|
|
Kader Ekinci
Ufka Bakmak (2.sayı)
Hiç durduğunuz yerde, öylece bir yere bakıp kaldığınız oldu mu? Veya gözleriniz, görebileceği en uzak noktayı aradı mı? Bazen, özgürlük bu olsa gerek diyorum. Göz alabildiğince uzaklara bakabilmek…
İnsanlar iki şekilde hapsedilebiliyorlar yaşamları boyunca. Birincisi, bedenleri demir parmaklıklar ardına hapsedilerek, ikincisi hayallerine ve düşüncelerine kilit vurularak. Hangisi daha acı? Sanırım ikisi de yavaş yavaş öldürüyor. İkisini yaşarken de ufka bakmak mümkün olmuyor. Oturduğum masadan, gözlerimi karşımda duran kocaman camlara kenetliyorum ve gözümün ulaşacağı son noktayı bulmaya çalışıyorum. Ama sadece binalar ve arabalar var. Sonra, yerimden kalkıp bulunduğum binanın terasına çıkmaya karar veriyorum. İçimde inanılmaz bir şekilde, en uzağa bakabilme isteği var çünkü. Ama terasa çıkma isteğim kabul edilmiyor. Bana delirmişim gibi bakıyorlar. Neden uzaklara bakacakmışım ki? Oysa kendileri gözlerinin tam önüne bile bakmasını bilmiyorlar. Uzaklara bakmak kadar, uzakları düşünmek de garip geliyor onlara. Bu yüzden çok günübirlik yaşıyorlar. Garip olan ben miyim? Yoksa onlar mı anlayamıyorum bazen. Birden, kendimi bir hapishane hücresinde düşünüyorum. Ne fark edecekti? Orada da kurallarla yaşanmıyor mu zaten? Oranın kurallarıyla yani… Kapını kendin açamıyor, istediğin an dışarı çıkamıyorsun. Orada da görebile-ceğin en uzak nokta, başını kaldırdığında gökyüzü oluyor sadece. Hayır, aslında bir farkı var. Daha az insan görüyorsun. Fakat daha çok insan görünce ne değişiyor ki sanki? Gerçek dünya insanları çok suni… Sanki bir filmin oyuncuları gibiler yaşamda. Hepsinin aldığı bir rol var. Ve ezbere yaşıyorlar. Ezbere konuşup, ezbere yürüyorlar. Hepsi kendisinden önce gelenlerin kurallarıyla adım atıyor. Kendilerine ait yaşam adına atılmış tek bir adım bile yok.
Hayata bakıyorum da, hâlâ yirmi-otuz yıl öncesine ait kurallar işliyor. Neymiş? Gelenek-görenekmiş. Tamam, bunların hepsi güzel de, güzel olan gelenekleri bile zehirleyip, eziyet haline getiriyorlar. Düşünmeye devam ediyorum. Evet, bir hücrede olsaydım… Şu ankinden farklı olmazdı galiba yaşamım. Burada da hayallerle yaşıyorsun, orada da. Belki de çok üzülmemeliler. Yani hapiste yatanlar… Benim gibi yapmalılar sanırım… Biraz sonra, bir yolunu bulup, hemen elli metre ötedeki parka gidip, bir bank bulup, oturacağım. Ve oradan başımı kaldırarak, gökyüzüne bakacağım. Yanımdan geçen insanlar umurumda olmayacak. Belki de, “Ne yapıyor bu?” diye geçirecekler içlerinden. Ama ben o anda hayalimde, yağmuru yağdırıp, karşıma yemyeşil bir orman konduracağım için, onları umursamayacağım. O ormanda, görebildiğim en uzak noktaya bakacağım. Sırasıyla dizilmiş ağaçların arasından, yağmur tanelerini izleyeceğim. Ormanın sonu gözükmeyecek hatta. Belki de, ayağa kalkıp, ayakkabımı çıkararak, ağaçların arasında ıslak çimlere basarak yürüyeceğim. Ağaç kokusuyla, çimen kokusu birbirine karışacak. Yürüdükçe, daha uzak noktaları bulmaya çalışacak gözüm…
Daha parka gitmedim. Hatta gök yüzüne bile bakmadım ama, masamda otururken bile, ormanın kokusunu alabiliyorum. Demek ki, beyni hapsetme-ye hiçbir şeyin gücü yetmiyor. İçinde bulunduğum binanın duvarlarını aşarak, ilk önce parka gidip, sonra hayal kurmayı hayal edebiliyorsam, ne farkım var hapishanede yatan birisinden? Onları da hayalleri yaşatıyor demek ki. Ama düşündükçe üzülüyorum. Birden kendimi onlardan birisinin yerine koydum da. Kapılar açılıp da, özgür kaldıkları zaman benim gibi düşünürlerse? Yani aslında özgürlüğün içeri veya dışarıyla alakası olmadığını anlarlarsa?
Belki de ben onlar gibi düşünemiyorumdur aslında. Kim bilir? ahkam kesiyorumdur belki de. Hatta içlerinden birisi bu düşündüklerimi bilse, “Sen hapsi görmemişsin. Olduğun yerden öyle sanmak kolay geliyor sadece.” derdi. İyi ama. Ben eğer şu an çok isteyip de bir şeyin sadece hayaliyle yetiniyorsam, hem de tüm kapıları açmak benim elimde olduğu halde, sırf etrafımdaki insanlar bunu anlayamaz diye yapamıyorsam… Ne farkı var? Onlarda hayal etmiyorlar mı şu an? Ucu bucağı gözükmeyen bir ufka dalabilmeyi? Pekala geçelim bunu. Belki de daha çok, sevdiklerine sarılabilmeyi hayal ediyorlardır. Peki, ben. Benim de güya özgür bir insan olarak sarılmayı hayal edip de, sarılamadığım sevdiklerim yok mu? Eeee ne farkı kaldı?
Aslında sanırım ben farkı biliyorum. İster içerde olsun, ister dışarıda. Hapislik sadece beyinde başlayıp, beyinde bitiyor. Aslında bizler, kendimizi özgür hissettiğimiz kadar özgürüz. Yeter ki hayal kurabilmeyi bilelim. Hayallerin yeri ve sınırı olmuyor. Eğer, bu koskoca binanın içindeyken, çimen kokusunu burnumda hissede-rek, ufka bakabildiysem, ben özgürüm. Bunu yapabilen herkes özgür. Demir kapılar ardında, taş duvarlar dibinde olsalar bile…•
|
|