İçeriden dışarıya, dışarıdan içeriye köprü kuran dergi; mahsusmahal... İçeriden dışarıya, dışarıdan içeriye köprü kuran dergi; mahsusmahal...

 

 

 
Anasayfa
Hakkımızda
Künyemiz
Sayılarımız
Öyküler
Şiirler
Denemeler
Karikatürler

 

Nevzat Güngör

Gayet Mühim Bir Mesele (sayı 1)

İkindi ezanının okunma vaktiydi. İmam hızlı adımlarla camiye doğru yürüyordu. Bundan on sene önceydi ama sanki dünmüş gibi her şeyi çok iyi hatırlıyorum. On iki yaşlarında falandım. Mahalle arsasındaki boş arazide maç yapıyorduk. O esnada imam da oradan geçmekteydi. Otuz beş yaşlarında halim selim birisiydi. Camiden eve, evden camiye gidip gelirdi. Kahveye falan hiç uğramaz, sigara içmezdi. Ağzından tek bir kötü laf bile olsun çıkmamıştı. Felaket utangaç ve saygılı birisiydi. Ben yaşlarında çocuklarla konuşurken bile bakışları hep yerde olurdu. Çok seviliyordu. Hele de ilçenin yaşlıları tarafından. Birçoğu namaz kıldıktan sonra camiden ayrılmaz, onunla sohbet ederlerdi. İlçedeki herkes onun için 'cennetlik' derdi.

Neyse uzatmayayım. Arkadaşlarla top oynuyorduk. Ayağımda top, karşı takımın iki savunma oyuncusunu bir güzel çalımlayıp kaleciyle karşı karşıya kaldım. Bütün gücümle vurdum topa. Top bir köşeye, kaleci öbür köşeye… Gol atmıştım. İmam durmuş son sürat kendine doğru gelen topa dikmişti bakışlarını.

“Niye durdum şimdi. Allah Allah! En iyisi yürüyüp gitmek... Olmaz! Sonra çocuklar arkamdan ne der. Tam yanımdan geçerken eğilip topu alayım, ardından da çocuklara atayım. Allah vere de başka gören olmasa. Topu elimle tutup fırlatırım çocuklara. Sonra da camiye doğru yürüyüşümü sürdürürüm. Kaledeki çocuğa doğru usulca yuvarlarım topu, iki elimle tutar ardından da yavaşça... Daha iyi olur. Bir-iki tane de güzel laf söylerim.”

Kaleci çocuk ayağa kalkmış, yediği golün kızgınlığıyla İmam'a doğru yuvarlanan topu izliyordu.

“Topun peşinden koşsam mı? Belki de İmam amcanın kendisi topu tutup atar? En iyisi topun peşinden gitmek... Ya topu yakalayıp atarsa bana... Yok, atmaz... İmam amca yapmaz bunu. O kadar buradan gelip gidiyor, bir kez bile dönüp top oynayanlara baktığını görmüş değilim. Hatta geçen gün top bir karış önünden geçmişti de hiçbir şey olmamış gibi yürüyüşünü sürdürmüştü. Koskoca İmam... En iyisi gidip topu getireyim. Skor üç sıfır.... Maçın bitmesine de az var. Yenileceğiz bu gidişle. Defans oyuncularının hepsi allahlık... Şu topun peşinden... İmam amca...”

İmam'ın sağ omzundaki melek her zaman olduğu gibi yine kulağına kızgınlıkla bir şeyler fısıldamaktaydı:

"Niye durdun? Ne biçim imamsın sen. Ayıp, ayıp... Yürüyüp gidecektin. Sen var ya, bu kafayla hiçbir şey olamazsın. Hiçbir şey. Şimdi biri görse ne diyecek ha, ne diyecek? Koskoca imam kalkmış çocuklarla top oynuyor. Ayıp ayıp, bunu nasıl yakıştırıyorsun kendine. Sen ki halim selim, mütevaziliğinle herkese örnek olmuş bir adamsın.

Ya dayanamayıp ayağınla topa vurursan... Unutmadın değil mi; on üç yaşına kadar toptan başka bir şey düşünmüyordun. Babandan ne kadar dayak yedin bu yüzden. Ya Kuran kursu hocasından?! Sırf top oynamak için kurstan kaçıyordun... Sakın ha o topa..."

Top, İmam'a doğru ilerleyişini sürdürüyordu.

“Gol atmıştım atmasına da arkadaşlara doğru dönüp sevinç içinde havaya fırlayarak, sağ elimi yumruk yapıp “Gooooooool” diye bağıramıyordum. İmam'ın ne yapacağına ilişkin merak birdenbire sarılmıştı boğazıma. Bak, aradan on sene geçti ama biz... İlk defa o mahalle maçında üç-sıfır öne geçmiştik. Üstelik gazozunaydı. Paraları da toplayıp hakeme teslim etmiştik. İmam hâlâ kendisine doğru yuvarlana yuvarlana gelen topa bakmayı sürdürüyordu. Ha, bu arada kaleci olan çocuk kalkıp topun peşinden yürümeye başlamıştı. İmam değil de başkası olsaydı hiç bu kadar ilgimizi çekmezdi. Onun gibi bir adam acep topu tutup bize atacak mıydı? Topu nasıl tutacak ve nasıl atacaktı. Efendime söyleyeyim..."

Kaleci çocuk topun peşinden koşar adım yürümeyi sürdürüyordu. Top, kaleci çocukla İmam arasındaki mesafeyi yarılamıştı bile. O sırada sol omzundaki melek İmam'ın kulağına eğilmiş, aceleyle bir şeyler mırıldanmaktaydı:

"Niye bu kadar korkuyorsun ki? Altı üstü topu tutup çocuklara atacaksın. Hem ayağınla vursan bile ne olacak ki? On üç yaşına kadar hep top peşinde koşmuş olman doğaldır, çünkü o zaman çocuktun. Korkma... Kendine güvenmiyor musun? Hatta top geldiğinde güzel bir şekilde vur. Çocuklar da şaşırsın... Böylelikle seni daha fazla severler. Hem etrafta başka kimse de yok. Biliyorum canın çok istiyor topa vurmayı. Vur! Bak, görüyor musun top iyice yaklaştı. Sağ ayağının iç tarafıyla güzel plase bir vuruş yap. Sonra da..."

Kaleci çocuk topun peşinden yürümeyi bırakmış, tereddütlü bir hareketsizliği yaratmıştı. Bu arada top İmam'a doğru yuvarlanışını devam ettiriyordu.

“İmam amca bir zahmet topu atar mısın?” diye bağırsam olur mu? Olmaz. Zaten kendisi de durmuş topa bakıyor. Hem bağırsam ayıp olur. Koskoca İmam amcaya böyle bağırılır mı? Başka bir şey için olsa olurdu da, top meselesi için olmaz. Kesin top yanından geçerken eğilip alacak, sonra da eliyle bana doğru atacak. Ben de havada yakalayıp koşacağım kaleye. Yok, koşmadan önce “Sağ ol İmam Amca” derim. Belki de eliyle fırlatmaz. Getirip uzatır bana. Doğru, İmam Amca aynen böyle yapar.”

İmam ile topun arasında yedi-sekiz adımlık bir mesafe kalmıştı. İmam'ın o temiz, aydınlık ve çocuksu yüzüne kararsızlığın gölgesi düşmüştü. Hızı azalsa da top yuvarlanıyordu hâlâ.

“Ne yapayım şimdi. Yürüyeyim en iyisi. Yok, olmaz artık. Durduk bir kere. Yürümek olmaz. Böyle bekleyeyim de top yanımdan geçip gitsin. Ayıp olur. Topa ayağımla hafifçe vurayım. Elle tutup atsam daha doğru olmaz mı? Ayakla vurayım. Yok, yok, elle tutayım. En iyisi yürüyüp gitmek… Olur mu? Bekleyeyim top geçip gitsin yanımdan, ben de çocuğa babasının nasıl olduğunu falan sorayım. Vurayım şu topa yahu, kıyamet mi kopacak. Yok, olmaz. Çocuğa 'Babana

selam söyle' derim. Elle tutup...”

Top yuvarlanışını sürdürüyordu. İmam' ın her iki omzunda bulunan melekler bağırıp çağırmaya başlamışlardı:

"Ayıp ayıp koskoca imamsın kalkıp topa mı vuracaksın? Yaşından başından utanmıyorsan imamlığından utan... Topa vurduktan sonra gidip bir de ezan okuyacaksın ha..."

"Hiçte değil... Ne olmuş ki... Vur şu topa... Meseleyi bu kadar büyütmeye gerek yok ki... Gören de cehennemlik bir günah işlemek üzere olduğunu sanacak. Altı üstü topa bir tane vuracaksın. Korkma. Hem bak etrafta kimse de yok."

"Olmaz. Kesinlikle olmaz. Buradaki insanları bilmiyor musun? Topa vurduğunu görürlerse 'İmam her gün gizli gizli çocuklarla top oynuyor' bile derler. Sonra kırk sene uğraşsan da bu söylentilerin önünü alamazsın. Millet arkandan dalga geçer.

"Niye bu kadar korkuyorsun anlamadım. Madem durmuşsun çak bir tane topa, ardından da yürü git. Vur bak, korkulacak bir şey olmadığını sen de göreceksin. Şöyle klas bir vuruş yap da çocukların ağzı bir karış açık kalsın. Nasıl da güzel top oynadığını görsünler..."

"Olmaz, kesinlikle olmaz!"

"Olur, olur..."

"Olmaz!"

"Olur!"

"Olmaz!"

"Olur!"

"Olmaaaaaz!"

"Yeteeeeeeeeeeeer! Ne bağırıp duruyorsunuz... Sizi dinlemeyeceğim. İkinizi de. Böyle giderse delirteceksiniz beni… Dinlemiyorum işte. Susun, susun diyorum size..."

Top İmam'ın hemen bir adım ötesindeydi. Tam da yanından geçecekken ne oldu biliyor musunuz? Çok zarif bir hareketle topu ayağının ucuyla durdurdu. Şaşırdık tabii. Bir de merak, ilk defa topa vurduğunu göreceğiz. İmam'ın yüzü allak bullak… Yemin ederim, aradan on sene geçmesine rağmen dünmüş gibi her şeyi çok net bir şekilde hatırlıyorum. Birden ne yaptı biliyor musunuz? Tutup topu çok şık bir hareketle göğsüne kadar havalandırdı. Biz aynen şok olduk tabi. Sağ dizinde saydırmaya başladı: Bir... İki... Üç... Dört... Beş... Altı... Yedi... Sekiz... Dokuz... On... Sonra da sol dizinde: Bir... İki... Üç... Altı... Yedi... On... Ardından da biraz daha havalandırıp kafasıyla saydırmaya başladı: Bir, iki, üç, dört, beş, altı... On beş... Yirmi...

Kaleci çocuk öylece durmuş, kafasıyla topu saydıran İmam'ı büyük bir şaşkınlık içinde izliyordu.

Hele bak... Bizim İmam Amca topu nasıl da saydırıyor. Hayret... Kırk senelik futbolcu gibi. Kaç tane saydırdı böyle... Üfffff yirmi etti... Maçtan hemen sonra babamlara anlatırım... Herkese... İnanmazlar ki... Otuz beş etti... Otuz altı, otuz yedi, otuz sekiz, otuz dokuz... Hâlâ kafasıyla saydırıyor. Aynen televizyonlardaki yabancı futbolcular gibi. Vay, vay, vay... Valla o yabancı futbolculardan bile... Kırk beş, kırk altı...

Allah sizi inandırsın sanki dünmüş gibi her şeyi hatırlıyorum. En az elli defa saydırıp, topu sağ omzuna aldı. Sağ omzuyla beş defa saydırdıktan sonra topu sol omzuna doğru havalandırdı. Bir sağ omzuyla vuruyordu, bir sol omzuyla… Bir sağ, bir sol... Ağzımız açık kalmıştı. İmam, Pele gibi, Maradona gibi, Ronaldo gibi futbol şov yapıyordu. Sonra aniden ne oldu biliyor musunuz? Topu havaya dikti. Top daha iki-iki buçuk metre yükseklikteyken havaya zıplayıp topa röveşatayla vurdu. Ama ne röveşata, ama ne röveşataaaaaaaa... Biraz önce TV'de seyrettiğimiz maçtaki o Brezilyalı oyuncunun yaptığı röveşata imamınkinin yanında fıs kalır fıs. Böyle en az üç metreye yakın havaya zıpladı, resmen havada asılı kaldı böyle. Sonra da topa vurup düştü sırt üstü yere..."

Röveşatayla vurduğu top da diğer kaleye gidip gol olmuştu.

İmam, çocukların şaşkın bakışları altında kalktı yerden. Pantolonu, ceketi toza bulanmış, tespihi de yere düşmüştü. Sakin hareketlerle elbiselerini temizledi. Tespihini alıp cebine koyduktan sonra saç ve sakalını eliyle sıvazladı. Yüzünde muzip bir gülümsemeyle çocuklara dönüp göz kırptı. Ardından da ikindi ezanını okumak için camiye doğru hızlı adımlarla yürümeye başladı.

 
Mektup Bekleyenler
Dergiyi Edinmek
Bağlantılar
İletişim
Ortak Kitaplar
Basında Kitaplar
Kitap Çıkaranlar
Mahsus Mahal Türküsü
Bize Yazın
 
Google
 

eXTReMe Tracker