![]() |
|||||||||||||||
|
Bu Nişanlım Adı Gülçin Allahuekber Dağları'na güneş, bu artçı kış günü vurduğunda, bugünün farklı olacağını gösteren bir işaret yoktu. Mart'ı Nisan'a bağlayan günde, bahar güneşi akşama değin ısıttı toprağı… Zirvelerin karını eritti. Sular oynaşa oynaşa aktı ovalara gün boyu. Yumuşamış topraktan buhar yükseldi, akşama değin hafiften bir sis gezinip durdu. Bütün gün bu yüksek dağlarda, yılın bu mevsiminde olan neyse, yine onlar oldu. Ağaçlar ve sular da, toprak gibi nefes aldı, gerindi, mutlandı. Yine keklikler öttü, yine hafif hafif serin rüzgar esti, baharla yuvalarından çıkan canlılar o yana bu yana koşuşturup durdu. Ne olduysa akşama doğru, ağaçlık eteklerin yerini kayalıklara bıraktığı yerde iki silahlı grubun karşılaşmasıyla oldu. Anında yoğun bir ateş başladı ve bu, doğanın akışını gölgeledi. Toprağın üstüne alışmaya çalışan canlılar ne olduğunu anlamadan can havliyle ilk korunaklara attılar kendilerini. Böylesi durumlarda insanlar daha hızlıydı ve onlar çoktan, buldukları en yakın siperlere saklanmışlardı. Gruplar o kadar hazırlıksız ve beklenmedik karşılaştılar ki, iç içe mevzilenmek zorunda kaldılar. Uzaktan görenler aynı birliğin tek cephede mevzilenmiş, tatbikat yaptığına yemin edebilirlerdi. Bu durumda herhangi biri vurulabilir ya da kendi arkadaşını yanlışlıkla vurabilirdi. Seri bir şekilde o mevziden o mevziye koşup yer değiştirdiler. Arkadaşlarını bulmak, onlara yakın olmak çabasına karşın hâlâ tek cephe gibiydiler. Farklı gruplardan iki kişi mevzi değiştirirken çarpışıp yere kapaklandılar. Durmaksızın, ötekinin kim olduğuna bakmadan en yakın mevziye attılar kendilerini. Şaşkındılar ancak esas şaşkınlığı mevzilendikten sonra yaşadılar. Demek insan şaşkınlığını erteleyebiliyor. Arkadaş mıydılar, düşman mıydılar? Çarpışmanın verdiği şaşkınlık geçince birbirlerinin arkadaş değil, düşman gruplardan olduğunu anladılar. Şimdi daha iyi hatırlıyorlardı o ilk anı. Birbirlerini fark ettikleri, çarpışmanın kaçınılmaz olduğu o anda göz göze gelmişlerdi. Kafalarındaki dost simalara az önceki görüntülerin uymadığını anladılar. Üst baş kontrolünde, görünen bir sorun yoktu. Çarpışmanın verdiği acı hemen geçivermişti. Mevzilendikleri yerden birbirlerini görmek için baktılar. Ancak ters yönlerden baktıkları için göremediler. Ateş yoğunca devam ederken deneyimli olanlar, seri atışların yapıldığı acemi mevzilerini hedeflediler. Olanlar trajikomik bir film sahnesini andırsa da insanlar birbirlerini öldürmek için ateş ediyordu. Yine de henüz kimse ölmemişti, birkaç hafif yaralanma vardı, o kadar. Ateşin yoğunlaştığı bir anda ateş arasında kalan iki kişi, daha büyük ve korunaklı olan bir mevziye birbirlerinden habersiz yöneldiler. Farklı yönlerden varıp aynı kayaya yaslandılar. Daha gerilere çekilerek kendilerini sağlama almak istediler. Normal bir zamanda birbirlerinin gürültüsünü rahatlıkla duyabilecek kadar yakındılar ancak şimdi duyamıyorlardı. Kayanın ardında yalnız olduklarına o kadar emindiler ki! Geldikleri yönden korunarak geri geri gittiler. Aralarında bir metre kadar kalmışken derin bir oh çekerek aynı anda yere oturdular, savaşta hiç yapmamaları gereken bir şeyi yaparak silahlarını rast gele yana attılar. Bitkin bir halde soluklanırken göz göze geldiler. O an ikisinin gözlerinde de tarifi güç bir şaşkınlık vardı. “Burada olacağını nasıl düşünemedim, hesabıma göre burada kimse olmamalıydı, nereden çıktın?” der gibi baktılar birbirlerine. ”Bu yer bana ait bana… Git buradan” diyordu bakışları ama “düşman” demiyordu. Karşılaşmanın belki üç belki de dördüncü saniyesinden “git buradan, önce ben buldum” ifadesi değişti, yerini düşmanca bakışlar aldı. Öyle bir can havliyle buraya sığınarak kendilerini yere atmışlardı ki, düşmanca bakışlarına rağmen kımıldayamadılar. Buna pek istekli de değillerdi hani. Şimdi birbirlerini nasıl vuracaklardı, bu anlamsız geldi. Aradan geçen birkaç saniye içinde zımnen uzlaşmışlardı. Böylece “suç” işledikleri için şimdi sırdaş sayılırlardı. Birbirilerine yaslanmış, bahtlarına yenik düşmüş gibi bir duyguya kapıldılar. Hayır, bu halde birbirlerini vurmayacaklardı. Bu garip durumdan, yakındaki bir patlama sesiyle ayılabildiler. Tam bu anda gözleri birbirini izlerken, eller yavaşça silahlara uzandı. Kısa süren sırdaşlıktan, kader birliğinden sonra birinin ateşi ihanet sayılacaktı, gözleri bunu söylüyordu. Böyle düşünüyor, ötekini hayatta bırakmak istiyordu ikisi de. Bu yazısız anlaşmaya sadakat göstererek birbirlerini ürkütmemek için silahlarını öte yana çevirdiler. Bir çatışma alanıydı burası ve daha birkaç dakika önce birbirlerini öldürmeye çalışırlarken, şimdi bunu yapamayacaklarını anlayacak kadar birbirlerine güvenle yaklaşıyorlardı. Son kez bakışarak, geldikleri yöne doğru gittiler. Çatışma ortasındaki bu kısacık garip dostluktan yalnızca bakışları kaldı birbirlerine ki, bunu anlatmak hayli zor. Sezgisel bir refleksle taraflarını seçerek bir oyuna isteksizce koşarak gittiler. Belki ötekinin sadakatini son kez görmek, belki küçük de olsa içte kalan o ukdeyi dindirmek için bir daha dönüp baktılar birbirlerine uzaklaşırken… Yeni mevzilerine varmışlardı ki, tam çaprazlarında şiddetli bir patlama oldu. O amansız çığlığı duydular, ortalarına kopmuş bir ayak düştüğünü gördüler. O an bir kez daha anlamışlardı ki, birbirlerine ateş etmeyecekler… İkisi de yerlerinden çıkarak, daha içlere, uzaklara doğru koşturdular. Kayalık yeri bırakmaları halinde imha olacağını bilen gruplar, istemelerine rağmen geri çekilemiyorlardı. Kayıp vermemeye çalışarak karanlığı beklemeleri gerekiyordu çaresiz… Saldırmak yerine korunmayı yeğledi iki taraf da. Bu koşullarda ölmek, öldürmek istemiyorlardı anlaşılan… Gün akşama evrilirken sisin içine karanlığın ilk yüzü yavaş yavaş işlemeye başladı. Yine de iyi seçiliyordu her şey. Gruplar daha korunaklı kayalara doğru kayarken çatışma iyice durmuş, tek tük atışlar yapılıyordu. İşte tam bu anda henüz kimse ölmemişken, çatışmanın böyle sonuçlanmasını umuyorlarken o olay oldu. En geride kalmış iki kişi, on-on beş metre mesafeden habersizce mevzi değiştirmek için ayağa kalkıp bir-iki metre koşmuşlardı ki, birbirlerini gördüler. Tüfekler anında birbirlerine çevrildi. Eller tetikte, birbirlerinin her hareketini kontrol ediyorlardı. Bu umulmadık karşılaşmadan ölesiye heyecanlandı ve korktu ikisi de… Yalnızdılar. Yükselen silah sesleri yalnızlık duygusunu dindiremedi. İlk kurşunu sıkmaya cesaret edemedi ikisi de… Oysa bu mesafeden ıskalamak imkansızdı, ilk kurşunu atan hayatta kalacaktı. Dönüp gitmeye de razıydılar, gidemediler. Ne ateş etmeye ne de namluyu indirmeye cesaretleri vardı. Güvensiz, bezgin kalakaldılar öylece… Bekleme uzadıkça daha da heyecanlanıp korkuyorlardı. Umut etti ikisi de, öteki dönüp gitsin diye ama ikisi de kıpırdayamıyorlardı. Bağışlamaya hazırdılar oysa… O an yanlarına biri gelse “N'apıyorsunuz burada? İşiniz gücünüz yok mu sizin? Hadi herkes yoluna…” dese güle oynaya gideceklerdi. Umutla etrafa göz gezdirdiler. İkisinden başka kimse yoktu. Ne olacaksa, iki arasında olacaktı. Bundan daha da korktular. Umutları söndü. Öyle çaresiz halde beklediler. Sonra biri silahının nişangahını değiştirmeden elini cebine attı. Öteki bundan paniğe kapılarak silahını kabzasını daha bir kuvvetle sıktı. Elini cebine atan, cebinden yavaşça bir şey çıkardı. Bu bir resimdi. Uzatıp ötekine gösterdi. Koyu siyah saçları ortadan iki yana düzgünce taranmış güzel yüzlü bir kız resmiydi bu. Yüzünün yuvarlak hatlarını kesen saçları, belden çekilen resimden daha uzundu. Siyah gözleri masum masum bakıyordu. Zeytin tanesi gözleri yüzü ve saçları arasında öyle uyumluydu ki. Yüzünün dik hatlarına inat kısa yassı bir burnu vardı. Neyse ki etli, biçimli üst dudağı uyumsuzluğu kapatıyordu. Yüzündeki abartılı makyaj, biraz komik ve acemice duruyordu. Belki bir çarşı kaçamağında sevgilisi için çektirdiği bu resim sıcacıktı. “Gitme, kal” der gibi bakıyordu. Rimelli gözlerine “Yıllar da geçse bekleyeceğim” bakışları konmuştu. Çok sonrayı mı düşünmüştü bu kız? Resmi ileri doğru uzatarak ötekine gösterdi. Ancak ötekinin panik hali bir türlü geçmemişti, tersine bu davranış karşısında daha da panikledi. Resmi tutan da ondan farklı değildi, tir tir titriyordu elindeki resim. “Nişanlım” dedi titrek sesiyle. Adı Gülçin… Bana, gerekirse ömrümün sonuna kadar seni….” Tak! Bir ses! Sadece tek bir ses! Ne olduğunu ikisi de anlayamamıştı. Evet, ikisi de… Ateş eden, silahına baktı. Silahın kendi kendine ateş aldığını sanıyordu. Yüzü allak bullak olmuştu. Ötekinin elindeki silah düştü. Gözleri büyümüş, dudakları kasılmış, yüzü morarmaya başlamıştı. Dehşet dolu bir ifadeyle ateş edene baktı. Bu bakışlar çok şey anlatıyordu. “Nasıl yaptın bunu? Gülçin'imin resmini gösteriyordum sana” diyordu sanki. Kalbinin hemen altına saplanan kurşun kaburgasını parçalayarak sırtından çıkmıştı. Sağ eliyle yarasını kontrol etti. Elini kırmızıya boyayan kanı görünce acı dolu bir ifade oturdu yüzüne. Bacakları titriyor, bedeni büzülerek gücünü kaybediyordu. Gücü tükendikçe daha sıkı sarıldı elindeki resme. Ölüm korkusu ilişti dehşetengiz bir görünüm kazanan yüzüne. Akşamın soğukluğuna inat, resimdeki kırmızı allıklı yüzdeki bahar havası öylece duruyordu. Son bir titreme ile bedeni sola düştü. Resmi tutan eli hâlâ havada duruyordu. Gözleri donuk bir halde bakıyordu. Bu donuk bakışların karşısında zeytin karası gözler… kırmızı kazak… siyah uzun saçlar... gülen yüz… gitme… bekleyeceğim…
|
||||||||||||||