![]() |
|||||||||||||||
|
Kâzım’a Ne Lâzım? Uykunun en güzel saatinde basılmıştı koğuşlar, seçilmiş, koparılmış, alınmışlardı arkadaşlarının yanından. “Bizi nereye götürüyorsunuz?” soruları yanıtsız kalmıştı. Kimse bilmiyordu nereye götüreceklerini ama Metin'in aklındaydı Yozgat. “Bizi Yozgat'a götürecekler” dedi. “Götürsünler bir de Yozgat'ı görürüz” diyordu. Arkadaşları kaçmıştı, sevinçliydiler. O kaçmamıştı, kimisi kaçamamış, kiminin firardan haberi sonra olmuştu. Önce sevinçle beraber biraz burukluk, şimdi endişe vardı tutsaklarda. “Yozgat olmaz arkadaşlar, Yozgat'ta siyasi yok.” “Ne fark eder abi zindan zindandır. Gider yatarız, fırsat bulursak kaçarız.” “Adli cezaevi orası, koyarlar mı bizi hiç?” “Sürgün yerini beğenmezsek istifa ederiz,” dedi Metin. Firarın ardından sürgünler başlamıştı. Öne çıkanlar, bilinenler başta olmak üzere Yozgat'a zorla getirilmişlerdi. Yozgat sürgün yeri. Metin memurdu, tutuklanmadan önce hiç sürgün olmamıştı, ama çok duymuştu Yozgat'a sürülenleri. Başta öğretmenler olmak üzere ilerici, devrimci, emekçileri cezalandırmak, onları örgütlerinden, çevrelerinden koparmak için sürgün bir yöntemdi. En iyi yer de Yozgat'tı. Oraya sürülen emekçiler tutunamaz, barınamazdı. Ya istifayı basar terk ederdi Yozgat'ı ya da sürgün edilir edilmez, hiç oraya gitmeden bırakılırdı memurluk, öğretmenlik. Aklındaki Yozgat sürgündü Metin için, şimdi tutsakken sürülmüştü Yozgat'a. Metin tek değildi sürülen, korkmuyordu onun için Yozgat'tan. Tek başına sürselerdi korkardı kesin. Sürgün lafını duyar duymaz aklına Yozgat gelmişti. İçeri girişleri ayrılıkları gibi olaylı olmuştu. Yeni yerin kolluk kuvvetine iş kalmamıştı. İçeride ise ‘infaz koruma'lar (gardiyanlar) ‘güvenliklerini' almış, eli sopalı tetikte bekliyorlardı. Öyle her şeye itiraz eden jandarmadan çekinmeyen teröristler için hazırlıklı olmakta fayda vardı. Aramalarda soyunmamışlardı. Üstü başı yırtık, kan ve çürük içindekiler inat ediyorlardı. Soyulacaklardı kesin! Teker teker alındılar, yaka paça soyuldular. Kazım daha ilk anda dikkatlerini çekmişti. Kimseye vurmamıştı ama atıp tutuyordu. Soyunmayan tutsakların üzerine saldırıyor, onu diğer gardiyanlar engelliyorlardı. Kazım esmer, Kazım kara, Kazım zayıf, Kazım başgardiyan, zindancı. Oluru olmaz yapan, olmazda ısrarcı. Kazım belki baba, belki değil, Kazım memur. Cesur görünür, korkusundan cesareti. Memurluğundan “yok”u, “olmaz”ı, “hayır”ı. Ne yapsın bildiği, ona öğretilen, söylenen bu. “Bunlar var ya bu teröristler hepsi okumuş yazmış adamlar, onlar adamın aklını çeler. Başına bela olurlar. Kimi dağda yakalanmış, hepsi de sürgün. İçlerinde bir tek normali var mı? Kazımadılar mı Nevşehir'in altını, müdürü, başefendisi, infaz koruma memurları boşu boşuna yatmadılar mı kaçanların yerine? Bunlar arkadaşlarını kaçırtıp kendileri kaçacak olanlar değil mi? Bunlara serbestlik tanımayacaksın yoksa kaçarlar. Jandarma boşuna almıyor bu önlemleri. Bunlar kaçmasa kaçamasa kaçırılırlar. Gözünüz kulağınız hep açık olacak. İnanmayacak, güvenmeyecek, hele hele acımayacaksınız!” Metinin yatağının hemen önünde bir mazgal deliği vardı. Bunun dışında koridorda iki mazgal daha vardı bir de kapıda. Metin yataktayken mazgalın sessizce açıldığını duyardı. İlk önceleri pek önemsemezdi “baksınlar” derdi. Sonra açılan mazgalları saymaya başladı. “Bir, iki, üç, şimdi üçü birden”, “şimdi kapının mazgalı”. Otomatik hareketle bu olay sürekli hâl almıştı. Her vardiyada aynı şey. Ancak Kazım'ın vardiyası illallah ettirmişti. Her beş-on dakikada bir mazgallar sessizce açılıyor, kapanıyordu. “Bir, iki, üç, hep birlikte, tamam şimdi kapı.” Metin Kazım'a takmıştı. Mazgalların açılacağını bildiğinden mazgalların önünü gazeteyle kapamıştı. Kazım kapının mazgalını açmış koğuştakilere seslenmişti. “Mazgalların önündekileri kaldırın yoksa gelip biz kaldırırız.” Diğer arkadaşlarına danışmadan Metin tek başına “bu eylemi” yapmıştı. Arkadaşları mazgalların kapatıldığını Kazım'dan öğrenmiş ama eylemi üstlenmişlerdi. “Açmıyoruz gelin siz açın” denince mazgalın kapağı kapanmış dışarıda bir hareketlilik başlamıştı. Belki Kazım idareye koşmuş ne yapacaklarını sormaya gitmişti. Koridorda, kapı önünde biriktikleri anlaşılıyordu. Acaba girip mazgalların önündeki gazeteleri kaldıracaklar mıydı? Gardiyanların saldırı amaçlı gireceklerini tahmin etmek güç değildi. Ya tutsaklar ne yapacaklardı? Önceden konuşmamış, tartışmamışlardı. Üç siyasi yapıdan toplam 16 kişiydiler. Ani karar vermeleri gerekiyordu. Uzun uzadıya tartışmaya vakitleri yoktu. Otuz küsürüncü günündeydiler açlığın. Kendi yoldaşı “bu yaptığın sorumsuzluk” demişti Metin'e. Diğer yapılar Metin ve yoldaşına bakıyorlardı. Sessizlik hakimdi. Bir an önce ya mazgalın önündeki gazeteler kaldırılacak ya da bunları kaldırmaya gelenlere direnilecekti. Çözümü bir tutsak buldu: “Sivil itaatsizlik.” “Sessizce yataklarımıza uzanalım ya da havalandırmaya çıkıp maç yapalım onlar gelsin gazeteleri alsın, hep göğüs göğüse direnecek değiliz ya. Hem açlık grevi sivil itaatsizlik değil mi” dedi. Dışarıdaki hareketliliğin artması üzerine herkes yataklarına uzanmış sessizce beklemişlerdi. Kapı açılınca başta elinde sopasıyla Kazım ne yapacağını şaşırmıştı. Eli sopalı gardiyanlar içeriye doluşmuştu. Bekledikleri bir direniş yoktu, şaşkınlığı geçen gardiyanlar gazeteleri yırtıp aldılar. “Bir daha böyle bir şey olursa kötü olur” dediler. Metin eleştirildi ancak mazgalların sürekli açılıp kapanması uygulamasından vazgeçilmesi süresiz açlık grevi taleplerinden biri olmuştu. Koğuşa giriş ve çıkışlarda aramalar yapılıyor, ziyarete, hastaneye, avukata, mahkemeye gitmek tam bir eziyet olmuştu. Açlık grevinin temel gerekçesi bu aramalara son verilmesiydi. Topluca hamama gitmişlerdi. Çıkarken aranmışlardı. Kuşkusuz her arama tartışma yaratıyordu. Hamamda çimento, kum, gibi inşaat malzemeleri vardı. Tadilatı yapılan tuvaletin malzemelerini, tutsaklar gelince kaldırmayı unutmaları fırsatı kaçırılamazdı. Çimento varsa tünel de kazılır, kapak sorunu da halledilirdi. Ortada tünel de yoktu nerede ne zaman nasıl kaçılacağına dair plan da. Olsun çimento bulunmuştu, tünel de kazılırdı bu çimentoyla kapak da yapılırdı. Kapak sağlam olunca bulmaları da zor olurdu. Şimdi mesele çimentoyu hamamdan nasıl çıkaracaklardı. Kimse yıkanmıyordu. Bayram arkadaşlarını uyardı. “Gidin yıkanın, yıkanırken düşünün” dedi. Bayramla Metin, çimentoyu pantolon ceplerine çorapların, ayakkabıların içine doldurdular. Metin kum da alıyordu. Bayram engelledi. “Ya hoca, bırak kum almayı her yer kum zaten” dedi. “Nasıl her yer kum?” dedi Metin. Bayram cevap vermedi. Hasanla Yunus yıkanamamış gelmişlerdi. İkisi elbiselerinin yanında durdu, Bayram' la Metin yıkanmaya gittiler. Koğuşa girişte aramadan geçeceklerdi. Hamamın kapı mazgalını açan gardiyan bağırdı: “Sıcak su beş dakika sonra kesilecek!” Zorunluluk ve gereksinim kafalarını hızla çalıştırmıştı. Kimin fikriydi, ilk kim söylemişti belli değildi. Koğuşa girilirken elbiseler giyilmeyecek, herkes havlusuna sarınıp dışarı çıkacaktı. Hamamın kapısını açan gardiyanlar ilk şoku yaşadılar. Kapı açılmıştı bir kere tutsaklar kendilerini kapının önünde buldular. Elbiseleri, ayakkabıları ellerinde havluya sarınmış bir vaziyette yürümeye başladılar, iki gardiyan engel olamadı. Koğuşun kapısına gelinmişti. Üç beş gardiyan daha geldi kapıda tartışma başladı. En öndeki Bayram “Ne var ya daha yeni aradınız, gir arama çık arama, ne bulacaksınız” deyip havluyu üzerinden atıp çırılçıplak kaldı. Gardiyanlar şaşırdılar. Ardından diğer tutsaklar “ne var ha ne var ne bulacaksınız” diye bağrışırken havlular açıldı... Sonra da kapı. Çimentolar koğuşa girmişti. İlk iş olarak zulalandılar, tünel başladığında kullanılacaktı. Tutsakların çimentosu vardı. Artık başka bir şey düşünülmüyor, okunmuyor, konuşulmuyordu. İki kişi bir araya geldiğinde fısıldaşıyor, yatağa uzanıldığında kimi soluğu Beyoğlu'nda kimi dağda kimi ailesinin yanında alıyordu. Kimse artık açlık duymuyordu, yemek tarifleri de azalmıştı. Birkaç gün sonra süresiz açlık grevi bitirilmişti. Kazanımlar nelerdi, kimsenin umurunda değildi. Acele edeni vardı, sağlamcısı vardı. Ortak fikir firardı. Gün geldi en iyi planı yapana kurdele kestirildi. Mehmet: “Ben kaçamamıştım ilk kazmayı vurma şerefi benimdir” dedi. Kimse kırmadı, “vur” dedi herkes. Süresiz açlık grevi epey zayıflatmıştı Mehmet'i. Kilo almamalı eski haline gelmemeliydi. Sıkı bir diyet ve sporda karar kıldı. Diyet yapmak SAG (Süresiz Açlık Grevi)'dan zor diyordu. Spora da yatkın değildi. Zayıflamıştı hazır. Kilo almayacaktı. Almadı da. Ne yazık ki yapılan rutin aramada zula patlamıştı. Çimentonun fazlası zuladaydı. Tünelden şüphelenmişlerdi. Her akşam koğuş kapısı kapandıktan sonra zemin araması yapıyorlardı. Tutsakların sinirleri çok gergindi. “Bu iş bitti” diyen de vardı. “Daha kapak da toprak da bulunamadı” diyen de. Gece zemin araması boyunca kimi tutsak elbiseli uyudu, uyudu denebilirse eğer. Tam yirmi bir gece zemin arandı. Artık rasgele aramıyorlardı. Küçük tık tıklarla sese kulak kabartmışlardı. Kapağın mükemmelliği de yetmemişti. Tünel patlamış, baskılar artmış, açlık greviyle elde ettikleri tüm haklar geri alınmıştı, mazgal kapakları sökülmüş yerine cam takılmıştı. İçerisi 24 saat gözetlenir olmuştu. Metin artık “bir, iki, üç” diye saymıyordu, şimdi ayak seslerine kulak kabartıyordu. Kazım'ın vardiyasının parmak uçlarına basarak mazgala yaklaşmasını da ayırt edebiliyordu Metin. Firara teşebbüsten hepsi sorgulanacaktı. Karar alınmıştı her örgütten sadece birer kişi üstlenecekti. İlk soruşturmadan Bayram dönerken “savcının yanında Kazım da var” demişti sevinçle. Gülüyordu. Savcıya ifade vermeye gidenler giderken tebessümle gidiyor, dönerken resmen gülüyorlardı. Herkes teker teker Kazım'a yapacağını yapıyordu. Savcı; “Tamam siz kaçmaya çalıştınız, kaçamayıp yakalandınız. Şimdi burada mesele yok. Ben biliyorum hepiniz bu işin içindesiniz. Ama çoğunuz görmemiş duymamışsınız bile. Benim için önemli olan size içeriden yapılan yardımı bulmak. Şimdi size tekrar soruyorum: Çimentoyu bulmanızda size kim yardımcı oldu?” Bu soruyu herkes önce sessizlikle karşılıyor, bir süre cevap vermiyor ve Kazım'ın yüzüne bakıyordu. Sessizce savcının odasında duran Kazım nereye bakacağını şaşırıyordu. “Biz kimseden yardım almadık” yanıtı herhalde Kazım'ı yeniden hayata döndürüyordu. 16 kişiye kimden yardım aldınız diye soruldu. 16 kişi Kazım'a baktı, Kazım karaydı kapkara oldu. Bozardı, karardı, öldü, dirildi. 16 kişi Kazım'a yeniden hayat verdi. Kazım değişti. Olura “olmaz” demedi, olmaza da “olmaz” demedi, “bakarız” dedi. Kazım değişti dudağına gülümseme geldi, gözündeki korku gitti. 16 kişi Kazım'a yeniden hayat verdi. Kazım'a ne lazım? Bakmak lazım.
|
||||||||||||||