha fazla bakamadım. Askerler kız kardeşimi yerden kaldırıp bir araca yerleştirdiler. "Köye gömeceksiniz, değil mi?" diye sordu komutan. Başımı salladım. “Tahir oğlum, Allahın emri!” dedi. Gözlerini görmemek için başımı önüme eğdim. Ben de arabaya, komutanın yanına bindirildim. Konuşuyordu durmadan, rüzgâr esiyordu. Gözlerimden yaşlar akıyordu yanaklarıma. Parmağımı göz yaşlarımla ıslatıp burnuma götürdüm, yağmur kokuyordu göz yaşlarım. On üç yaşımdan beri ilk defa katilliğimden soyunduğumu hissettim. Annem öldüğünde bir tek kız kardeşim ağlamıştı ve şimdi benim göz yaşlarım onunki gibi yağmur kokuyordu. * Marsilya Akdeniz Forumu Öykü Yarışması - 2005 Birincilik Ödülü
|
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||