İçeriden dışarıya, dışarıdan içeriye köprü kuran dergi; mahsusmahal... İçeriden dışarıya, dışarıdan içeriye köprü kuran dergi; mahsusmahal...

 

 

 
Anasayfa
Hakkımızda
Künyemiz
Sayılarımız
Öyküler
Şiirler
Denemeler
Karikatürler
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

Bizim Koğuş (2. sayı)

Seslerinizi duyuyorum dört bir yandan. Yüzleriniz geçiyor gözlerimin önünde tek tek. Kahkahlarınız çınlıyor kulaklarımda hâlâ. Sizi arıyorum yerli yersiz. Sohbetlerde sizi anıyorum. Kederlendiğimde damıttığınız şarapları arıyorum. Bir günlük ilişkilere tanık oldukça yaşadığınız o aşklara daha çok gıpta ediyorum. Biliyorum o duvarları hiçbiriniz hatırlamak bile istemez. Ben de istemiyorum. Ama o soğuk duvarlara hayat veren varlığınızı unutmak mümkün değil.

Şimdi neredesiniz? Hangi kenttesiniz? Nelerle meşgulsunuz? Nelere gülüyor, nelere üzülüyorsunuz? Evlendiniz mi yoksa artık bizden geçti mi diyorsunuz? Af haberlerine hâlâ dikkat ediyor musunuz? Önünüze bir tabak indirdiklerinde hâlâ şaşırıp bu kaç kişiliktir, diye soruyor musunuz? Evde, durakta üç adımlık bir yer bulduğunuzda hâlâ volta atıyor musunuz? Misafiriniz geldiğinde hâlâ şaşırıp görüşçüm geldi diyor musunuz? Koğuş basılacak diye uykudan fırlıyor musunuz hâlâ? Şekerli bir şeyler yiyip içtiğinizde açlık grevlerini hatırlıyor musunuz?..

Onca yıldan sonra dışarıya uyum sağlayabildiniz mi? Yoksulluğu, sefaleti görmeden yanında geçebiliyor musunuz? Yüzeyselliklere katıla katıla çoğunluk gibi gülebiliyor musunuz? Alkış tutuyor musunuz her konuşulana? Çıkar arıyor musunuz yapılan her işte? Çiçekler büyütüyor musunuz evinizde? "Adam içerde hafif sıyırmış", sözlerini sık sık duyuyor musunuz?

Şimdi kim kalıyor koğuşumuzda? Kimler volta atıyor avlusunda? Gardiyan Kerim bulmaca sorularını hâlâ gelen geçen mahkumlara soruyor mu? Yıkanmak için hâla sıraya giriliyor mu banyoda? Toplu seyredilip yorumlanıyor mu diziler, filmler? Mektuplar hâlâ büyük bir sabırsızlıkla bekleniyor mu kapıaltında? Şamatalı futbol turnuvaları düzenleniyor mu? Büyük bir sabırsızlıkla ziyaretçiler bekleniyor mu? Türkü geceleri düzenleniyor mu? Bizim gibi komün mü yaşıyorlar hesapsız, kitapsız? Biliyorum hâlâ bu sistem sürdükçe o beton ve duvardan oluşan koğuşumuz daha çok ömür tüketecek, çok ayrılık görecek, daha çok özlem harlandıracak.

Koğuşta gün başlar, bitmezdi. Günler aylara, aylar yıllara eklenir bir ömür oluştururdu. Zaman kara bir delikti. Gökyüzünü, sevinçlerimizi, aşkları, ömrümüzü yutan kapkara bir delik. Koğuşun çalar saati Hamza'ydı. Havalandırma onun ayak sesleriyle uyanır, sabahın ilk ışıkları, nöbetçiler karşılarında ilk Hamza'yı bulurlardı. Sonra gardiyanlar doluşurdu içeriye davetsiz. Bıkıp usanmadan sabah, akşam durmadan sayılırdık. Biz onlar için birer sayıydık. Farklılıkları silinmiş birbirine benzeyen birer sayı. Oysa hepimiz gülüşümüzle, bakışımızla, efkarımızla farklıydık.

Sabah tek tek seslerinizle, bakışlarınızla, gülüşlerinizle hareketlenirdi koğuş. Daha kahvaltıya oturmadan başlardı Haydar rüyalarını anlatmaya. Uyku mahmurluğuyla bu rüyaları dinlemek bazen çekilmezdi. Ama hapisanenin boğucu havasında bunları bir renklilik olarak kabul eder, sineye çekerdik. Rüyalar neyse de Haydar'ın "konjüktür, politik durum" deyip o güzelim şarabı dökmesini hiç affetmedim. Oysa ülkede politik konjüktür hızlı değişir ve o arada şarap demini alırdı. Sevgili Haydar, şarabın demlisinin her zaman makbul olduğunu bilmiyor değildin.

Koğuşta en çok Zengül yer kaplardı. Hayır hayır o kiloları ile değil, neşesiyle, gürültüsüyle, espirileriyle... Susuz'un Kars'ın bir ilçesi olduğunu çoğumuz ilk senden öğrendik Zengül. Susuz'un Deli Hamza'sı, Leto Hala'sı, Gül Mehmet Çavuş'u... bizim koğuşun her zaman müdavimlerindendi. O küfreden, neşeli, Susuz insanları olmasaydı kuşkusuz cezalar biraz daha ağırlaşır, cezaevi biraz daha çekilmez olurdu.

Görüşçüler gelirdi ülkenin dört bir yanından. Geldikleri yerlerin tatlarını, havasını, üzüntüsünü, sevincini taşırlardı içeriye. Gelen her şeyi yanyana koyar sevinçlerimizi çoğaltır, üzüntülerimizi azaltırdık. Kars'ın çeçilini, 'gazını', Şavşat'ın kokmuş peynirini, Antep'in fıstığını, Çorum'un leblebisini en çok orada yedik. Orada ögrendik ketenin içini dökmeden yemesini.

Emmi, bir hafta öncesinde hazırlanırdın görüşe. Ne giyeceğini, saçını nasıl tarayacağını, sevdiğine neler sunacağını önceden tasarlar, heyecanlanır görüş öncesi 'çekilmezdin'. Sevgilinin ayrılması senin için yemyeşil bir dalın kırılması değil, bir ağacın kökünden sökülmesiydi. Ayrılıktan sonra gitarın öksüz kaldı, voltaların biraz daha eksildi ve her bakışta, her kıpırtıda, küçücük haberde aradın onu. “Ortak dışarı çıktığımda gidip kapısına dayanacağım" diyordun Emmi. Dayandın mı kapısına Emmi? Şairin, “Biz bu kentlere sığdıkta kentler bize sığmadı usta.” dizeleri dilinden düşmezdi. Ne kadar sığdın yaşadığın kente Emmi, ne kadar.

Haşo sevincini, coşkunu, üzüntünü içine akıtır, konuşmazdın. Tek tesellin voltaydı. Saatlerce voltayla konuşur, kavga ederdin. O küçücük havalandırmamız en çok Haşo sana dar gelirdi. Gerilir, o duvarları yıkacakmış gibi voltaya dururdun. Şimdi hangi sokakta, hangi kentte, hangi fabrika yolunda volta atıyorsun. Yoksa yine mi yerin dar.

Sait, komik şeyler bulduğumda hep seni arıyorum. Demirin ve betonun zayıf noktası kahkahalardı. Senin zayıf noktan da saçlarındı. Sen yatacağın onbir yıla değil de dökülen saçlarına üzülürdün. Biz de üzülürdük ama biz üzüntümüzü seni kızdırmakla dışa vururduk.

Her mevsimde fırsat buldukça türküler söylerdik: Neşeli, hüzünlü, sevinçli içli türküler... Özellikle yazın avlunun köşesine minderlerimizi atar usul usul türküler söylerdik. Türküler bir sesle başlar, sonra çoğalıp bir koroya dönüşürdü. Sesimiz avluya sığmaz, dalga dalga duvarlardan taşardı. Biz bir koroyduk. Üzüntüleri, sevinçleri, gülmeyi, ağlamayı ve geleceği hep

bir ağızdan söyleyen bir koro.

Beko sen kendi tarzında bir elemanıydın bu koronun. Beton sahada senden iyi futbol oynayan yoktu. Çünkü sen duvarı oyuncu yerine koyar onu da katardın oyuna. Şimdi dışarıda ellerini duvara koymadan nasıl tutunuyorsun yaşama Beko?

Hastalıklarla aran nasıl Bıra. Koğuşta bütün hastalıklar seni bulurdu. Ya da tersi. Sen bütün hastalıkları bulur getirirdin koğuşa. Senin hastalığının nedeni o değişmeyen katılıktı. Çaresi de bir dağ, yeşil bir dal, akan bir dere ve bir parça sevgiydi. Oysa bunların hiçbiri yoktu ve sık sık hastalanırdın.

Bülent, Kuto, Coşkun, Kemal, Beyhan, Erkan, Bayram, Yaşar esirlik genç yaşınıza göre değildi. O yaşta size aşk yakışırdı en çok. Bundan dolayı hep çirkin durdu yanınızda tutsaklık. Yesir sana göre de değildi esirlik biliyorum. Yıllarca o güçlü kollarınla hamur değil, bir yaşamı yoğurdun.

Senin için mapusluk boydan boya bir ayrılıktı Sülo. Sadece duvarların değil, kentlerin, sınırların, ülkelerin araya girdiği bir ayrılık. Bir mektup, bir haber beklemenin dayanılmaz acısını en çok sana sormak gerekiyor. Saçlarına beyazlıklar tutsaklıktan değil, beklemekten dolayı düştü hepimiz biliyoruz.

Yüksel, çıktıktan sonra ansiklopediye baktım. Evet montatörlük de bir meslekmiş. Kusurumuza bakma, yıllarca sana inanmadığımız için. Cezaevi senin için baştan sona çözülmesi gereken teorik bir metindi. Yıllarca bu metni okudun ve anlattın. Ama bizim “içerde dede olacaksın” türü takılmalarımıza senin teorin de yetmedi.

Kitapsız Muzo sen sigara içmez bize içirirdin. Bu konudaki eleştirileri hep sol kaşını kaldırarak geçiştirdin. İnsanları tanımak için duvarların, sınırların engel olmadığını senden öğrendik.

İlhan Hoca umarım senin de beyazların çoğalmıştır. Yoksa hâlâ gizli gizli çekiyor musun? Kızın Deniz artık anladı mı senin okulda değil, hapishanede kaldığını. Hâlâ olmadık şeylerin son kullanma tarihine bakıyor musun? Çok haksız da sayılmazsın. Dışarda son kullanma tarihi geçen o kadar çok ilişki, insan var ki.

Mezopotamyalı Eşkıya, pizzanın yanında hâlâ inat edip kolanın yerine ayran mı içiyorsun?

Zeki Dayı sen komüncü Mustafa'nın cimriliğini her zaman o atıklardan yaptığın güzelim yemeklerle örtbas ederdin. Hepimiz senden öğrendik, cezaevinde hiçbir şeyin atılmayacağını. Hasan senin o kadar kötü giyinmenin tek nedeni felsefeydi. O kadar felsefe akımı içinde 'Kynikleri' örnek alman ve onlar gibi üstüne başına bakmadan koğuşta dolaşman en çok beni sevindirirdi. Çünkü sen kötü giyinmemi örterdin.

Herbirimiz bir şeyler biriktirirdik.

Aytekin 'kaça kaça' öyküler biriktirirdi.

Savaş mektuplar.

Emmi ayrılıklar.

Sülo hüzünler.

Zalım gülüşler.

Haşo voltalar.

Kenan çiçekler.

Doğan resimler.

Kemal sabırsızlık.

Ve hep birlikte özlemleri, aşkları, kitapları, gökyüzünü, düşlerimizi, üzüntülerimizi, sevinçlerimizi ve yıllarımızı biriktirirdik. Taşardı bütün biriktirdiklerimiz ve sığmazdı o mekana.

Burhan Abi sen gençlik biriktirirdin. Koğuşun en yaşlısı değil de sanki en genci gibiydin. Ama bütün çabalarına rağmen yine de gol yiyordun kalene. Hayır bunda senin hatan yoktu biliyorduk. Çünkü senin de dediğin gibi her zaman öndekinin hatasıydı. Ama turnuvada yenik durumdayken ellerini ciddi ciddi öne uzatıp “kör oldum” numarası hiç de fena bir taktik değildi.

Haberler duvarları aşıp ulaşırdı içeriye. Gazetelerle, mektuplarla, televizyonla, görüşçülerle her gün dışarda bizsiz akıp giden yaşama ilişkin haberler gelirdi. Haberler vardı ki özlemlerimizi, üzüntülerimizi biraz dindirir, bizi yaşama biraz daha bağlardı. Haberler vardı ki özlemlerimizi, sevinçlerimizi daha da harlandırır, cezaevini çekilmez kılardı. Bazen bir mektuptaki bir cümle, gazetelerdeki bir küçük haber yetiyordu sevinmemize, üzülmemize. Ve bitip tükenmez ölüm haberleri akardı ülkenin dört bir yanından. Yıllarımızla birlikte ölülerimiz de çoğalırdı. Koğuşta ölüm zamansız ve günlüktü. Yemek yerken, yatarken, volta atarken, kitap okurken birdenbire gelirdi ölüm.

Koğuşumuzun da bir zamanı yoktu. Satranç oynayanlar, futbol oynayanlar, çamaşır yıkayanlar, televizyon seyredenler, kitap okuyanlar, yemek yiyenler, mektup yazanlar, görüşe gidenler, yatanlar... Günün her saatinde tüm bunları bir arada bulmak mümkündü. Gece olup koğuşa sessizlik çöktüğünde bizim gece timi bir araya gelip komüncüden gizli, çay yapıp sohbetler demlerdi. Ve en son koğuş Şefle sessizliğe gömülürdü.

Sunay, Hakan, Tahir, Zeki, Hüseyin ve diğerleri... şimdi ne yapıyorsunuz? Nelerle uğraşıyorsunuz? Ben yine gün yıl sayıyorum ama bu kez cezayı değil, ayrı kaldığımız günleri. Beş yıl geçti ayrılığın üzerinden. Daha dünkü gibi hatırlıyorum ellerinize kelepçe takıp zorla götürüldüğünüzü. Evet yine zor ve hoyratça ayırdılar bizi koğuştan, resimlerimizden, kitaplarımızdan, çiçeklerimizden. Ama bütün yoldaşlıkları, sevinçleri, aşkları, paylaşılmışlıkları yanımıza alarak ayrıldık.

Şimdi hepiniz dışardasınız. Dışarda da güleceksiniz, hüzünlenecekceksiniz, kaygılanacakcaksınız, yine sevip aşık olacaksınız ve ben sizi koğuşumuzdaki o sıcak ortamla anacağım.•

 

 
Mektup Bekleyenler
Dergiyi Edinmek
Bağlantılar
İletişim
Ortak Kitaplar
Basında Kitaplar
Kitap Çıkaranlar
Mahsus Mahal Türküsü
Bize Yazın
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 


Google
 

eXTReMe Tracker