İçeriden dışarıya, dışarıdan içeriye köprü kuran dergi; mahsusmahal... İçeriden dışarıya, dışarıdan içeriye köprü kuran dergi; mahsusmahal...

 

 

 
Anasayfa
Hakkımızda
Künyemiz
Sayılarımız
Öyküler
Şiirler
Denemeler
Karikatürler

Mehmet Taşdemir

İçimizdeki Hapishane

Aytekin Yılmaz’ın “İçimizdeki Hapishane – Labirentin Sonu” adlı kitabı üzerine düşünürken küçük bir keşifte bulundum. Siz buna ne kadar ‘keşif’ dersiniz bilemem ama benim için ilginç olan, benimle hemen hemen benzer koşulları yaşamış birinin soluk soluğa okuduğum kitabı üzerine yazmanın, aslında kendimi yazmak olduğunun farkına varmaktı. İnsan kendini bir kitap üzerinden ne kadar anlatabilir acaba? Ama tabi ki sorun bireysel bir tarih ve yaşanmışlıklar değil. Kitaplar bireysel tarihlerimizi de yüklenir. İçinde, varlığımızı bize hissettiren kitaplar iyi kitaplardır diye düşünüyorum. Kitap alanında bir ilkti. Bunu şöyle açıklayayım; “Kol kırılır, yen içinde kalır’ diye bir tabir vardır. Ailede “Aman komşular duymasın” denir ve aile bireylerinin yaşadıkları dışarıya sızdırılmak istenmez. Bunun aile bireylerinden birinin, özellikle de kadının türlü baskılar altında tutulmasından töre cinayetlerine kadar geniş bir yelpaze çizdiğini sanırım bilmeyen yoktur. Ailenin, kimsenin bilmesini istemediği sırrın başkalarınca duyulması durumunda ‘rezil’ olacağı söylenir. Özel hayatın gizliliği kuralını bunun dışında tutuyorum tabi ki. Bir ülkedeki sorunların başka ülkeler tarafından bilinmesi de pek hoş karşılanmaz. Hele bu sorunlar ‘ulusal onurumuzu rencide edici mahiyette’ ise daha da hassaslaşılır. Özetle, ‘biz bizi severiz de döveriz de kime ne!’ kültürü bütün reflekslerimize yedirilmiş durumda. Ne yazık ki kurulu düzene ve onun binyıllardır şekillendirdiği geri toplumsal kültüre alternatif olduğunu söyleyen muhalif örgütler de yakasını bu hazır kalıptan kurtaramamışlardır bir türlü. Biz tabi ki bu tavrı, demokratik değerler ve demokratik kültürle olan ilişkisi veya ilişkisizliğiyle değerlendireceğiz. Demokrasiye en çok ihtiyacı olanlar, ilkin kendi içlerinde bu değerleri kendi üyelerine karşı rafa kaldırmanın hesabıyla, yol açtıkları talihsizliklerle, pek çok kişisel trajedinin doğumuna ebelik etmenin tarihine yazdırdılar kendilerini ne yazık ki. Birçoğumuzun kişisel dramı çok kolay oldu. Yani dramların çokluğu onu neredeyse sıradanlaştırdı. Ama bunları kayda geçirmenin, yani yazmanın ne kadar zor olduğunu, o süreçleri bizzat yaşayanlar bilir ve derinden hissedebilirler ancak. Aytekin, yaşadıklarını yazmakla bir ilk adımı attı. Labirentin Sonu’nu sadece hapishane anıları olarak okumak kanımca yazarına haksızlık olur. Bir ölçüde öyle kabul edilebilir. Ama bu bir hesaplaşma metni aynı zamanda. Kendinle, içinde yer aldığın politik zihniyetle, seni orada yıllarca tutanlarla bir hesaplaşma…Hesaplaşmanın bir başlangıç adımı… “Başlangıç” dememin bir sebebi var. Hapishane derin, dipsiz bir kuyudur. Nice çığlıklar, nice gizlenmiş yaralar ve iç çelişkiler vardır o diplerde. Hapishaneye dair okuduğumuz, dilimize doladığımız bütün sözler buzdağının görünen yüzüdür sadece. Söylenmeyenlerin, söylenemeyenlerin tarihi, bütün bildiklerimizi bir çırpıda unutturacak kadar büyüktür. Ben Labirentin Sonu’nu okurken, bir sözü, bir tutsağın ruh halini ve durumunu çok iyi özetlediği için not almıştım defterime. “Bir tutsak hiçlendiği için içlenir” demek ki içlendiği için de yazar. Söyleyecek sözü olmayan ne yazar ki! Hapishanede sadece yakınlarına, arkadaşlarına, dostlarına, uzun yıllar koparıldığın sevdiklerine özlem birikmez. Asıl biriken sözdür. İçinden kopup gelir, bir sel gibi boğazına dayanır. Gideremediğin haksızlıklar üzerine yazarsın. Değiştiremediklerine öfkelendiğin için yazarsın. Susturulduğun için sarılırsın kaleme. Apaçık gerçeklere sırt dönüldüğünü gördüğün için yazarsın ayrıca. İşte yazar bunun için yazmış. Yazmanın cesaret işi olduğuna dair iyi bir örnektir onunki… “Labirentin Sonu” “sert” bir kitap. Kimilerine irkiltici de gelebilir. Rahatsız edici metinlerin hepsi böyledir. Bizi, bildiklerimizi gözden geçirmeye zorlar. O güne kadar özenle inşa ettiğimiz ezberimiz, kızgın güneşin altındaki bir top kar gibi eriyiverir. Sözünü ettiğimiz metin, özel olarak bizi sarsmak adına yazılmış gibi görünmüyor. Şüphesiz her edebi metin bizi sorgulamaya, eleştirel düşünmeye iter. Ama Labirentin Sonu’ndaki sertlik, o dilsiz duvarların arasında inşa edilen özgürlüksüz hayatın sertliğidir. Yazar içerideki hayatı, “devrimci disiplini” , “ilişki dışı” olan insanları “tecrit” leri, “hapishane içindeki hapishaneyi” , “aylarca ranzaya bağlı yaşamları” , kararan ufukları, ikinci kez ve daha katmerli bir biçimde hapsedilen hayalleri, hayal kırıklıklarını, umutsuzlukları, ruhun kuytuluklarında tutunmaya çalışan umutları ve sevinçleri anlatırken hiç genelleme yapmıyor. Kolaycı bir tepkiselliğe, canı yanmış olmanın ucuz suçlayıcılığına düşmüyor. Umutla anlatıyor, somut örnekler üzerinden gidiyor. Ayrıntılardaki dramı göstermenin, okuyucuda yaratacağı samimiyete ve inanca güvenerek anlatıyor. Kitabın her sayfasında ince bir hüzün, saksılarda yetiştirilen çiçeklere benzer küskün bir romantizm alıp götürüyor sizi. Sonra her bölümün başında ünlü bir romancının ya da felsefecinin ya da “durup ince şeyleri düşünmeye vakti olan” bir şairin sözleriyle karşılanıyorsunuz. Belki anlatılan çok şey acıtıcıdır, vicdanınızı, kitabı okuyup bitirdikten sonra bile tedirgin etmeye devam edecek kadar. Ama sayfalardaki bir cümleyi veya bir alıntıyı, bir çiçek gibi koparıp sevgilinize göndermeye teşvik edercesine de yaşam sevinci aşılayabilir size… “Labirentin Sonu” içeriyi anlatmakla sınırlamıyor kendini. Yazar, dışarıya çıktıktan sonraki süreci de anlatıyor. On yıl boyunca çok şey değişmiştir. Dışarıyla içerinin kıyaslanması beklentiler, umutlar, geçmişin izleri, insanların yüzlerinde okunan kayıtsızlıklar, geleceğe dair kocaman soru işaretleri…içeride bırakılan arkadaşlara gönderilen hüzünlü sevinçler…Aytekin kendi memleketinin qırıxlarını da unutmamış. Mütevazı sosyolojik ve kişilik tahlilleri eşliğinde gülümsemeye de vakit var. İçerdiği onca karamsarlığına rağmen iyimser bir anlatı Labirentin Sonu. Akşam sefalarıyla, petunya ve begonyalarıyla, ve daha bir dolu çiçeğiyle…Bilirsiniz, çiçekler en sert kayaları bile delip, başlarını uzatabilirler. Uçlarındaki asitle kendilerine bir hayat doğururlar. Küskün, yaralı ve çiğnenmiş olsalar da…

 
Mektup Bekleyenler
Dergiyi Edinmek
Bağlantılar
İletişim
Ortak Kitaplar
Basında Kitaplar
Kitap Çıkaranlar
Mahsus Mahal Türküsü
Bize Yazın
 
Google