![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
Bir Mührün Altında ‘Zincirlenmiş zamanların' kuşattığı hücrelerden mektuplar postalanır dışarıya. Kimi bir öykü anlatır, kimi şiirlidir aynı zamanda. Uzak düşleri taşırlar soframıza. Bir merhabaya bin sitem gizlediklerinde bile, utangaç bir tebessümün kırılganlığıyla kalbimize seslenirler. Yakınmalarında bir nezaket, küskünlüklerinde naif bir elveda gizlidir her zaman. Küfretmeyi bilmezler. Kızdıklarında, cümlelerinin sayısı düşer sadece. İki satırlık bir cevaba kocaman bir kahkahayla karşılık verip, unutuluşa bir defter dolusu şiir sığdırırlar. Saf ve mahcupturlar. Kayıp çocuklarını bekleyen anne babalar gibi beklerler mektuplarının cevaplarını. Bakışları havalandırma boşluğuna düşer. Unutuluşun koynunda üzerlerine çektikleri geceler tenlerini acıtır, ruhlarında kabuk tutmayan yaralar açar. Bütün hayatları hoyrat bir mührün altına sığdırılmıştır. Her sitembir unutulmuşu ihbar eder, her unutuluşa bir gül kondururlar. Bilirler ki, ‘dostun tek bir gülü soldurur' onları. Geceler hırçın bir kol demiri gibi büker hayallerinin boynunu. Pencere önlerine konmuş ürkek bir kuşla dertleşirler kimi zaman. Satırlarını kuş sesleri doldurur. Tel örgülerin kanattığı bir bulutta saçlarını tarayıp, bir sevgili düşüyle ranzalarına çekilirler. İstedikleri merhamet değil, merhamete bile ihtiyaç duyulmayan bir dünyanın sarmaladığı bir gökkuşağıdır. Kırık kanatlı bir kuştur. Beyaz kağıda karaladıkları her neyse. Önünde aşılması neredeyse imkansız okyanuslar vardır kırık kanatlı kuşun. Acıların ve ölümlerin tabutla taşındığı bir dünyaya karşı dışarıda herkes bir Çin Seddi kiralamıştır ruhuna. Şiirler, öyküler, mektuplar ve hayaller cami avlusuna terkedilmiş gibidir masalarda. Tozlu dosyalar kayıpları bol olan bir kent gibi yutar her şeyi zamanla. Özenle büyütülen hayaller kayıp mezarlara dönüşür. Onlar yinede yazdıklarını bir şişeye koyup, şişeyi nehre salarlar. Umut, Kaf Dağı'nın ardındadır. Mahcup ve saftırlar. Kafalarında dışarıya dair bütün resimler, tutsaklık öncesi dünyaya ve zamana aittir. Oysa yüzlerdeki boşluk derin bir kuyu kadar genişlemiştir. Umutlar ve hayaller gelip o kuyulara düşer. Şiirlerin ve öykülerin sağı solu tuzaklarla doludur. Onlar dışarıya umut postalarlar yine de. Ama karşılığında duvarların kulakları çınlatan merhametsizliğini bulurlar. Neden Kafka'nın Şato romanındaki K. kadar hatta ondan daha fazla beklemek zorunda kaldıklarına sessizce isyan ederler. Kaldıkları mekanlar söz konusu edildiğinde, herkesin ilk tepkisi, sözü değişmektedir dışarıda. Vicdan susturulmuş çocuktur. Mektuplar gelir içeriden. Asılmış hayalin son sözleriyle yüklüdürler. Paranın ve şöhretin tahta çıktığı ülkeye, güzel düşlerin iyi kalpli sözleriyle hitap ederler. Bir eski mahpus olarak içimde bir şeyler kırılır. Eski günlerime çıkan kapıları yumruklayıp, içeri girerim. Duvar diplerinde doğurduğum öykülerimi düşünürüm. Cevapsız kalmış onca mektubumun arasında uykuya yatırdığım acılarımla yüzleşirim. Günlüğüme düştüğüm notlarda tutsaklığım kanar durur: ‘…ruhunuzda bir tahterevalli kuruludur. Bir ucunda parıldayan gözler, diğer ucunda kırık hayaller, ötekinde zamana karşı direnen sözler görürsünüz…mekan hiçliğin levhasını asmak ister boynunuza. Hiçliğe karşı belki bir şiir yazar, ruhunuzun güncesine asarsınız... sanki ezeli bir didişmedir burada insanla mekanın kavgası… ama dışarının size karşı en büyük ilgisi sadece kayıtsızlıktır…' Hapishaneyi en çok ve en hızlı unutanların eski mahpuslar olduğunu kimse bilmez. "Unutanların" kalbi, bir zamanlar hayatlarının en kederli yıllarını geçirdikleri hapishaneyi yüzleşme sofrasında görmek istemez. Bir nevi yaşanmamış saymak ve inkar etmektir bu geçmişi. Kendilerine karşı yabancılaşmaya geçmişlerinden başlamaları, hikayelerinin daha trajik bir hal almasıyla sonuçlanır. Oysa geçmişten kaçılmaz. Geçmiş kırk aynalı bir oda gibidir. Ne tarafa dönsen karşına çıkar. Yüzleşmeden dışarı çıkmak isteyenler, kendi suretlerinin kabusuyla boğulurlar. Mahpus her şeye rağmen iyimserlik tacıyla gezer yine de. Bir taraftan unutulmuşluğun yarasını gizlerken göğsünde, öbür tarafta bir zamanlar aynı kaderi paylaştığı arkadaşlarına dair günyüzü görmemiş bir umut besler kalbinde. Oysa dışarda bir kör kuyuya dönüşen hayata, ilkin eski mahpuslar düşer. Kalabalığa karışıp, son ışıklarını da hazin bir biçimde tüketirler. Ama içerde her şey bir yüzleşmedir. Beklentileriyle de yüzleşirler. Yazarken ruhlarını kazarlar. Bütün kelimeler kanlı ve acılı doğar. Her kelime, acısı çekilmiş hayata karşılık düşer. Memleketin aydınları bunun teorisini bilir sadece. Belki de haklıdırlar... Hapishaneler ürkütücü masallar gibi kazınmıştır toplumun hafızasına. Veya hapishane bir Goya tablosudur duvarda. Oysa o korkutucu tabloların malzemesi,bir parça da, ısrarla kapatılmış gözlerin eseri değil midir? Toplum, katkısı olduğu eserden korkmakla, vicdanındaki sesi bastırmayı deniyor böylece. Kanatları incinmiş bir kuşa sayfalarca incelikli duygu döken şair ve yazarlar, silkeleseler yüzlerce yaralı kuşun döküleceği bir tutsağın öykülü ve şiirli mektubuna kocaman bir burun kıvırmayla karşılık verdiklerinde de, yine duvardaki bu Goya tablosunu görüp ürperirler. Yok sayılması istenilen bir ülkedir hapishane. Ama mahpusun da, o duvarların arasında tutulmasına anlam katan, hatta hayata tutunmasını sağlayan, bazen kederiyle, bazen sevinciyle, bazen de varoluş duygusunun temeli özgürlük istemiyle sözcüklerden örülü bir dünya karaladığı defteri vardır. O satırlar arasında sınanır bütün duygular. Bunlar arasında sitem etmelerine neden olacak şeyler hiç olmasa bir de... Belki de herkese yetecek o güzel tebessüm, duvarların gölgelediği hapishane avlusunda, bir avuç toprakla bir el büyüklüğündeki gökyüzü arasında sessizce boy veren o narin akşam sefasında gizlidir.
|
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||