![]() |
|||||||||||||||
|
Yaşamak İçin Unutmak İçerde edebiyatla uğraşanlar en çok eski bir sokakta sıra sıra dizili ahşap evleri hayal ederler. O ahşap evler ki, pencerelerinin önünde boğum boğum çiçek taşırır sokağa. Odalarında eski radyoların cızırtıları bir anı olarak gizlenmiştir bir köşeye. Yeni moda aletler de girmiştir eve. Ama ruhunu yitirmiş dünyada hâlâ kalbiyle düşünme inadını sürdürür yine de. Tahta döşemelerin gıcırtısı en çok içeride hikaye düşleyenlerin hayallerini süsler. Sözgelimi o döşemede çıplak narin ayaklarıyla yürüyen bir kadını hayal ederler. Kokusu ve vücudunu örten ince tül sarhoş edici biçimde düşlenen bir hikayeye damlar. Sözcüklerden kanat yapıp, merhamete tümden sırt çevirmiş o yürek kanatıcı sivri tırnaklı hayattan kısa bir süreliğine de olsa kurtulmanın sarhoş edici mutluluğunu yaşarlar. Ahşap evin penceresinde, saksıdaki çiçeğe bir gölgelik muamelesi yapıp uyuyan bir kediyle de başlayabilir bir hikaye. Açlığı derecesinde çığlık atan yalnız bir martının tasviri ise belki düşlenen bir şiirin ilk dizesi olur. Sokaklar bakımsız, kirli su birikintilerinin arasında oynayan çocuklar ise yoksul ve büyükleri gibi göz bebeklerine kederi oturtmalıdır. Plazaların sterilliği oranındaki ruhsuz ortamları hikaye veya şiir düşleyenlerin belleğine tek bir kelime bile katmaz. Çünkü orada mikroplar bile sterildir. Plazaların tek hastalığı ruhsuzluktur. Ama onu da zaten dert etmezler. Orada insanlar protorobottur. Hiç birinin “durup ince şeyleri düşünmeye vakti yoktur.” Edebiyat sözcük olarak bile bulunmaz kimsenin belleğinde. Her şey nasıl da ahşap evleri tehdit etme üzerine kurulmuştur. İçerdekiler sadece ahşap evleri ve onların hatıralarını bilir. Plazaları hayal etmeye yarayacak bir yaşanmışlıkları olmamıştır çünkü. Hayaline bir tasvir konan hemen bir hikaye yazmaya başlar. Ve bir şiir bazen bir can sıkıntısından doğar içerde. Edebiyat yapmaya yarayan bütün sözcüklerle bitmesi imkansız görünen bir yoldaşlık bağı kurulur. Oysa gün gelecek biri diğerini terk edip gidecek. Ne hazin bir birlikteliktir bu böyle! İçerde yazı iyi bir sığınaktır. Dışarı çıktıktan sonra bir mahpusun o sığınaktan da mahrum kalması veya kendini mahrum bırakması yadırgatıcı değil ama düşündürücüdür. Şu söz kafamda hep yankılanıp durur: “Hapishane, kadının doğum yapması gibi bir şeydir, çabuk unutulur.” Ama zaten yazmak unutmaya karşı belleğin kendini koruma biçimi değil mi? Belki haklıyız. İçerde yıllarca çektiğimiz acıyı bir daha hatırlamak istemiyoruz. Ama yazmanın da her türlü acıya karşı iyileştirici olduğunu bilmeyenimiz yoktur. İçerden çıkanların çoğu çektiği acıyı unutmak isterken, aslında yazmayı unutuyor. Zor olan içerde değil dışarıda yazmaktır. İçerde herkes bir şeyler yazabilir. Kimi geçici hevesten, kimi yanındakine öykünmekten, kimi can sıkıntısından, kimi zamanın ağırlığı altında ezilmek istememekten, kimi de yazmayı temel bir uğraş haline getirdiğinden. “Kahramanlık” kelimesini pek sevmem ama, içerdeki yazı macerasını dışarıda da sürdüren birinin tavrı “kahramanca” dır. Anlıyorum, yazmak boş vakit gerektirir. Tarihte de hep böyle olmuştur. Bir kölenin, bir serfin yazılı bir eserle ortaya çıktığı görülmemiştir. Yazarlar, filozoflar üst sınıftan, varlıklı ailelerden çıkmıştır. Geçim dertleri olmadığı için, zamanı sanata veya yazı işine ayırmışlardır. Bu yüzden kimseyi ne suçlamaya, ne de yadırgamaya hakkımız var. İçerden çıkanlar dışarıda sudan çıkmış balık gibidir. Nefes almaya vakti olmayan yazmaya ne kadar vakit ayırabilir? İçerde tuğla kalınlığında romanlar okuyup, hikayeler, denemeler karalayan eski bir arkadaşımla tesadüfen karşılaştım. Bükük beliyle “Bizimkiler çıkar çıkmaz evlendirdiler. İki çocuğum var. Ancak onlara bakabiliyorum…” dedi. Eski samimiyetimize güvenerek, içimden “kitaplarımı okudun mu?” diye sormak geldi.Sorumu çabucak yuttum. Birlikte kaldığımız başka bir arkadaş da “abi ya ben MSN'siz ne yaparım?” dedi. Oysa içerde herkesin az çok beğendiği şiirler yazardı. Hani edebiyat basitçe “güzel yazı yazma sanatı” diye tarif edilir ya. Bu arkadaş ise, onca yıl “güzel yazmak” için çabalamışken, şimdi chat sitelerinde abuk subuk bir dille geçmişte çektiği acıların üstünü kapatmanın hazin uğraşısı içinde kendini tüketmekle meşguldür muhtemelen. Dışarıya ayak uydurma istemine bir itirazımız yok. Ama o ayaklarla çok yol yürünmüştü hapishane avlusunda. Demek ki iz kalmamış geriye… Tarihi bir kabus haline getiren, onu yok saymış olmamızdır. Çocukluğunda kızamık hastalığına yakalanmayan az sayıdaki insanı, yetişkinlikte bu hastalığın öldürücü tehdidi bekler. Yaşanıldığı halde yaşanmamış muamelesi yaptığımız tarih tıpkı geç yüzleşilen kızamık gibidir. Öldürebilir. Herkes kendi tarihinden bir başyapıt çıkarsın demiyoruz. Ama herkesin yangınından geriye birkaç kıvılcımın kalmasını dilemek de mütevazı bir beklenti olsa gerek. Sözcük kaybına uğrayanların dünyası küçülüyor. Küçülen dünyaları önce edebiyat terk ediyor. Marquez'in deyimiyle “yazmak için yaşamak” tutkusunun yerini “yaşamak için unutmak” kaygısı alıyor. Hayat ve geçinmek gailesi, eski mahpusların “eski” hayallerinin üstüne bir kabus gibi çökmek için elinden geleni yapıyor. Sözcüklerin ve hayallerin dünyasından, dışarının “her koyun kendi bacağından asılır”ın acımasız bencilliğine geçiş yapmak zorunda kalmak, iç acıtıcı olmanın da ötesinde, otoritenin “ehlileştirmek” amacıyla yıllarca içerde tuttuğu eski mahpusun içinde “uyutulmuş” isyanın kulağına ıslık çalmaktır da bir bakıma. Geçinmek mecburiyeti bir değirmentaşı gibi durur eski mahpusun boynunda. Bu taşla su geçilmez, dağ aşılmaz, hayal kurulmaz. Dindar bir müslümana haç çıkarmak ne kadar zor geliyorsa, bir eski mahpus için “param ve kalacak yerim yok” demek de o denli kahredicidir. Her şeye sıfırın altında başlamak zorundadırlar. Devlet: Yiyeceğin haltlar, yediğin haltlardan bellidir. Üstelik vatani görevini de yapmamışsın. Sivil toplum: Bize öyle geliyor ki, içimizde taşınması zor bir ağırlık olacaksın. Hatırın kalmasın diye seni ne yapsak acaba? Bir düşünelim. Toplum: Lan bu adam eski mahkum. Dikkatli olmak lazım. Aile: O kadar yıl hapis yattın. Herkes korkar senden. Yumruğunu masaya vur da, biz de yararlanalım bazı şeylerden. Kız: Yaşın geçmiş. Kariyerin yok. Üstelik meteliksizsin. Sen başka birini arasan diyorum. Erkek: Yazık, o kadar yıl hapis yatmış kızcağız ve evde kalmış. Ben yüzünde hiç çizgi olmayan bir kız bulayım. Sokaklar: Lan düzgün yürüsene! Burası volta yeri mi? Ev: Bıktım senin kabuslu uyanmalarından. Senin yüzünden metamorfoza uğradım. Kendimi hapishane gibi görmeye başladım. Martı: İçerde beni hep idealize ettin. Gördüğün gibi ben de s.çan bir yaratığım! Al sana! Masa: Gösteriş yapma bana! Eskisi gibi yazamıyorsun. Kabul et” der (gibidir). Eski mahpusların cümleleri de bir yerde yarım bıraktıkları hayatlarına benzer. Tamamlanmamış bütün cümleler hazin bir hayatı işaret eder. Victor Hugo “hayat yarım kalan bir cümledir” der. Bu, düşleri çalınmış gökkubbe altında, kendimizden uzaklaştırdığımız kelimeler, o yarım kalan hayatlarımızın alnında gizli kederlerimizin mührü gibi durur bir bakıma. Şair Ahmed Arif'in deyişiyle “sığdıramayız kitaplara.”
|
||||||||||||||