![]() |
|||||||||||||||
|
Nevzat Güngör Dağlar (sayı 3) Yeniden saldırıyor toprağa. Nasırlı elleri yara bere içinde. Kanlı… Bütün gücüyle yüklenerek söküyor topraktan büyükçe bir parça. Durup dinlenmeden tekrarlıyor aynı şeyi… Kaç zaman sonra hareketsizliği kabullenmek zorunda kalıyor. Neredeyse bir metre kadar kazdığı toprağın içinden çıkardığı şeye usulca dokunuyor. Bir kemik bu! Kemiğin üzerindeki toprağı temizliyor titreyen parmaklarıyla. Kalkıp epey bir yürüdükten sonra kemiği bırakıyor yığının kıyısına. Bakıyor. Karşısında iki dağ. Biri; topraktan, taştan zirvesi karlı bildik dağ. Diğeri; kemiklerden. Kemik dağı diğer dağdan daha yüksek. Başı bulutlarda. Hayret ediyor buna. Kemik dağı, içinden çıktığı dağdan nasıl yüksek olabiliyor, içinden bir kemik dağı çıkan dağ nasıl bir parmak da olsa azalmıyor ya da küçülmüyor? Hayret! Oturuyor olduğu yere. Yara bere içindeki ellerini koyuyor dizlerinin üzerine. Elleri ölümüne yorgun dalıyor hemen uykuya. Üstelikte kabus gören bir bebek gibi de titremekteler. Omuzlarına kadar inene bembeyaz saçları, yüzündeki kırışıklıklarda bütün acılar, “Ahhh” diye inliyor. İnlemesi rüzgarın kanatlarına tutunup kemik dağına doğru uçuyor. Hedefine ulaştığında bırakıp kanatları yapıyor, yakıyor. Yeniden “Ah” diye inliyor. Bu “Ah” daha keskin, saplanıyor kanatların rüzgarın. Acıyla kıvranıyor rüzgar, can havliyle atılıyor. Rüzgarın kanatlarında kan! Ayağı kalkacakken düşecek gibi oluyor, ama son anda dengesini sağlıyor. İki büklüm başlıyor yürümeye. Titreyen dizleri. Zayıflamış, bir deri bir kemik bedeni. Üzerinde lime lime olmuş siyah entarisi. Yürüyor, kaç gün kaç gece durmadan yürüyor. Nihayet kemik dağının etrafını dolaşıp başladığı yere ulaşınca, duruyor. Oturuyor. Gözleri kemik dağında: Kafatasları, genç kızların saçı, sevgiliye verilmiş mendillerden arta kalanlar, kaburga kemikler, keyfiye parçaları, ihtiyarların sakalları, kırık aynalar, paslanmış hançerler, kalemler, tank homurtları, mızrak uçları, parçalanmış kitaplar, top güllerinin ıslıkları, mermiler, uçak gölgeleri, yapraklarının aralarında kurutulmuş çiçekerin bulunduğu yarım kalmış günlükler, son sözler, halaylar, kemikler, mavi umut damla ları, kemikler, oklar, kemikler… Kaç yıl önceydi? Cevap veremiyor bu soruya. Kendini onca zorlamasına, kendisiyle amansız bir kavga yürütmesine karşın bu soruya ne yazık ki verecek bir cevabı yok. Kaç yıl önceydi? Beş yıl önce mi? On yıl mı yoksa? Belki de on beş? Sakın, sakın iki yıl önce olmasın? Bir gece vakti telefon çalmıştı: “Kızınız iki arkadaşıyla birlikte Gabar Dağı'nda yaşanan çatışmada ölümsüzleşti. Cesetleri o dağda gömülü. Başınız sağolsun” demişti bir ses. Gözyaşlarıyla yoğrularak çoğatılmış bir yas çökmüştü evin üzerine. Acı, evin tek sahibi gibi kurulmuştu baş köşeye. Kurulmuş ve acımasız bakışlarını saptamıştı yüreklere. Ağlamamıştı. Kocası, çocukları, diğer akrabaları… Ne ağlamış, ne de dudaklarından tek bir kelime dökülmüştü. Susukunluk adlı duvarın arkasına oturmuş, kendisiyle hiç ilgisi yokmuş gibi olanları seyretmişti. Uzaktan. Sislerin yuttuğu, yutmak üzere olduğu görünti ve sesler… Kırk gün sonra o gece “Ey Yüce Allah'ım bana kızım mezarını bulmayı nasip eyle. Bulayım mezarı, bulayım da sarılarak doya doya yüreğimdeki zehir acıyı son damlasına dek dökeyim. Ondan sonra al canımı ey Yüce Allah'ım.” diye dua etmişti. O gece herkesin uyuduğundan emin olduktan sonra çıkmıştı evden, bir başına düşmüştü yollara. Bütün engelleri aşarak ulaşmıştı dağa. Ulaşmış ve hemen kazmaya başlamıştı. Gözleri kemik dağında acı dinlemeden bastonuna tutunarak kalkıyor. Yürüyor dağa doğru. Dağın gölgesi o kadar ağır ki, beli kırılacak nerdeyse. Dağın eteklerinden bir kemik alıp acının yaralara boğduğu gözleriyle başlıyor incelemeye. Yeniden taştan kılıçlar yağıyor üzerine. Kararsızlığın bataklığını kurutamayınca sevgiyle okşarcasına bırakıyor kemiği yerine. Sonra bir kemik daha alıyor, uzun uzun inceliyor. Gözleri katliam yurdu. Kulaklarında kararsızlık bataklığın fokurdaması susmayınca, bırakıyor elindekini. Defalarca tekrarlıyor bunu. Yüzlerce… Binlerce… Geçiyor yanından sonbahar, etrafına hazan kırımının yaralarını taşıyan yaprakları savurarak. Kar, kefen olup yağıyor kemik dağına. Çiçekler yeşeriyor sonra. Her çiçekte yitik bir yüzün gölge gülümsemesi. Yaz güneşi parmaklarıyla tarıyor saçlarını. Bir tane daha alıyor dağdan. Bir kafatası. Bakışlarının gözleri olması gereken yere dikiyor. Bakışları yitiyor karanlık çukurlarda. O iki karanlık çukurlarda ne olduğunu bilmediği kimi görüntüler. Omuzları çökmüş, gözlerinde depremler yürüyüp oturuyor bir taşın üzerine. Uykusuzluğun dayanılmaz ağırlığı. Yorgunluk, açlık, yaşlılık, acı, hasret, üzüntü… Bakışları dağlarda; taştan, topraktan, kayadan bildik dağ. Diğeri… Birden bir ses duyuyor gibi. “Ana” diyor birisi. Sancı çığlık. Susuturmak için elini yumruk yapıp bastırıyor üzerine. İyi görmeyen gözlerini kısıp, sesin geldiğini tahmin ettiği yere dikiyor. Bir karartı! Kendisine doğru yürüyen bir karartı. Yoksa… Yoksa o'mu? Yaklaşıyor karartı. Yaklaşıyor, yaklaşıyor… O! Ayağı fırlayıp sımsıkı kucaklayarak öpücüklere boğmak isitiyor, yapamıyor. Bedeninin her tarafını sarmış olan zincirler. Yıkamıyor kahrolası hareketsizliğin zindanını. Haykırıyor: “Ah kızım… Kızım… bunca zamandır seni… Yani cesedini arıyordum kızım. Demek, demek ölmemişsin…” “Anam benim güzel anam, öldüm elbet. Öldüm, hem de kaç yıl önce.” “Ama… Ama…” “Dinle beni güzel anam, dinle beni: Yeter artık bunca acı çektiğin. Hem inan; senden fazla acı çekiyorum, sadece ben mi? Hayır, benimle birlikte bu dağda yatan, bu dağı ebedi yurdu yapan herkes. Bize de acı çektiriyorsun ana, bize olduğu kadar bu dağdaki taşlara, kayalara, ota,böceğe, dağın zirvesindeki kara buza, kelebeğe, suya, ceylanlara, çiçeklere, kuşlara… Uğraşma boşuna, bulamayacaksın bana ait kemikleri. Bak ana, bak, bir dağ kemik çıkardın dağdan, hâlâ bir dağ kemik daha var dağın bağrında. Onları da mı çıkaracaksın?” “Kızım… kızım…” “Dinle beni güzeller güzeli anam. Benim mezarım bu gördüğün dağ. Bu dağın tümü. Ağlamak istiyorsan sarıl bu dağa, sarıl ve…” “Kızım… Kızım…” Kayboluyor görüntü. Dudaklarında hâlâ aynı inleme… Kaç zaman sonra kendine gelir gibi olunca kalkıyor ayağa. Kemik dağından bir kemik alarak götürüp gömüyor diğer dağa. Defalarca tekrarlayıp duruyor bunu… Sonra bir de bakıyor ki, kuşlar, kelebekler, ceylanlar, sincaplar, balıklar, arılar… Bütün hayvanlar yardım ediyorlar kendisine: Ağızlarında, ellerinde, pençelerinde bir kemik götürüp gömüyorlar dağa. Nihayet son kemiği de alıp tırmanıyor dağa. Tırmanıp bir kayının hemen yanında durarak geçiriyor tırnakalrını toprağa. Kazıyor elleriyle. Kazdığı yer istediği derinliğe ulaşınca bırakıyor kemiği oraya, kapatıyor üzerini toprakla. Sonra, uzanıyor yüzükoyun, kucaklamak ister gibi açıyor ellerini. Bütün otların, hayvanların, çiçeklerin bakışları onda. Birdenbire bedeninde bir titreme büyüyor, dudaklarında çığlıklar dökülüyor birbirinin ardı sıra. Cümle alem suskun. Sonunda ilk gözyaşı ağır adımlarla yuvarlanıyor toprağa. Onu alelacele diğerleri izliyor. Ağlıyor kaç gün boyunca… Gözlerinde doğan iki gözyaşı nehri dağdan aşağı akıp ulaşıyor ovaya. Ovada bir göz yaşı gölü oluşuyor çok geçmeden. O gölden bir göz yaşı bulutu doğuyor. Bütün rüzgarları kendine kanat yapan gözyaşı bulutu uçuyor dağa doğru. Uçarken de saçları belinde, gülümseyen on sekiz yaşında bir kıza dönüşüyor. Tam da dağın üzerinde yağmur olup yağıyor, son damlasına denk. Dağ ıpıslak doğuyor. Arınıyor. Bahardan en güzel elbisesini giyerek başlıyor binlerce yıllık o şarkıyı söylemeye. Ana ise hala ağlamakta… Sonra, sonra yüreğindeki son acı kırıntısı da gözyaşına dönüşüp toprakla kucaklaşınca başlıyor sarsılmaya… Birkaç kalp atımı zamanın ardından bedeni gömülüyor mutlak hareketsizliğin avuçlarına. Yüzünde acı mı acı bir gülümseme…
| ||||||||||||||