İçeriden dışarıya, dışarıdan içeriye köprü kuran dergi; mahsusmahal... İçeriden dışarıya, dışarıdan içeriye köprü kuran dergi; mahsusmahal...

 

 

 
Anasayfa
Hakkımızda
Künyemiz
Sayılarımız
Öyküler
Şiirler
Denemeler
Karikatürler
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

Mehmet Taşdemir

Hayalin Dokunduğu Gerçek

Kelebek ölülerinin cansız ve solgun güz yaprakları gibi düştüğü hapishane avlusunda, akşamın alaca karanlığıyla birlikte üstüme çöken dalgınlığımla, kafamda, yazmayı istediğim yeni bir öykünün doğum sancılarıyla kıvranıp dururken, hep o mekanları, yani öykü kahramanlarımı yerleştirmeyi düşündüğüm Yenikapı sahil boyunu ve Kumkapı'yı düşünüyordum.

Yalnızdım.

Belleğim de tıpkı hapishane avlusuna düşen kelebek ölüleri gibiydi. Kendimi ölü bir geçmişin unutkan kıvrımlarından aşağı bırakıp, nasıl bırakmışsam öyle bulmayı ve hayal etmeyi istediğim mekanlara doğru hayali bir yolculuğa çıkmıştım. Öykü kahramanlarım sabırsızdı. Benden, hayat bulacakları mekanlar talep ediyorlardı. O mekanlarda, hayal dünyamdan fırlayıp gelecek hayatlarla, kendi hikayelerini yaşayacaklardı.

Bellek bazen geçmişin bir tortusuydu. Ama bazen de son duası okunmuş yaşanmışlığa ruh üflemeyi amaçlayan düş gücünün malzemesi sınırsız eviydi. Bellek olmadan hayal kurmak imkansızdır. Bellek bir şeyin aslını değil, imgesini depolar. Bellekte mekanlar yoktur ama imgesi vardır. Bir gün belki kullanırız diye bellek her şeyin suretini saklar bizim için.

Hayallere dalmışken elimde sadece bu suretlerden parçaların silik anıları vardı. Kahvesinde çay içtiğim, balıkçısında balık yediğim,üzerinde “Akbank” veya başka bir şey yazan bankında oturduğum, sahilinde martılarını seyrettiğim, zor günlerimde çökmüş omuzlarımla balık, yosun ve deniz kokan sokaklarını adımladığım, henüz ürkekliklerini bilmediğim ama ezik, efkarlı ve son kuşlar gibi boynu büküklüklerini sezdiğim Ermenilerin Kiliseden çıkarkenki kederli yüzlerine takılıp kaldığım mekanları kafamdaki kahramanlara giydirmeye hazırlanıyordum. Onların buna hiçbir itirazı olamazdı. Kaderleri elimdeydi. Mekanları da onlar seçemezdi.

Belleğimin artıklarıyla kafamda yeni bir dünya kurmuş ve bu dünyayı geçmişte yaşadığım mekanlara benzetmiştim.

Neredeyse bir roman uzunluğundaki öyküyü içerde yazıp bitirdim. Araya uzunca yıllar girmişti. Hapisten çıkmadan önce, çıktığımda gidip öykümün geçtiği mekanları gezeceğimi, öykü kahramanlarımın yaşadığı aşkı ve o ilk ürkek öpüşlerini hissedeceğimi düşündükçe heyecandan ürperiyordum.

Yıllar sonra dışarıdaydım işte. Yine ılık bir sonbahar günüydü. Öykü kahramanlarımın ayaklarına bir halı gibi serdiğim o mekanlara, korkunç bir yabancılık duygusuyla adım atmıştım. Kafamdaki resim paramparça olmuştu. Adım atmak için neredeyse her köşe başında adres sormuştum. Bıraktığım deniz de böyle değildi. Martılar bile başka türlü çığlık atıyordu. Bu belleğin bir şakası değildi tabii ki. Telafisi mümkün olmayan hazin bir farkındalık anıydı belki de.

Her acı iki kez yaşanır: Onu yaşarken ve bir de hatırlarken. Hatırlanma anı acıyı daha da katmerli yapar. Zamanı bizden çalanlar, belleğimizle hayatımızın arasına uçurumlar fırlattılar. Ertelenmiş hayatların tek sığınağı, resmi kendinde donduran bellek galiba.

Her mahpusun dışarıya dair hayalleri vardır. Kimi, çıktığında uzunca, dizlerinin bağı çözülünceye değin yürümek istediğini söyler. Kimi, bir deniz kıyısında, ufukta batmadan önce kızıl bir kor halini alan güneşe karşı çay içmeyi hayal eder. Kimi, bir deniz yolculuğunu hayal eder. Kimi de insana susamışlığını dostça gülümsemelerle gidermek ister. Kısacası dışardan çok şey beklenir. Ama gerçek hayat çok serttir. Onun nezaket kaygısı bile yoktur. Fırtına bir gül yaprağına karşı hoyratlığını kuşanırken, ilk önce sözlüğündeki merhameti siler. Dışarıdaki hayat da öyledir mahpusa karşı. Onun adaleti yaşamaya izin verir tabii ki. Aslında yaşam değil de bir yarışmadır bu: Mahpusun ayaklarına bağlanan kocaman taşlarla, gücü kuvveti yerinde, önünde hiçbir engel bulunmayan bir atletin yarıştırıldığı bir yarış. Mahpusun kazanacağı haller de vardır: Yerinde durursa ve yarışın yönü tam

ters istikamete değiştirilirse!

Büyük umutlarla çıkılan dışarıda, mahpusu çatallı düş kırıklıkları bekler kısa zamanda. Bu gerçekle yüzleşme ve karşılaşma anıdır. Bu tür anlarda Don Kişot'un şu sözleri bir hüzün bulutu gibi çöker üzerine insanın: “Keşke hayalin dokunduğu gerçek bu kadar katı, yel değirmenleri bu kadar acı verici olmasaydı.”

Hiçbir şey beklendiği gibi olmaz. Kırılgan hayaller gelip sert bir duvara çarpar. Masadan düşen bir vazo gibi paramparça olur. Çoğunun belki de kalacak bir yeri bile yoktur. İnsanlar ışık hızıyla değişmiştir. Tanıdığı bir mahpusu görünce yolunu değiştirenlerin küçük vefa kırıntıları bile yeter içerdekilerin terkedilmişlik duygusunu silmeye. Ama tebessümler dahi kendine bir pazar arar bu merhametine kalem çekilmiş dünyada.

İstiklal'de yürürken eski mahpusların suratlarında hapishaneye neredeyse özlem duyan ifadelere rastlamak, hapishanenin soğuk zaferinde mahpusun hazin yenilgisine küçük bir tanıklıktır sadece. Dışarının kayıtsızlığı, “özgürlüğüne” kavuşmuş mahpusun tutsaklığının gizli bir devamıdır aslında. Bir: “…gülmeyle öldürür kişi.” der Nietzsche. İki: Kayıtsızlıkla. Taşları sadece kayıtsızlıkla örülü duvarların üzerine yıkıldığı nice hayaller vardır ki, içerdeyken devrimler yapıp düzenleri değiştirirken, okyanusları aşıp yıldızlara tırmanırken, dışarıda yağı tükenmiş bir kandil gibi, gözlerindeki ölgün ışıkla kala kalır orta yerde. İçerde şehvetle yazılan şiirler, öyküler, romanlar, avcının puslu bir günde vurduğu kuşlar gibi cansız bedenleriyle

yerdeki bulanık sulara düşer.

Karşılaştığın her yüz kişisel tarihinle yüzleşmeye sevk eder. Yüzleşilmemiş bir tarih, ödenmemiş bir borç gibi faiziyle iki kat olarak geri döner. Yüzleşmek, geçmişte yaşananları hatırlamak değildir. Değiştirilmek istenendir. Umutlarını tüketmeyenler yüzleşmeye cesaret edebilir ancak.

“Karşılaşma” daha önce hapis yatmış insanların hayatında kolay tükenmeyen bir kavramdır. Belki de her anı bir “karşılaşma”dır. Heyecan verici olduğu kadar şaşırtıcı ve yorucudur da. Sürprizlerle doludur. Filmlerde yaygın temadır: Kişi çeşitli nedenlerle yaşadığı yerden uzak düşmüştür. Araya uzun yıllar girer. O kişi geri döner. En yakınındakiler bile onu zor tanır. Herkes çok değişmiştir. Adam veya kadın bir yabancı gibi durur onların yanında. Sevdiği insan çoktan evlenip çoluk çocuğa karışmıştır. Ya da evliyse, onun geri dönmeyeceğini düşünen eşi başka biriyle evlenmiş, başka bir hayat kurmuştur kendisine. Gerçek belki de en çok bir şeyle karşılaşma ve yüzleşme anında acı verici olur. Ama yüzleşmeden de acıdan ebedi olarak kurtulmak mümkün olmaz. Yüzleşmek acıtıcı ama bir o kadar da sağaltıcıdır.

İnsanla mekanın birbirine karşı yabancılaşmasında, hüznün ve sitemin de sınırlarını aşan, iç burkucu, görünmez, gizli gaddarlıklar doğar. Mekanın görmezden gelip yok saydığı insanın doğal refleksi veya intikam biçimi, ya içine kapanmak, ya da kendisini görmezden gelen mekanın eski halinin içinden,yani geçmişten bakan anılar denizine bir kez daha kapağı atmaktır. Bu anılar, eski mahpusun sarılacağı tek daldır. Hep geçmişe dönmek, dönüp dönüp kendi anılarına sarılmak, dışarıdaki hayatın eski mahpus için bir türlü yeni bir hayat şansı vermemesinin bir delili değil mi? Her şeyin telafisi vardır belki ama yaşanmamış bir hayatın telafisi imkansızdır. Bu yüzden içinde yüzdüğü hayat, hayat değildir. Buradaki ‘mekan' sözcüğü bir mecazdır sadece. Mekanların hiçbir suçu yoktur. Suçu arayacağımız yer, savunma refleksini mahpusa karşı

kullanan hayatın kendisidir.

Sokaklar, caddeler, kıyılar, yollar, evler, kurumlar, kızlar, erkekler, onlara ait sevinçler, üzüntüler, gülümsemeler, ağaçlar ve deniz eski mahpusu hazmedemediği için kusmak istiyorsa, bundan bir yılgınlık çıkacağına, hem insan olmanın hallerine, hem de bireysel sancılara dair kanatıcı sözler ve hikayeler doğsun isterim.

Biz belki kaybettik ama bari edebiyat kazansın. Şimdiye değin hapishaneden dışarıya ulaşanlar, içerinin birbirinden kopuk, bölük pörçük kareleri oldu. Hapishane anıları da, tıpkı bir filmin tamamlanmamış negatifleri olarak dışarıya taşındı. Hapishanenin edebi açıdan tam bir portresi çizilmiş değil henüz. Dışarıdaki hapishanenin portresi ise mahpuslar açısından kıyısından köşesinden bile doğru dürüst resmedilmiş olmaktan uzaktır. Dışarıda birden fazla hapishane var çünkü.

Yalnızlık hapishanedir.

Parasızlık hapishanedir.

Evsizlik hapishanedir.

Herkesin kendine ait önceden kurduğu düzene ayak uydurmak veya uydurmamak hapishanedir.

Alnında mahpus damgasıyla dolaşmak hapishanedir.

Neredeyse el attığınız ve başladığınız her işe mahpusluk tarihinizi açıklama mecburiyetine gizlice mahkum

edilmiş olmanız hapishanedir.

Size açılan kapılardan içeri girdikten sonra bile mahpusluğunuzun bir dipnot olarak sayfa altında tutulması hapishanedir. Hayat eski bir mahpus olduğunuzu her an yüzünüze vurmaya hazır halde bekler. Tıpkı şu anekdotta olduğu gibi: Adamın biri karısını aşığıyla yakalar. Bekleneceği gibi ne öyle öfkelenir, ne de çılgınca davranışlarda bulunur. Karısının aşığına sakin bir şekilde “beş kuruş bırak ve çık” der. Adam denileni yapar. Sonraki günlerde karısıyla sofraya her oturduğunda, karısının aşığının bıraktığı o beş kuruşu karısının gözüne sokarcasına, sofranın ortasına koyar. Ama hiç konuşmaz. Bu işin sonu nasıl biter, bu da artık sizin hayal gücünüze bağlıdır…

Bedelini ödediğiniz geçmişinizde tutuklusunuz aslında. Siciliniz hapishaneniz olup çıkar. Hayatla ilişkiniz paçanızdan tutan geçmişten kurtulma üzerine kuruludur neredeyse. Yeni bir hayata başlamak ise belki bir ütopyadır bu hazin boğuşmada. “Keşke….yel değirmenleri bu kadar acı verici olmasaydı…” Kelebek ölülerinin cansız ve solgun güz yaprakları gibi düştüğü hapishane avlusunda, akşamın alaca karanlığıyla birlikte üstüme çöken dalgınlığımla, kafamda, yazmayı istediğim yeni bir öykünün doğum sancılarıyla kıvranıp dururken, hep o mekanları, yani öykü kahramanlarımı yerleştirmeyi düşündüğüm Yenikapı sahil boyunu ve

Kumkapı'yı düşünüyordum.

Yalnızdım.

Belleğim de tıpkı hapishane avlusuna düşen kelebek ölüleri gibiydi. Kendimi ölü bir geçmişin unutkan kıvrımlarından aşağı bırakıp, nasıl bırakmışsam öyle bulmayı ve hayal etmeyi istediğim mekanlara doğru hayali bir yolculuğa çıkmıştım. Öykü kahramanlarım sabırsızdı. Benden, hayat bulacakları mekanlar talep ediyorlardı. O mekanlarda, hayal dünyamdan fırlayıp gelecek hayatlarla, kendi hikayelerini yaşayacaklardı.

Bellek bazen geçmişin bir tortusuydu. Ama bazen de son duası okunmuş yaşanmışlığa ruh üflemeyi amaçlayan düş gücünün malzemesi sınırsız eviydi. Bellek olmadan hayal kurmak imkansızdır. Bellek bir şeyin aslını değil, imgesini depolar. Bellekte mekanlar yoktur ama imgesi vardır. Bir gün belki kullanırız diye bellek her şeyin suretini saklar bizim için.

Hayallere dalmışken elimde sadece bu suretlerden parçaların silik anıları vardı. Kahvesinde çay içtiğim, balıkçısında balık yediğim,üzerinde “Akbank” veya başka bir şey yazan bankında oturduğum, sahilinde martılarını seyrettiğim, zor günlerimde çökmüş omuzlarımla balık, yosun ve deniz kokan sokaklarını adımladığım, henüz ürkekliklerini bilmediğim ama ezik, efkarlı ve son kuşlar gibi boynu büküklüklerini sezdiğim Ermenilerin Kiliseden çıkarkenki kederli yüzlerine takılıp kaldığım mekanları kafamdaki kahramanlara giydirmeye hazırlanıyordum. Onların buna hiçbir itirazı olamazdı. Kaderleri elimdeydi. Mekanları da onlar seçemezdi.

Belleğimin artıklarıyla kafamda yeni bir dünya kurmuş ve bu dünyayı geçmişte yaşadığım mekanlara benzetmiştim.

Neredeyse bir roman uzunluğundaki öyküyü içerde yazıp bitirdim. Araya uzunca yıllar girmişti. Hapisten çıkmadan önce, çıktığımda gidip öykümün geçtiği mekanları gezeceğimi, öykü kahramanlarımın yaşadığı aşkı ve o ilk ürkek öpüşlerini hissedeceğimi düşündükçe heyecandan ürperiyordum.

Yıllar sonra dışarıdaydım işte. Yine ılık bir sonbahar günüydü. Öykü kahramanlarımın ayaklarına bir halı gibi serdiğim o mekanlara, korkunç bir yabancılık duygusuyla adım atmıştım. Kafamdaki resim paramparça olmuştu. Adım atmak için neredeyse her köşe başında adres sormuştum. Bıraktığım deniz de böyle değildi. Martılar bile başka türlü çığlık atıyordu. Bu belleğin bir şakası değildi tabii ki. Telafisi mümkün olmayan hazin bir farkındalık anıydı belki de.

Her acı iki kez yaşanır: Onu yaşarken ve bir de hatırlarken. Hatırlanma anı acıyı daha da katmerli yapar. Zamanı bizden çalanlar, belleğimizle hayatımızın arasına uçurumlar fırlattılar. Ertelenmiş hayatların tek sığınağı, resmi kendinde donduran bellek galiba.

Her mahpusun dışarıya dair hayalleri vardır. Kimi, çıktığında uzunca, dizlerinin bağı çözülünceye değin yürümek istediğini söyler. Kimi, bir deniz kıyısında, ufukta batmadan önce kızıl bir kor halini alan güneşe karşı çay içmeyi hayal eder. Kimi, bir deniz yolculuğunu hayal eder. Kimi de insana susamışlığını dostça gülümsemelerle gidermek ister. Kısacası dışardan çok şey beklenir. Ama gerçek hayat çok serttir. Onun nezaket kaygısı bile yoktur. Fırtına bir gül yaprağına karşı hoyratlığını kuşanırken, ilk önce sözlüğündeki merhameti siler. Dışarıdaki hayat da öyledir mahpusa karşı. Onun adaleti yaşamaya izin verir tabii ki. Aslında yaşam değil de bir yarışmadır bu: Mahpusun ayaklarına bağlanan kocaman taşlarla, gücü kuvveti yerinde, önünde hiçbir engel bulunmayan bir atletin yarıştırıldığı bir yarış. Mahpusun kazanacağı haller de vardır: Yerinde durursa ve yarışın yönü tam

ters istikamete değiştirilirse!

Büyük umutlarla çıkılan dışarıda, mahpusu çatallı düş kırıklıkları bekler kısa zamanda. Bu gerçekle yüzleşme ve karşılaşma anıdır. Bu tür anlarda Don Kişot'un şu sözleri bir hüzün bulutu gibi çöker üzerine insanın: “Keşke hayalin dokunduğu gerçek bu kadar katı, yel değirmenleri bu kadar acı verici olmasaydı.”

Hiçbir şey beklendiği gibi olmaz. Kırılgan hayaller gelip sert bir duvara çarpar. Masadan düşen bir vazo gibi paramparça olur. Çoğunun belki de kalacak bir yeri bile yoktur. İnsanlar ışık hızıyla değişmiştir. Tanıdığı bir mahpusu görünce yolunu değiştirenlerin küçük vefa kırıntıları bile yeter içerdekilerin terkedilmişlik duygusunu silmeye. Ama tebessümler dahi kendine bir pazar arar bu merhametine kalem çekilmiş dünyada.

İstiklal'de yürürken eski mahpusların suratlarında hapishaneye neredeyse özlem duyan ifadelere rastlamak, hapishanenin soğuk zaferinde mahpusun hazin yenilgisine küçük bir tanıklıktır sadece. Dışarının kayıtsızlığı, “özgürlüğüne” kavuşmuş mahpusun tutsaklığının gizli bir devamıdır aslında. Bir: “…gülmeyle öldürür kişi.” der Nietzsche. İki: Kayıtsızlıkla. Taşları sadece kayıtsızlıkla örülü duvarların üzerine yıkıldığı nice hayaller vardır ki, içerdeyken devrimler yapıp düzenleri değiştirirken, okyanusları aşıp yıldızlara tırmanırken, dışarıda yağı tükenmiş bir kandil gibi, gözlerindeki ölgün ışıkla kala kalır orta yerde. İçerde şehvetle yazılan şiirler, öyküler, romanlar, avcının puslu bir günde vurduğu kuşlar gibi cansız bedenleriyle

yerdeki bulanık sulara düşer.

Karşılaştığın her yüz kişisel tarihinle yüzleşmeye sevk eder. Yüzleşilmemiş bir tarih, ödenmemiş bir borç gibi faiziyle iki kat olarak geri döner. Yüzleşmek, geçmişte yaşananları hatırlamak değildir. Değiştirilmek istenendir. Umutlarını tüketmeyenler yüzleşmeye cesaret edebilir ancak.

“Karşılaşma” daha önce hapis yatmış insanların hayatında kolay tükenmeyen bir kavramdır. Belki de her anı bir “karşılaşma”dır. Heyecan verici olduğu kadar şaşırtıcı ve yorucudur da. Sürprizlerle doludur. Filmlerde yaygın temadır: Kişi çeşitli nedenlerle yaşadığı yerden uzak düşmüştür. Araya uzun yıllar girer. O kişi geri döner. En yakınındakiler bile onu zor tanır. Herkes çok değişmiştir. Adam veya kadın bir yabancı gibi durur onların yanında. Sevdiği insan çoktan evlenip çoluk çocuğa karışmıştır. Ya da evliyse, onun geri dönmeyeceğini düşünen eşi başka biriyle evlenmiş, başka bir hayat kurmuştur kendisine. Gerçek belki de en çok bir şeyle karşılaşma ve yüzleşme anında acı verici olur. Ama yüzleşmeden de acıdan ebedi olarak kurtulmak mümkün olmaz. Yüzleşmek acıtıcı ama bir o kadar da sağaltıcıdır.

İnsanla mekanın birbirine karşı yabancılaşmasında, hüznün ve sitemin de sınırlarını aşan, iç burkucu, görünmez, gizli gaddarlıklar doğar. Mekanın görmezden gelip yok saydığı insanın doğal refleksi veya intikam biçimi, ya içine kapanmak, ya da kendisini görmezden gelen mekanın eski halinin içinden,yani geçmişten bakan anılar denizine bir kez daha kapağı atmaktır. Bu anılar, eski mahpusun sarılacağı tek daldır. Hep geçmişe dönmek, dönüp dönüp kendi anılarına sarılmak, dışarıdaki hayatın eski mahpus için bir türlü yeni bir hayat şansı vermemesinin bir delili değil mi? Her şeyin telafisi vardır belki ama yaşanmamış bir hayatın telafisi imkansızdır. Bu yüzden içinde yüzdüğü hayat, hayat değildir. Buradaki ‘mekan' sözcüğü bir mecazdır sadece. Mekanların hiçbir suçu yoktur. Suçu arayacağımız yer, savunma refleksini mahpusa karşı

kullanan hayatın kendisidir.

Sokaklar, caddeler, kıyılar, yollar, evler, kurumlar, kızlar, erkekler, onlara ait sevinçler, üzüntüler, gülümsemeler, ağaçlar ve deniz eski mahpusu hazmedemediği için kusmak istiyorsa, bundan bir yılgınlık çıkacağına, hem insan olmanın hallerine, hem de bireysel sancılara dair kanatıcı sözler ve hikayeler doğsun isterim.

Biz belki kaybettik ama bari edebiyat kazansın. Şimdiye değin hapishaneden dışarıya ulaşanlar, içerinin birbirinden kopuk, bölük pörçük kareleri oldu. Hapishane anıları da, tıpkı bir filmin tamamlanmamış negatifleri olarak dışarıya taşındı. Hapishanenin edebi açıdan tam bir portresi çizilmiş değil henüz. Dışarıdaki hapishanenin portresi ise mahpuslar açısından kıyısından köşesinden bile doğru dürüst resmedilmiş olmaktan uzaktır. Dışarıda birden fazla hapishane var çünkü.

Yalnızlık hapishanedir.

Parasızlık hapishanedir.

Evsizlik hapishanedir.

Herkesin kendine ait önceden kurduğu düzene ayak uydurmak veya uydurmamak hapishanedir.

Alnında mahpus damgasıyla dolaşmak hapishanedir.

Neredeyse el attığınız ve başladığınız her işe mahpusluk tarihinizi açıklama mecburiyetine gizlice mahkum

edilmiş olmanız hapishanedir.

Size açılan kapılardan içeri girdikten sonra bile mahpusluğunuzun bir dipnot olarak sayfa altında tutulması hapishanedir. Hayat eski bir mahpus olduğunuzu her an yüzünüze vurmaya hazır halde bekler. Tıpkı şu anekdotta olduğu gibi: Adamın biri karısını aşığıyla yakalar. Bekleneceği gibi ne öyle öfkelenir, ne de çılgınca davranışlarda bulunur. Karısının aşığına sakin bir şekilde “beş kuruş bırak ve çık” der. Adam denileni yapar. Sonraki günlerde karısıyla sofraya her oturduğunda, karısının aşığının bıraktığı o beş kuruşu karısının gözüne sokarcasına, sofranın ortasına koyar. Ama hiç konuşmaz. Bu işin sonu nasıl biter, bu da artık sizin hayal gücünüze bağlıdır…

Bedelini ödediğiniz geçmişinizde tutuklusunuz aslında. Siciliniz hapishaneniz olup çıkar. Hayatla ilişkiniz paçanızdan tutan geçmişten kurtulma üzerine kuruludur neredeyse. Yeni bir hayata başlamak ise belki bir ütopyadır bu hazin boğuşmada. “Keşke….yel değirmenleri bu kadar acı verici olmasaydı…” Kelebek ölülerinin cansız ve solgun güz yaprakları gibi düştüğü hapishane avlusunda, akşamın alaca karanlığıyla birlikte üstüme çöken dalgınlığımla, kafamda, yazmayı istediğim yeni bir öykünün doğum sancılarıyla kıvranıp dururken, hep o mekanları, yani öykü kahramanlarımı yerleştirmeyi düşündüğüm Yenikapı sahil boyunu ve

Kumkapı'yı düşünüyordum.

Yalnızdım.

Belleğim de tıpkı hapishane avlusuna düşen kelebek ölüleri gibiydi. Kendimi ölü bir geçmişin unutkan kıvrımlarından aşağı bırakıp, nasıl bırakmışsam öyle bulmayı ve hayal etmeyi istediğim mekanlara doğru hayali bir yolculuğa çıkmıştım. Öykü kahramanlarım sabırsızdı. Benden, hayat bulacakları mekanlar talep ediyorlardı. O mekanlarda, hayal dünyamdan fırlayıp gelecek hayatlarla, kendi hikayelerini yaşayacaklardı.

Bellek bazen geçmişin bir tortusuydu. Ama bazen de son duası okunmuş yaşanmışlığa ruh üflemeyi amaçlayan düş gücünün malzemesi sınırsız eviydi. Bellek olmadan hayal kurmak imkansızdır. Bellek bir şeyin aslını değil, imgesini depolar. Bellekte mekanlar yoktur ama imgesi vardır. Bir gün belki kullanırız diye bellek her şeyin suretini saklar bizim için.

Hayallere dalmışken elimde sadece bu suretlerden parçaların silik anıları vardı. Kahvesinde çay içtiğim, balıkçısında balık yediğim,üzerinde “Akbank” veya başka bir şey yazan bankında oturduğum, sahilinde martılarını seyrettiğim, zor günlerimde çökmüş omuzlarımla balık, yosun ve deniz kokan sokaklarını adımladığım, henüz ürkekliklerini bilmediğim ama ezik, efkarlı ve son kuşlar gibi boynu büküklüklerini sezdiğim Ermenilerin Kiliseden çıkarkenki kederli yüzlerine takılıp kaldığım mekanları kafamdaki kahramanlara giydirmeye hazırlanıyordum. Onların buna hiçbir itirazı olamazdı. Kaderleri elimdeydi. Mekanları da onlar seçemezdi.

Belleğimin artıklarıyla kafamda yeni bir dünya kurmuş ve bu dünyayı geçmişte yaşadığım mekanlara benzetmiştim.

Neredeyse bir roman uzunluğundaki öyküyü içerde yazıp bitirdim. Araya uzunca yıllar girmişti. Hapisten çıkmadan önce, çıktığımda gidip öykümün geçtiği mekanları gezeceğimi, öykü kahramanlarımın yaşadığı aşkı ve o ilk ürkek öpüşlerini hissedeceğimi düşündükçe heyecandan ürperiyordum.

Yıllar sonra dışarıdaydım işte. Yine ılık bir sonbahar günüydü. Öykü kahramanlarımın ayaklarına bir halı gibi serdiğim o mekanlara, korkunç bir yabancılık duygusuyla adım atmıştım. Kafamdaki resim paramparça olmuştu. Adım atmak için neredeyse her köşe başında adres sormuştum. Bıraktığım deniz de böyle değildi. Martılar bile başka türlü çığlık atıyordu. Bu belleğin bir şakası değildi tabii ki. Telafisi mümkün olmayan hazin bir farkındalık anıydı belki de.

Her acı iki kez yaşanır: Onu yaşarken ve bir de hatırlarken. Hatırlanma anı acıyı daha da katmerli yapar. Zamanı bizden çalanlar, belleğimizle hayatımızın arasına uçurumlar fırlattılar. Ertelenmiş hayatların tek sığınağı, resmi kendinde donduran bellek galiba.

Her mahpusun dışarıya dair hayalleri vardır. Kimi, çıktığında uzunca, dizlerinin bağı çözülünceye değin yürümek istediğini söyler. Kimi, bir deniz kıyısında, ufukta batmadan önce kızıl bir kor halini alan güneşe karşı çay içmeyi hayal eder. Kimi, bir deniz yolculuğunu hayal eder. Kimi de insana susamışlığını dostça gülümsemelerle gidermek ister. Kısacası dışardan çok şey beklenir. Ama gerçek hayat çok serttir. Onun nezaket kaygısı bile yoktur. Fırtına bir gül yaprağına karşı hoyratlığını kuşanırken, ilk önce sözlüğündeki merhameti siler. Dışarıdaki hayat da öyledir mahpusa karşı. Onun adaleti yaşamaya izin verir tabii ki. Aslında yaşam değil de bir yarışmadır bu: Mahpusun ayaklarına bağlanan kocaman taşlarla, gücü kuvveti yerinde, önünde hiçbir engel bulunmayan bir atletin yarıştırıldığı bir yarış. Mahpusun kazanacağı haller de vardır: Yerinde durursa ve yarışın yönü tam

ters istikamete değiştirilirse!

Büyük umutlarla çıkılan dışarıda, mahpusu çatallı düş kırıklıkları bekler kısa zamanda. Bu gerçekle yüzleşme ve karşılaşma anıdır. Bu tür anlarda Don Kişot'un şu sözleri bir hüzün bulutu gibi çöker üzerine insanın: “Keşke hayalin dokunduğu gerçek bu kadar katı, yel değirmenleri bu kadar acı verici olmasaydı.”

Hiçbir şey beklendiği gibi olmaz. Kırılgan hayaller gelip sert bir duvara çarpar. Masadan düşen bir vazo gibi paramparça olur. Çoğunun belki de kalacak bir yeri bile yoktur. İnsanlar ışık hızıyla değişmiştir. Tanıdığı bir mahpusu görünce yolunu değiştirenlerin küçük vefa kırıntıları bile yeter içerdekilerin terkedilmişlik duygusunu silmeye. Ama tebessümler dahi kendine bir pazar arar bu merhametine kalem çekilmiş dünyada.

İstiklal'de yürürken eski mahpusların suratlarında hapishaneye neredeyse özlem duyan ifadelere rastlamak, hapishanenin soğuk zaferinde mahpusun hazin yenilgisine küçük bir tanıklıktır sadece. Dışarının kayıtsızlığı, “özgürlüğüne” kavuşmuş mahpusun tutsaklığının gizli bir devamıdır aslında. Bir: “…gülmeyle öldürür kişi.” der Nietzsche. İki: Kayıtsızlıkla. Taşları sadece kayıtsızlıkla örülü duvarların üzerine yıkıldığı nice hayaller vardır ki, içerdeyken devrimler yapıp düzenleri değiştirirken, okyanusları aşıp yıldızlara tırmanırken, dışarıda yağı tükenmiş bir kandil gibi, gözlerindeki ölgün ışıkla kala kalır orta yerde. İçerde şehvetle yazılan şiirler, öyküler, romanlar, avcının puslu bir günde vurduğu kuşlar gibi cansız bedenleriyle yerdeki bulanık sulara düşer.

Karşılaştığın her yüz kişisel tarihinle yüzleşmeye sevk eder. Yüzleşilmemiş bir tarih, ödenmemiş bir borç gibi faiziyle iki kat olarak geri döner. Yüzleşmek, geçmişte yaşananları hatırlamak değildir. Değiştirilmek istenendir. Umutlarını tüketmeyenler yüzleşmeye cesaret edebilir ancak.

“Karşılaşma” daha önce hapis yatmış insanların hayatında kolay tükenmeyen bir kavramdır. Belki de her anı bir “karşılaşma”dır. Heyecan verici olduğu kadar şaşırtıcı ve yorucudur da. Sürprizlerle doludur. Filmlerde yaygın temadır: Kişi çeşitli nedenlerle yaşadığı yerden uzak düşmüştür. Araya uzun yıllar girer. O kişi geri döner. En yakınındakiler bile onu zor tanır. Herkes çok değişmiştir. Adam veya kadın bir yabancı gibi durur onların yanında. Sevdiği insan çoktan evlenip çoluk çocuğa karışmıştır. Ya da evliyse, onun geri dönmeyeceğini düşünen eşi başka biriyle evlenmiş, başka bir hayat kurmuştur kendisine. Gerçek belki de en çok bir şeyle karşılaşma ve yüzleşme anında acı verici olur. Ama yüzleşmeden de acıdan ebedi olarak kurtulmak mümkün olmaz. Yüzleşmek acıtıcı ama bir o kadar da sağaltıcıdır.

İnsanla mekanın birbirine karşı yabancılaşmasında, hüznün ve sitemin de sınırlarını aşan, iç burkucu, görünmez, gizli gaddarlıklar doğar. Mekanın görmezden gelip yok saydığı insanın doğal refleksi veya intikam biçimi, ya içine kapanmak, ya da kendisini görmezden gelen mekanın eski halinin içinden,yani geçmişten bakan anılar denizine bir kez daha kapağı atmaktır. Bu anılar, eski mahpusun sarılacağı tek daldır. Hep geçmişe dönmek, dönüp dönüp kendi anılarına sarılmak, dışarıdaki hayatın eski mahpus için bir türlü yeni bir hayat şansı vermemesinin bir delili değil mi? Her şeyin telafisi vardır belki ama yaşanmamış bir hayatın telafisi imkansızdır. Bu yüzden içinde yüzdüğü hayat, hayat değildir. Buradaki ‘mekan' sözcüğü bir mecazdır sadece. Mekanların hiçbir suçu yoktur. Suçu arayacağımız yer, savunma refleksini mahpusa karşı kullanan hayatın kendisidir.

Sokaklar, caddeler, kıyılar, yollar, evler, kurumlar, kızlar, erkekler, onlara ait sevinçler, üzüntüler, gülümsemeler, ağaçlar ve deniz eski mahpusu hazmedemediği için kusmak istiyorsa, bundan bir yılgınlık çıkacağına, hem insan olmanın hallerine, hem de bireysel sancılara dair kanatıcı sözler ve hikayeler doğsun isterim.

Biz belki kaybettik ama bari edebiyat kazansın. Şimdiye değin hapishaneden dışarıya ulaşanlar, içerinin birbirinden kopuk, bölük pörçük kareleri oldu. Hapishane anıları da, tıpkı bir filmin tamamlanmamış negatifleri olarak dışarıya taşındı. Hapishanenin edebi açıdan tam bir portresi çizilmiş değil henüz. Dışarıdaki hapishanenin portresi ise mahpuslar açısından kıyısından köşesinden bile doğru dürüst resmedilmiş olmaktan uzaktır. Dışarıda birden fazla hapishane var çünkü.

Yalnızlık hapishanedir.

Parasızlık hapishanedir.

Evsizlik hapishanedir.

Herkesin kendine ait önceden kurduğu düzene ayak uydurmak veya uydurmamak hapishanedir.

Alnında mahpus damgasıyla dolaşmak hapishanedir.

Neredeyse el attığınız ve başladığınız her işe mahpusluk tarihinizi açıklama mecburiyetine gizlice mahkum edilmiş olmanız hapishanedir.

Size açılan kapılardan içeri girdikten sonra bile mahpusluğunuzun bir dipnot olarak sayfa altında tutulması hapishanedir. Hayat eski bir mahpus olduğunuzu her an yüzünüze vurmaya hazır halde bekler. Tıpkı şu anekdotta olduğu gibi: Adamın biri karısını aşığıyla yakalar. Bekleneceği gibi ne öyle öfkelenir, ne de çılgınca davranışlarda bulunur. Karısının aşığına sakin bir şekilde “beş kuruş bırak ve çık” der. Adam denileni yapar. Sonraki günlerde karısıyla sofraya her oturduğunda, karısının aşığının bıraktığı o beş kuruşu karısının gözüne sokarcasına, sofranın ortasına koyar. Ama hiç konuşmaz. Bu işin sonu nasıl biter, bu da artık sizin hayal gücünüze bağlıdır…

Bedelini ödediğiniz geçmişinizde tutuklusunuz aslında. Siciliniz hapishaneniz olup çıkar. Hayatla ilişkiniz paçanızdan tutan geçmişten kurtulma üzerine kuruludur neredeyse. Yeni bir hayata başlamak ise belki bir ütopyadır bu hazin boğuşmada. “Keşke….yel değirmenleri bu kadar acı verici olmasaydı…”

 

 
Mektup Bekleyenler
Dergiyi Edinmek
Bağlantılar
İletişim
Ortak Kitaplar
Basında Kitaplar
Kitap Çıkaranlar
Mahsus Mahal Türküsü
Bize Yazın
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 


Google
 

eXTReMe Tracker