![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
Çeşitli kurum ve kişilerin, sonuçlanan 17 Ağustos depremi davası ile ilgili 17 Şubat 2007 günü yağtığı açıklamadan özetler: 17 Ağustos depremine ilişkin 2 bin 500 dava açıldığı kaydedildi ama hukuki sürecin kamuoyu vicdanını yaralamakla kalmayıp, hukuk sistemine güveni zedelediği, pekçok davanın iki yıldan az cezayla sonlandığı için ertelendiği kaydedildi. Binanın yapımını baz alan zaman aşımı süresi nedeniyle, yine pekçok davanın başlamadan bittiği, Yargıtay'ın zaman aşımı süresini depremin olduğu tarihte başlatan kararının bile sonucu değiştirmediği kaydedilen açıklamada, Türkiye topraklarının neredeyse tamamının deprem kuşağında olduğu vurgulandı ve sistem değişmedikçe yine insanların acılarıyla başbaşa kalacakları ifade edildi. 7.5 yıl geçtikten sonra yaklaşık 20 bin vatandaşımızın ölümünün sorumlularından hesap sorulması yönündeki beklentiler önemli ölçüde karşılıksız kalmıştır. Sorumlular hakkında yaklaşık 2 bin 100 dava açılmış, bu davalardan 1.800'ü hukuki boşluklar nedeniyle cezasız kalarak sonuçlanmıştır. Kalan 300 davanın yaklaşık 110'u mahkûmiyetle sonuçlansa da, verilen cezaların çoğu erteleme kapsamına girmiştir. Geriye kalan 150 kadar dava dosyası da dün akşam saatlerinde zaman aşımı nedeniyle düşmüş bulunuyor.
Truman Capote'nin “Çimenlerin Türküsü” adlı eserinde, cümbür cemaat bir ağaç evinde yaşayan, oyalanan, eylenen (bu arada eğleniyor oldukları da söylenebilir) insanlardan yargıç olanı şöyle der: “Hukuk farklılıkları kabul etmez”. Hukukun çoğula seslenen ve bu arada ara notaları seçemeyen sesinden, renk körlüğünden mutsuz olmuş bir yargıçtır Capote'nin yargıcı; mutsuzluğunu kendine itiraf edememiş bir hukuk insanı. Bu mutsuzluğunun edilgenliğini karısına taşımış, onu da mutsuz etmiş bir adamdır. Öyle ki ölüm döşeğindeki karısının hayali hep peşindedir. “Seni mutlu ettim mi?” sorusuna ölmek üzere olan karısının yanıtı ne evet ne de hayırdır. Mutluluk sözcüğüne yankılanan bir dağ gibi sözcüğü tekrarlayıp durmuştur kadın ruhunu teslim ederken ilahi güce: Mutlu…mutlu…mutlu…
17 Ağustos depreminin tüm davalarının düştüğünü okuduğum gün çoğumuz gibi deprem bölgesindeki insanları hatırladım. Deprem bölgesindeki çadır kentleri, bu çadır kentlerde yaşanan dramları. Millet olarak, insanlar olarak onlara verdiğimiz sözleri hatırladım. Bu acılarını onlara unutturacaktık! Devletten ve hantallıklarından bunalmış bir kadın, çocuklarını depremin göbeğinde yitirmiş bir kadın elimi tutmuş “ateş düştüğü yeri yakar” demişti. Elini elimden hemen çekmişti sonra. Söyleyecek yalan bulamadıydım. Yerdeki çatlak taşlara baktıydım. Bir ülkede demokrasi yoksa ne olur? Toparlanır, inanır ve demokrasi mücadelesi verirsiniz. Oysa Türkiye gibi gerçek bir demokrasi ülkesi olduğu söylenilip durulan bir yerde yaşıyorsanız; buna karşın demokrasinin izini sürebileceği hiçbir şans sunulmuyorsa o ülke insanına, sağduyulu aydına ve vicdanlı hukukçusuna, ne yaparsınız? Hiçbir şeye inanmaz olur, ortada kalakalır ve başınızın çaresine bakmaya çalışırsınız. Bir ülkede hukuk, insanların mutsuzluğuna maşa olabilir hale geldiyse neden vardır, ne işe yarar? Capote'nin yargıcının ileri sürdüğü gibi hukuk farklılıkları kabul etmez. Ama durum daha da içler acısıdır bu noktada. Türkiye'de işlevsiz haldedir hukuk! Sırf depremle ilgili açılmış onca davanın düşmesi de bunu temellendirebilir. O davalarda hiçbir müteahhitin, belediye başkanının doğru dürüst cezalandırılmadan ak pak tekrar yaşama döndüğünü biliyoruz. Depremde çoluk çocuğunu kaybetmiş insanların davacı olarak açtıkları bu davalarda davalı konumuna düşürüldüklerini de biliyoruz. “Yıkılmış olan kooperatifte yönetim kurulundaymışsınız Ahmet Bey-İzzet Bey-Lale Hanım” denilerek açtıkları davaların içine düşen insanları, evet biliyoruz. Mahkemeden çıktıkları zaman hüngür hüngür ağlayarak sinir krizleri geçiren bu insanlar için hukuk neyi ifade eder, etmelidir? Utanmadan arlanmadan “yasalar gereği” kılıfına sığınılarak verilmiş kararlardır bunlar. İnsanlığımızdan utanmamız gereken kararlar. Üç-beş yaşında ölmüş onca çocuk için hukukun geçerliliği ne işe yarar? Ölülerin gözleri hukukun gözlerini nasıl seçer? Hukukun gözleri onları nasıl seçiyorsa öyle! Ama ilahi adalete bırakılamayacak kadar elzemdir durum. Her birimize Capote'nin yargıcının karısının repliklerini tekrarlamak düşmüş olsa bile, çok elzem. Henry Lefebvre(*) radikal siyasi bir eylem tarzından bahsederken mekanın denetim altına alınmasına da özel bir vurgu yapar. Ona göre hepimiz mekanın içindeyizdir. Kaçış yoktur. Olabilecek bir eylemin, bir hareketin anındayızdır. Geleceği beklemeye ve yapılandırmaya gerek yoktur. İnanılacak tek zaman varır: ŞİMDİ. Günlük yaşamı işaret eder Lefebvre. Ancak günlük yaşamın dönüştürülmesidir işaret ettiği. Üstelik mekanın da köklerinden sarsılmasının zorunluluğu vardır bu tanımlamasında. Toplumsal hiyerarşiyi, zamanın ve mekanın hiyerarşisini bu şekilde kırabiliriz der. Umudu yarına bırakma der. Kendini kente taşı, kent ol, ülke ol. Hiyerarşilere karşıyken yeni hiyerarşiler, ben ve ötekiler yaratma. Gözlemci olma. Hele ki hiç korkma. Dırdır halinden vazgeç. Her yerde var ol. Değiş ve değiştir. Ve bunu üretime kat sonra… Tamam deriz, tamam deriz, tamam işte bu. Sonra? Susma diye bağırırız. Susma sustukça sıra sana gelecek. Her ayda bir, her iki ayda bir, her beş ayda, her bir yılda, her beş yılda, her on yılda, özünde daha iyi bir yaşam için, hep farklı neden ve sonuçlara… Susma diye bağırırız. En çok kendimize mi sus diye bağırırız yoksa? Şimdi bu düşünce siyasal bağlamda ele alınıyor: “Daha iyi yaşayınız”, “yaşam kalitesi” vb. Gündeliklik, çok somut sınırlamalarıyla birlikte soyut mekanda olağan varlığını sürdürdüğü ve ortada teknik ilerlemelerden başkaca bir şey bulunmadığı; iş, barınma ve dinlenme mekanlarının birbirlerinden kopuk konumlarını korudukları ve ancak siyasal denetim yoluyla bir araya getirebildikleri sürece yaşamı değiştirmek projesi kimi zaman bir kenara atılıveren, kimi zaman yeniden sarınılan bir slogandan öteye geçemeyecektir…•
(*) (çeviri: H. Çağatay Keskinok) Beyaz ABD’nin Kentucky Lexington Cezaevi’nde yaşamış Susan Rosenberg’in anısına... Geniş bir ova vardı ağaçlar ve çimenlerle kaplı. Yaşamın bütün güzellikleri galiba oradaydı. Kuşlar, börtü böcek… Sanki cennetten bir fasıldı. Ve ortada bembeyaz görkemli bir bina yükselirdi: Kutsanmışların mabedi diye adlandırıldığı duyulmuştu ama bu konuda kesin bir veri yoktu… “Yüksek Güvenlik Birimi” denilirdi adına: YGB. Burası bir cezaeviydi. Yeryüzündeki bir başka cezaevi olan Stammheim'dan kopyalandığı söylenebilirdi. Ancak hiç kuşku yok ki inananların gözüyle yapılmıştı. İnananların gördüğü bir serap da sayılabilirdi, etrafını kaplayan ovayla birlikte. Kenan'ıydı benliğe soyunmuş adalet savunucularının. Babil'iydi geleceğin askeri taktiklerine hür siyasi iradelerini koymuşların. Pantheon'uydu mitolojiyi sosyoekonomik anlamda okuyup yutmuş olanların. Güneşin tam tepede olduğu bir zamanda YGB'nin beyaz çatısının üstüne yerleştirilmiş olan alüminyum fanusun pırıltısıyla bir kırılırdı ki görüntü; ağaçlar, ağaçların üzerindeki yapraklar, yaprakların üzerindeki günlük çığ kıpırdardı. Bu kıpırtıyla birlikte kelebekler uçar, arılar vızıldardı. Her yer hareket halindeydi. Bu hareketlilik içersine neredeyse sığıştırılmış olan uzaktaki beyaz binanın berraklığı o zaman daha da sabitleşirdi. Dünyanın tüm hareket halindeki tehditlerine karşı soğukkanlı, dinamik bir mabetti YGB. Bildiğimiz kireçtendi beyaz bina. Nice emeklerle ülkenin batısından getirilmişti kireç. Sıcak günlerde ovaya tozlu ama dezenfekte edilmiş bir kireç kokusu yayılırdı. Fildişi bir duruşu vardı binanın. Bütün aykırıya yazılı kaderleri beyaza çekmek gibisinden mağrur bir tavrı vardı kirişlerine sinmiş olan havanın. Kısaca zor bir misyonu vardı beyaz binanın. Çünkü aykırıya yazılmış kaderler, sözün içinde kalmış mimikler ya da unutulmuş vaatler demek değildi. Aykırıya yazılmış kaderlerde genellikle çirkinlik vardı beyaz binanın terminolojisine göre, şirazeden çıkmak demekti aykırıya yazılı kader; suçun ta kendisiydi, belki kanserin ta kendisiydi, dahası komünizm, anti-kapitalizm propagandası, İslam, terör, gizli örgütler ve hatta kendini bilmezlik demekti. Beyaz bina tarihte müsveddesi olamayacak bir görev üstlenmişti: Sütbeyaz olmayan ne varsa onu kendi bünyesinde toplamak ve özel bir süreç programı başlatmak… Bu çok zor bir diyet anlamına geliyordu. Neyse ki diyeti asıl diyete tâbi olanlar ödeyecekti, ödetenler değil. Bu yüzden de bir dizi cadı avına çıkılacak ve yakalananlara gereken ders verilecekti: Yeni yazılacak kar topu gibi kaderler; ak alın yazıları; sütten çıkmış ak kaşık olma halini kavrama iradesi, vs. İçerisinin ağırlıklı olarak mermerden yapıldığı rivayeti vardı. Rivayetti çünkü içeri bir kere girenin bir daha dışarıya çıktığı görülmemişti. Ağızdan ağza dolanan bir destandı: İçerisi beyaz ölüm demekti. Belli ki sütkırı bir ölümdü içerisi. Bu ölüme tabi tutulanların her birinde ortak yanlar çoktu. Kirli, suçlu ve zifiriydiler. YGB'nin üst düzey yetkililerine göre suçun çok değişken tanımları vardı ama suç suçtu ve adalet yerini bulmalıydı, onları suçlu sayanlarca. Tutuklular, kanıtlanamasa da bu tescillenmiş suç ve suçluluklarıyla içerde yaşama mahkumdular. Bir lahitin içerisinde yaşamaktı cezaları. Üst sorumlu yetkililerce cezanın çok değişken tanımları vardı ama ceza çekilmedikçe ceza olmazdı. Kendilerine biçilen bu cezaları çekerken özenilen bir billurluktaydı tenleri tutukluların. Tenlerinin içinden geçip giden kanın akışını görebilirdiniz. Ovadaki güneşi hiç görmedikleri, yıllardır floresan ışığının güneşe benzetilmeye çalışılan beyaz-sarı ışığındandı bu. Komuta merkezinin yedi kat altındaydı odaları. Pencereleri vardı bu odaların ama bu pencerelerin hepsi aynı kıpırtısız manzarayla bakardı onlara. Beyaz bir palmiye, beyaz portakala benzeyen bir öğlen güneşi ve kıpırdamayan beyaz bir deniz. Günün on altı saatini bu manzarayla geçirmek durumundaydı tutuklular. Perdesiz pencerelerden toprağın derinlik ve bilinmezlik hissiyle birlikte akardı çinko renk. Bazen gözlerinde bir kırçıllık belirirdi tutukluların. İşte o zaman çığlıklar atarlardı. Siyah böcekler, yeryüzünün karartıları ve kirli sarı lekeler o zaman gelirdi. Bir siyah böcek yataklarında yürürdü. Bir diğeri tavanda. Kirişlerde. Palmiyenin cansız yapraklarında. Dalgasız denizde. Lekeler inerdi güneşten aşağıya. İrin rengindeydi gökkuşağı pencereden aşağıya. Salya rengindeydi yağıp duran yağmur yataktan aşağıya. Aşağıya… Kayardı zemin. Kayardı ta aşağıya. Yaşam için ortaya koyabildikleri yegane varlıkları halisünasyonlarıydı YGB tarafından karantinaya alınmış tutukluların. Ve simsiyah bu böcekler, karartılar ve lekeler ölümüne zamansız ve her halükarda mekansız, renksiz bir yaşamı dönüştürmeyi farz edebilecekleri bu meczup halüsinasyonlar içindi. Kuşkusuz ki bu durum, en çok YGB yönetcilerinin işine yaradı. Bu halisinüsyonları programda aksayan bir yan olarak görmek yerine yeni yapılaşmalara baz oluşturabilecek örnekler olarak ele aldılar. Testler testleri, toplantılar toplantıları kovaladı. Konuyu kamuoyuna açmak, konuyla ilgili anayasal düzenlemelere gitmek, anketler, basın ve halkla ilişkiler üzerine yoğunlaşma, televizyondaki propagandalar, yeni uzmanlık programları… Ve programı öyle iyi pratiğe geçirdiler ki YGB ve YGB'nin kurumsallaştırdıklarının saygınlığı tartışılmaz hale geldi. Demokrasi, hukuk devleti, temel hak ve özgürlükler, barış, insan hakları, şeffaflık… Bunlardan bazılarıydı ama hepsi değil. Günümüzde YGB'nin izini süren tam teşkilatlı onaltı şubesi -geniş bir ovada, beyaz bir mimari ve sessizliğin hakim olduğu onaltı şubesi- birçok insana ekmek teknesi olmaya devam ediyor. |
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||