![]() |
|||||||||||||||
|
İsa Kaya Ayrık Zamanlar İlk defa tek başına alt katta akşam sayımını verdikten sonra üst kata çıktı. Ansızın bir şeyler yazmayı çekmişti canı. Yapayalnızdı. Uzun süredir beraber kaldıkları arkadaşı o gün tahliye olmuştu. Sayımdan biraz önce vedalaşıp gitmişti. İçinde ne ile dolduracağını bilmediği bir boşluk bırakarak. Kaldığı hücre kadar tuhaf, titrek, kocaman bir boşluk. Hem de… Nerede şimdi? dedi Yusuf kendi kendine… Şaşırdı, ürktü de; sessizliğe çarparak bir tanınamaz olup yankılanan sesinden. Ne garip, baykuşun ötüşü de bir başkaydı o akşam. Hapse girdiğinden beri ilk kez bu denli yalın baş başa kaldı, sessizliğin sesiyle. Üstünü çıkarmadan yatağına sokuldu Yusuf. Yanı başındaki sehpadan defter ve kalemini alıp battaniyesine sarındı. İlk ayıydı sonbaharın. İçerisi üşünecek kadar soğuk değildi. Ama o, battaniyesine daha da sarındı. Ne yazacaktı? İçinden yapmayı hissettiği şey yazmak mıydı? Tanımlayamadığı bir şey. Onu bir şeyler yapmaya ittiğini biliyordu, ama ne? “Sessizlik” diye bir kelime yazdı, dizine koyduğu defterine. Duralayıp düşündü bir süre. Yapmak isteğini karşılayan bir başlangıç olmadı bu . Karaladı üstünü yazdığı kelimenin. “Gece” yazdı, “çınlıyor bak kulaklarımda” diye devam etti. Durdu kalemi. “Üç yıl az değil” dedi kendi kendine. Bir arada geçirilmiş koca üç… Ne yapıyor şimdi? Sese bak! Ne oldu sesime? Nasıl değişir oldu böyle birdenbire? Yoksa hep böyle miydi? Ne garip! “Gece” ve diğer kelimelerin de üzerini karaladı Yusuf. Düşündü. Düşündükçe dağılıp dalgalandı. Bir var bir olmaz oldu. Kendini bırakıp uçuştu. Sonra “Parkta oturmuş simit yiyordu”, diye yazmaya başladı. Karaladığı kelimelerin altına. “Parkın en hareketli yerine bakıyordu adamın oturduğu bank. Rüzgârda savrulan kırmızı balonun peşinden koşarak yanına kadar gelen küçük kıza baktı. Çakır çakır gözleri vardı küçük kızın. Beş yaşında mıydı? Ayaklarının dibinde duran balonu yerden alıp küçük kıza uzattı. Yediği simitten bir parça vermek istedi. Ama karşıda kaşlarını çatarak onlara bakan kadından çekindi. Balonunu alıp, koşarak kadına doğru gitti. Küçük “döndü” koptu, yok olmadı” (olmadı kelimesinin tırnağı nerede başlıyor?) dedi içinden Yusuf. Son yazdığı cümlenin üzerini karaladı, yerine “Küçük kız balonunu aldıktan sonra bekledi” diye yazdı. “Adamın içini dolduran tatlı mı tatlı bir sesle, ‘Amca senin arkadaşın nerede?' diye sordu küçük kız. Adam beklediği bu soruya nasıl bir karşılık vermesi gerektiğini düşünürken, karşıdan bakan kadının onlara doğru gelmeye başladığını gördü. Bu yüzden cevap yerine küçük kızın çakır gözlerine mahzun bir ifadeyle bakmakla yetindi. Ama küçük kız bu bakıştan cevabını almış gibiydi. Kadının elinden tutmuş uzaklaşırken minicik omuzu üzerinden başını çevirip, adamın içini ısıtan kocaman bir gülüş fırlattı. “Fırlattı” kelimesinin üzerini hemen karaladı Yusuf. Soğuk bulmuştu o anın sıcaklığına göre bu kelimeyi, yerine “bıraktı” yazdı bu kelimenin. Evet, daha sarmalayıcıydı bu kelime. Daha esirgeyen… Başını defterden kaldırdı Yusuf. Gözleri bomboş ve soğuk kalmış yatağına takıldı Ramazan'ın. “Ne garip” dedi, içinden Yusuf. Daha bir önceki geceye kadar nasıl da sıcak geliyordu ona bu yatak! Her biri yataklarına uzanmış, sabah duruşmaya gidene kadar sohbet etmişlerdi. “Yazarım sana” demişti Ramazan. “Mahkeme tahliye verirse aksatmam yazarım” demişti kaç defa. Dışarıyla buluşma zamanları geldiğinde, geride bırakılanlara verilen ama çoğunlukla tutulmayan, belki detutulamayan bütün o sözler gibi… İç içlerine(?) karışıp, bilmedikleri, gizemleri kalmayan mahpuslar niye tutamadıklarını bildikleri sözleri verme gereği duyarlardı birbirilerine? Hemen her şeylerini paylaşıp günü geldiğinde, geride bırakmak zorunda kaldıkları arkadaşlarına karşı duydukları suçsuz, suçluluk hissinden miydi? Belki de utanç duyulurdu, hiçbir şey vaat etmeyip çıkıp gitmekten! Ya da bir söz, hep havada asılı bırakılsa da dışarıya ince iplerle bağlı kalmayı sağlayan sıcak bir umut olurdu… İçte ve içerde hep saklı olan. En zor anlarda bile ayakta tutan… Yaşamaya inatla diretip beklenen gün geldiğinde dışarıya çıkmaktan ürkmemeyi sağlayan bir umut… Yoksa içe bağlı kalmakla içeride yatılmazdı ki! “Belki yazar” dedi içinden Yusuf, gözlerini Ramazan'ın yatağından alıp, içerideki ışığın gücüyle zifir karanlığı dışarıda hapseden cama çevirdi. Ne yapıyor? Şimdi bu karanlıkta? “Şehirde kalmam” demişti. Anlata-anlata öykülerini bitiremediği köyüne doğru yol alıyorlar şimdi belki. Çeşmeye gidip gelmelerinde kalçalarını, sanatsal bir estetikle salladığını söylediği Reyhan'ın da doğduğu köyüne… Nasıl balık tutuğunu, atları yakalayıp bindiğini ve diğer köyden çocuklarla nasıl kurnazca planlar kurarak kavga ettiklerini anlattığı. Tavuk çalma hikayesini ve Reyhan'ı nasıl kıstırdığını bir de… Trendedir belki, kim bilir? Aheste aheste yol alan bir trende, tatlı bir yorgunlukla başını camına dayadığı… Yok, aceleye getirmez Ramazan o işi. Nefsine hakim çocuktur o… (burada birden Haydar'a geçiliyor: Ya Haydar diye bir geçiş olsa?) Ama yazmadı Haydar. Bir kart bile atmadı. Okumasını istediği kitabı alıp gönderecekti hani! O da yok, yazacak mı ki? Haydar… Ya Ramazan! Akşamdan gecenin koynuna doğru akan sessizlik daha bir yoğunlaşmış, ağırlaşmıştı. Hücre inleyip zonkluyordu adeta. Sessizlik sağır ediciydi. Bıçak gibi keskin, ölüm renginde, içine hapsettiği insanı boğuntuya sürüyor, ezip ezip parçalıyordu. Kaçınılamıyordu sessizlikten, (sessizlik) yıkıcıydı. Yusuf yataktan kalkmaya yeltenirken, baykuşun sessizliği yırtan çığlığını duydu. İrkildi, vazgeçti kalkmaktan, sarındı battaniyesine iyice. Çığlık gecede yankıyıp(?) dalga-dalga yayıldı her yana. İçine doluştu yankısı acımsı ötüşün (acımsı ötüş ne demek?), sonra erimeye başladı yavaş-yavaş sessizliğin içinde. İçinde kilitlenip artık kelimelere dönüşemeyen sesi gibi baykuşun sesini de yuttu sessizlik. Nefessiz bırakıp içine kattı. Daha başka sesleri de, kendi sesiyle birlikte, sessizlik… Sessizliği suskun kılan gürültüsünden (neyin? -belki gürültüden demek daha iyi burada) sıyrılabilmek için kendisini bir şeylere verebilme ihtiyacı duydu Yusuf. Kendisini bir şeylere kaptırıp unutmalıydı (sona alalım: sessizliğe kapılmamak için unutmalıydı) sessizliğe kapılmamak için. Gözlerini kapatıp bir süre bir şeyler düşünmeye zorladı kendisini. Ama sessizliğin üzerine çullanmaya hazır, gölgesinden başka bir şey hissedip, düşünemedi. Daha da ağırlaştı. Açtı gözlerini hemen. Sessizliği görmeyip, sadece duyumsaması görüp duyumsamamasından daha katlanılmaz (hale?) gelmişti. Boş, matlaşmış gözlerle durgun hücrenin içine bakındı. Elbise dolabının üzerinde düzgünce istif edilmiş kitapları soğuk bir bakışla okşayıp geçti gözleri. Ardından balıksırtı tavanına doğru bakındı hücrenin. Işığa gelirken yüzü tavanla paralellik oluşturdu. Sonra yavaş yavaş kaydırdı sönük bakışlarını tavandan aşağıya. Ramazan'ın yatağına gelirken ağrısız bir ateş kavurdu içini. Esrik bir kırılganlığa boğuldu. Geçirdi hemencecik gözlerini yataktan, içi incinip, gölgelendi. Yanına koyduğu defterine taşırken gözlerini “Ne zaman yanıma bir arkadaş verecekler” dedi, içinden Yusuf. “Ne zaman bir Ramazan?” Yine yazmalıydı, saklamalıydı kendisini sessizlikten. Kayıp olmalıydı. Deftere yazdıklarını okudu. Tuhaf geldi yazdıkları ama tek kelimesini bile karalamadı yazdıklarının. Ardından “Küçük kız gitti” diye yazmaya başladı tekrar. Kadınla el ele apartmanın köşesinden yitene kadar seyre daldı yaşı geçkince kadını ve küçük kızı. Bir adam yalnız başına oturuyordu. Karşıdaki bankta yan yana oturan yaşlıca çift de kalkıp gittiler. Elleri kenetliydi birbirlerine, yanından geçerken adamın. Yaşlı çifte bakakaldı adam. Gözden kaybolup yitene kadar. Etrafına bakındı adam. Parkta yalnız başına oturan orta yaşlı bir kadından başka kimse kalmamıştı. Alçak çalıların üzerinde sırayla işeyip duran bir de köpek… “Yok, daha neler” dedi içinden Yusuf. Son yazdığı cümlenin üzerini de karaladı. İlginç bir fino düşünmüştü halbuki. Ama… “İçine simitlerini koyduğu poşetini açıp baktı adam. Bir tek simit kalmıştı. Dördünü yemiş bitirmiş demek onu beklerken. Oysa ne çok istemişti çakır gözlü küçük kıza bir parça simit vermeyi, insafsız kadın ne olacak! Yüzleri güleç iki genç sevgili önünden geçip gittiler adamın. Elleri iç içeydi onların da. Baka kaldı onlara yitene kadar oturduğu banktan. Kalktı adam. Akşam serinliği yaladı yüzünü, içinden koşmak geldi uzun bir süre. İstediği yere gidebilirdi, tükenene kadar koşarak... Yüksek apartmanların ışıkları yandı peş peşe. Akşamın lacivert örtüsü, kaplıyordu yavaş yavaş şehrin üstünü. Şehir şimdi daha da kapılasıydı (ben de anlamadım). Bankta yalnız oturan kadına doğru yürümeye başladı adam. Kadına gittikçe yaklaştığında heyecanla doldu içi. Göstermemeye çalıştı ama heyecanını. Gidip bir metre kadar arayla kadının önünde durdu. Hiçbir şey demeden şeffaf poşetin içindeki simidi kadına uzattı. Kadın şaşırdı, panikledi, tereddüt geçirdi bir an. Ama havada asılı kalmış poşeti sonunda aldı elinden adamın, merakla içine baktı. Bir simit olduğunu görünce poşeti fırlatıp attı kadın. Ardından acı acı küfür etti adama. Ama adam hiç oralı olmadı. Kadının yüzüne sıcak bir tebessümle bakmakla yetindi. Gülünç de olsa istediğini yapabilmişti ya! İçinde bir gülüş duyumsadı, kadının fırlattığı yerden poşetini aldığında, simidin içinde olduğunu gördü. İstediği yere doğru yürüyüp giderken, keşke üzerini karalamasaydım “fino köpeğin” diye içinden geçirdi Yusuf. Kalemini defterinin üzerine bıraktı, defterini de bitmemiş öyküsüyle yanı başındaki sehpanın üstüne… Yastığını düzeltip sırtüstü uzandı. Gözlerini tavana dikti, dikili kaldı uzunca bir zaman gözleri. Küçük kızı Pervin'i hayal etti. Çok özlemişti çakır gözlüsünü! Ne yapıyordu şimdi? Ona çok ihtiyacı olan babasından habersiz, günahsız, uykunun kollarında mıydı? Yoksa unutmuş muydu onu, onu hiç simitsiz bırakmayan babasını? Ne çok severdi simidi. Alan oluyor muydu kimse Pervin'ine şimdilerde de simit… Bir yıl kadar olmuştu, ayrılışları annesiyle. Bir o kadar da Pervin'i görmeyeli… Annesini seviyordu Pervin'in, annesi de onu. Ama uzadıkça uzamıştı mahpusluğu. Bütün umutları küllendirip dibe vurdurtacak kadar hem de. Daha fazla bekleyememişti kadın. Gencecikti daha. Haklıydı. Ayrık zamanlar hem değerli kıldırıyordu kimi şeyleri hem de değersiz kıldırmak zorunda bırakıyordu insanı. Yeni bir sayfa açmıştı hayatında. İçinde Pervin'in olduğu, babasının kapalı bir parantezin içinde unutulmaya bırakıldığı, yeni bir sayfa… Gözleri yavaş yavaş aşağıya kaydı tavandan, gelip kilitlendi yatağına yine Ramazan'ın. Öylesine bakındı bir süre. “Ne diye” dedi? içinden “ne diye gittin sen de Ramazan?” Ölü seslerle örülü sessizlikten içi burkuldu, dalga dalga yayıldı burukluk her bir yanına. Belli belirsiz bir titremeyle sarsıldı. Gözlerinin ıslandığını hissetti Yusuf. İçinden bir şeyler akıp durdu bir süre. Gevşedi sonra, toparlandı biraz. Kalktı yataktan, yarılanmış gecenin üzerine lambayı söndürdü. Tekrar yatağına girdi elbisesiyle. Battaniyesini başına kadar çekti. Uykunun kollarına atılarak, sessizliği geceye bıraktı. Ve o gece sessizlikle tıka basa doluşmuş hücre, patlamaktan kurtuldu. Ayrık zamanlar hem değerli kıldırıyordu kimi şeyleri. “Adam elinde simidi Pervin'i arıyordu şimdi. Şehirde yarıda kalmış öyküsünü tamamlayacağa benziyordu. Ama hiçbir kelimenin üzerini karalamayacaktı. Çünkü her şey rüyalarda çok güzeldi. Şehirler de öyle, hele geceleri…”
|
||||||||||||||